18 Mart 2015 Çarşamba



Rio de Janerio

Sambanın kenti

Brezilya’da yapılan son dünya kupasına kadar, Brezilya dendiğinde, birçokları gibi benim de aklıma gelen ilk şey futboldu. Bu algının bende yer etmesinin en önemli nedeni ise; çocukluğumdan beri hayranı olduğum Pele idi . Bu duygularla olacak Brezilya, uzun yıllar benim için coğrafyasıyla, tarihiyle ve insanı ile gidip görülecek bir ülke sınıfına giremedi. Ta ki; kendi evlerinde Almanlardan 7 gol yeyinceye kadar... O maçta Brezilya fileleri ile buluşan 7 gol, ’’ futbol Brezilya’da doğmadı ama orada yaşıyor’’ söylemi üzerine kurduğum hayallerimi tuzla buz etti. O tarihten sonra Brezilya,  benim için artık bir futbol ülkesi olmaktan çıkıp, gidip görülesi bir ülke haline geldi.

Sugarlof'dan Botofago ve Flamengo Kumsalları

Rio de Janerio’ya İguassu’dan geçtik. İguassu’dan Rio’ya doğrudan uçak seferi yok; önce Coritiba’ya uçuluyor, orada uçak değiştirdikten sonra da  Rio de Jenerio’ya...

Yol boyu gerçek bir doğa harikası olan İguassu şelalelerini düşündüm, ta ki, pilotumuzun kemerlerimizi bağlamamızı rica eden son uyarısına kadar… Hani nerede görsem tanırım diye bir söz vardır ya, bu söz Rio için cuk oturuyor. Çünkü uçağın penceresinden gördüğüm Şeker Tepesi ve İsa’nın dev heykeli,’’ kör parmağım gözüne ‘’ misali ‘’ artık Rio’dasınız’’ der gibiydiler.
Copacabana-Bu Kez Sugarloft'dan...

Hava limanında rehberimizle buluşmamız zor olmadı. Adı Fernando Vargas. Bize sıcak bir karşılama yaptı. Kendisi  gerçek bir Atatürk ve Türkiye hayranı.
- ‘’Türkiye ve Atatürk hayranı olduğunu söylemesi işinin gereğidir. Adam ne de olsa tur rehberi. Bilir onlar işlerini…’’ diye düşünenleriniz olacaktır. Belki bu genellemede haklı olabilirsiniz. Ama birlikte olduğumuz 3 gün de Fernando’nun, Atatürk ve Türkiye hakkındaki bilgisinn ortalama bir yurttaşımızdan çok daha fazla olduğunu fark ettim.

Rio’da Nerelere Gidebilirsiniz
Havalimanı otelimize yaklaşık 25 km. Fernando, havalimanından beni ve eşimi aldıktan sonra(*)yolda, birlikte olacağımız üç gün içinde neler yapacağımızı anlattı. Anlattıklarına bakılarsa; dolu dolu bir 3 gün geçireceğiz. Bizi otele bıraktıktan sonra, akşam yemeğinde buluşmak üzere yanımızdan ayrıldı.
Copacabana
Otelimiz ünlü Copacabana plajının kıyısında. Plajla aramızda sadece Av. Atlantica var. Her zaman yaptığımız gibi eşyalarımızı odamıza bıraktıktan sonra,  Copacabana’da aldık soluğu. Copacabana plajı, Rio denince akla gelen birkaç yerden biri. Bulmaca meraklıları bilir. Bulmacalarda ,
-‘’ Rio de Janerio’da ünlü bir plaj’’ sorusunun yanıtı; kimi zaman İpanema olsa bile çoğunlukla kastedilen Copacabana’dır.
Otel Odamızdan Copacabana'da Sabah. Uzaklarda Sugarloft


Mayolarımız üstümüzde, otelle Copacabana arasındaki Atlantica Bulvarını geçip, plajın beyaza çalan sarımsı kumlarına ayak basıyoruz. Kumsal, akşamın yaklaşmasına karşın film ve fotoğraflardan gördüğümüz kadar olmasa da oldukça kalabalık. İnsanlar sere serpe uzanmışlar, öğleden sonra güneşinin insanı okşayan ışıklarını tenlerinde hapsetme derdindeler.
Beyaz tenlileri anladım da, ışıklar içinde yatası Fecri Ebcioğlu’nun deyişiyle’çukolata renklilerin’’ güneş altında yatış nedenlerini anlayamadım.
Copacobana'da Çukolata Renkliler (İzinli Çekilmiştir)
Kumsalda plaj voleybolu, plaj tenisi ve plaj futbolu oynayanlar bir hayli fazla; bir de onları izleyenler... Kızlı erkekli gençler, futbol bir yana plaj voleybolunu bile ayakları ile oynuyorlar. Futbol boşuna Brezilya’nın önemli ihraç malı olmamış.  ’’Futbol sadece futbol değildir’’ diye bir klişe vardır. Doğrusu bu manzarayı gördükten sonra, en azından Brezilyalılar için futbolun, futboldan da öte bir yaşam biçimi olduğunun ayırdına vardım. Atlantica Bulvarı boyunca uzanan ve yaklaşık 4 km uzunluğundaki Copacabana’da kumsalında güneşlenen çok ama denize girenlerin sayısı yok denecek kadar az. Yaklaşık 100 metre enindeki kumsalı geçip denize ulaşınca, bunun nedenini anladım. Deniz alabildiğine dalgalı, biraz  bulanıkça ve yosunlu.  Anlayacağınız bizim Akdeniz ve Ege Kıyılarını sarıp sarmalayan o turkuaz renkli, yukarıdan bakınca dibi görünen pırıl pırıl deniz yok burada. Akşam buluştuğumuzda rehbere, denizin bu durumunu sordum.
-‘’Bu iyi hali.  Okyanus kıyısı olduğu için yosunu, dalgası bol, bulanık bir denizdir burası’’ dedi.
Copacabana'da Ayak Voleybolu-Gece

Copacabana’ya koşut, Atlantica Bulvarı’nın her iki yanında uzanan geniş kaldırımlarda hoş restoranlar var. Kıyıya yakın olan restoranlar nispeten daha ucuz. Akşam yemeğinizi burada yedikten sonra bu geniş kaldırımlarda yürüyüş yapabilirsiniz.  Gündüz vakti alabildiğine kalabalık olan kumsalda, özel olarak ışıklandırılmış alanlarda ayak voleybolu ve futbol oynayanlar ile onları izleyenler dışında pek kimsecikler yok gibi…
Gece yürüyüşüne devam ederken Atlantica Bulvarı’nın kaldırımlarındaki desenler dikkatimi çekti. Yıllar öncesinin İzmir’ini bilenler, Kordon Boyunun denize yakın kaldırımlarını ve bu kaldırımlarda  deniz dalgasını betimleyen siyah-beyaz desenleri anımsayacaklardır.  Artık İzmirliler mi buradan esinlendi yoksa Rio’da yaşayanlar mı İzmir’den… Bu soruyu yanıtlamadan şunu söyleyeyim: O güzelim desenler Kordon’daki kaldırımları süslemiyor artık. Rio’da ise bu desenler, sadece Atlantica kaldırımlarının süsü değil; çanta, fular, şemsiye gibi hediyelik eşyalara da işlenmiş. Adamlar para kazanıyor bu işlerden. Şimdi bu açıklamadan sonra kimin kimden esinlendiğinin yanıtı kolayca verilebilir sanıyorum.
Bu arada Atlantica Bulvarı, Rioluların spor yapmasına olanak sağlamak üzere  hafta sonlarında taşıt trafiğine kapanıyor.
Atlantica'da Akşam Yürüyüşü

Ertesi sabah ilk işimiz Fernando ile Sugarloft Mountain’e gitmek oldu. Sugarloft, hemen hemen her Rio kartpostalında yer alan ilginç bir tepe. Tepenin adının şeker olmasının tuhaf bir öyküsü var. Öykü kısaca şu: 16.yy’da, Brezilya’nın egemen gücü olan Portekizliler, şeker ticareti yaparlarken, şekerleri koni biçiminde kilden kaplarda taşırlarmış. Tepenin şekli de bu kaplara benzediği için adına Sugarloft- Şeker Tepesi demişler. Ben o şeker kaplarını ya da fotograflarını görmedim; neye benzediğini de bilmiyorum. Bana sorarsanız tepe, hemen yanı başındaki tepeyle birlikte,  başını yukarı kaldırmış, deniz kıyısında dinlenen  deniz filini andırıyor.

Uzaktan Sugarloft-Dinlenen Deniz Fili

Sugarloft’a iki aşamada çıkıyorsunuz. İlk durağınız 225 metre yüksekliğindeki Ucra Tepesi. Oradan da birkaç dakika süren teleferik yolculuğu ile 395 metre yükseklikteki Sugarloft’a ulaşıyorsunuz. 65 kişi kapasiteli vagon, sık bir ormanın içinden, handiyse ağaçlara sürtünerek tepeye tırmanıyor.
Jaka Ağacı-Her Meyvesi İri Bir Kavun Kadar
Yukarıda sizi bekleyen bambaşka bir dünyayı görmeye hazır olun. Rio de Janerio tüm güzelliği ile ayaklarınızın altında. Uzaklarda ki bir tepede, İsa’nın sizi kucaklayacakmış gibi kollarını iki yana açmış dev heykeli, aşağıda sağımızda boylu boyunca uzanan, güneş altında gümüş parıltısındaki Copacabana, hemen solumuzda, Botofago, ona yakın bir yerde Flamengo kumsalları ve okyanusa serpilmiş adalar… Yakınındayken pek bir şeye benzetemediğim okyanus bile buradan bir başka güzel görünüyor. Şansımızdan  hava açık.  Bu yükseklikten aşağıya, havada asılı duran bir balonun sepetinden bakıyor duygusuna kapılıyor insan. Burada saatler geçirebilirsiniz. Burayı ziyaret edin demiyorum. Bu gereksiz bir öneri olur. Çünkü Rio’ya kadar gelip de Sugarloft’a çıkmayan kişilere pek iyi  gözle bakılmaz gibi geliyor bana. Kısaca Sugarloft’a çıkmadan Rio’yu görmüş sayılmazsınız.
Tepeye teleferik ilk kez 1912 yılında yapılmış. Proje sahibi Agusto F.Ramosmuş. Teleferik günümüze gelinceye kadar birkaç kez yenilenmiş. 1969’da ulusal park ilan edilen   Sugarloft’a çıkmak için 62 USD ödemeniz gerekli ama görecekleriniz bu paraya değer. Tepeye giriş saatleri 11.00-19.50 arası.14.30-15.30 arası yemek tatili, yani teleferik çalışmıyor. Tepeyi  ziyaretin taliplisi çok.  Onun için erkenden gitmenizi öneririm.

Rio de Janerio’nun bir başka sembolü ise; Kurtarıcı İsa Heykelidir. Corcovado dağı üzerinde bulunan bu heykeli Hektor S. Costa tasarlamış, Fransız heykeltraş Paul Landowski yapmış.
Kurtarıcı İsa- Siste Ancak Bu Kadar...
8 metrelik bir kaide üzerine oturtulan heykelin yüksekliği 30 metre. Kolları iki yana açık olan heykelin ana malzemesi beton, kaplaması ise ‘’soap stone’’ mış. 1931 yılında tamamlanan heykelin masrafını Kiliseler Birliği adlı bir birlik karşılamış. Bu arada bu heykelin dünyanın ‘’yeni 7 harikasından’’ biri olduğunu söyleyeyim.
Sis Olmadan da Böyle...


Tepeye finükülere benzer(dağ treni) bir vagonla çıkılıyor. Tepe ormanla kaplı. Bir gün önce hava pırıl pırıldı. Bu gün ise sisli.  Umarım tepeye çıktığımızda rüzgarın etkisi ile sis dağılır da, evreni kucaklayacakmış gibi duran Kurtarıcı İsa’nın güzel bir fotoğrafını yakalarım. Dura kalka, tıngır mıngır gidiyoruz.  Sonunda tepeye ulaştık. Sis burada da peşimizi bırakmadı. Neredeyse göz gözü görmüyor. Bu yetmiyormuş gibi inceden inceye yağan bir yağmur ‘’nanik’’ yaparcasına bizi karşıladı.
Bilin Bakalım İsa Nerede?
Aşağıdaki manzarayı seyretmekten vaz geçtim, bari heykeli görüntüleyebilsem. Ama sis tepeyi tülden bir örtü gibi kaplamış, bir türlü açılmıyor. Elimde kamera uygun anı yakalamaya çalışıyorum ama nafile…
-‘’ Aman İsa, canım İsa. Senin ölüyü bile dirilttiğin söyleniyor. Bu sisle mi baş edemeyeceksin? Bir nefes ver, hiç olmazsa birkaç dakikalığına dağıt şu sisi de birkaç suretini alayım. Bak! Binlerce kilometre yol teptim, emeğimi boşa çıkarma…’’
Aşağıdan aldım, yukarıdan aldım; Iııhh ! Ne dediysem olmadı. Yaklaşık 2 saat kaldık tepede. 50’ye yakın fotoğrafını çektim Kurtarıcı İsa’nın ama bir türlü çıkaramadım sisler arasından mah cemalini. Neyse vatan sağ olsun.
Tepeye çıkışın hediyesi 50 Usd. Burayı ziyaret etmek istiyorsanız yerinizi önceden ayırmanız gerekli. Size hangi gün ve saatte tepeye çıkacağınızı bildiriyorlar. Randevusuz giderseniz vagonlara almıyorlar. Her vagon 60 kişilik ve 20 dakikada bir hareket ediyor. Tepeye çıkarken ara duraklar var. Bu duraklar, tepenin eteğindeki gecekondularda yaşayanların inip binmesi için yapılmış.

Kent merkezinde dolaşırken, uzaktan Maya Piramitlerini andıran bir bina gördüm. Daha ne olduğunu sormadan Fernado,
‘’Şimdiki durağımız Catedrale Metropolitana de Sao Sebastiao’’ dedi. Katedral, şimdiye dek gördüğüm katedrallerden çok farklı.

Cathedrale Metropolitana-Fernando ve Ben
Kesik koni biçimli Maya Piramidi şeklinde tasarlanmış, betonarme bir yapı. Mimarı Edgar Conseca. Yapımı yaklaşık 15 yıl süren, dışı neo klasik, içi barok biçemli bu katedral 1979 yılında ibadete açılmış. İşin ilginç yanı katedralin tüm masraflarını Rio’lu bir zengin karşılamış olmasına karşın, katedrale Rio’nun koruyucu azizi olan St. Sebastiao’nun adını vermişler. Bunu duyunca, bizde cami yaptırıp da, camiye kendi adını verenler geldi aklıma...
Metropolitana İçten Görünüş
Katedral’in dışı, ilk görüşte üst üste konmuş narenciye sandıklarını anımsattı bana. Ama ana kapıdan içeri girdiğimde bambaşka bir dünya ile karşılaştım. Daha ilk adımımda Katedral’in dış görünüşüne ilişkin ‘’üst üste konmuş narenciye sandığı’’ benzetmemden pişmanlık duydum. Öyle ki; tabandan başlayıp tavana kadar daralarak uzanan, her biri 64 metre yükseklikteki dev vitraylar, dışarıdaki gün ışığını, gök kuşağını 7 rengine dönüştürüp dans ettiriyor adeta. Renklerin dansının yarattığı bu büyülü ve loş ortam, sizi sarıp sarmalayıp bir bilinmeze götürüyor, kendinizi huzurlu ve rahatlamış hissediyorsunuz.  Genelde kiliselerin içi kasvetli olur, özellikle gotik kiliselerin … Kilise, loş ortamına karşın kasvetli değildi. St. Sebastiao’yu (Sebastian) gördükten sonra buranın, sadece belli bir inanca sahip insanlara değil, fakat tüm dinlere mensup müminlere de kucak açabileceğine inandım.
Aynı anda- ayakta olmak koşulu ile- 20 bin kişinin ibadet edebildiği,  Katedralin dış çapı 106, iç çapı 96, yüksekliği ise 75 metre. Katedralin çan kulesi ise, tepesinde kocaman bir haç bulunan YSE’nin su kulesini andırıyor. Buna karşın kulenin, Katedralin mimarisi ile uyumlu olduğunu söylemeden geçmeyeyim.
Mutlaka ziyaret edin.

Arches da Lapa( Lapa Su Kemerleri), Katedral’e yürüyüş mesafesinde. Rio’nun su gereksinmesini karşılamak için 1740 yılında yapılan bu kemerler Roma biçeminde. 270 metre uzunluğundaki kemerin yüksekliği 40 metre ve 42 kemerden oluşuyor. Kemer, 19.  yüzyılın sonlarında su getirme işlevini tamamlamış olacak ki; daha sonra üzerine demir yolu yapılmış. Su kemeri, kent merkezindeki  bir vadide. Etrafını çeviren meydanda zaman zaman açık hava gösterileri ve eğlenceleri yapılıyormuş.
Arches da Lapa

Aslına bakarsanız Rio’da kent merkezi diyebileceğiniz bir yer yok. Bu da Rio’nun coğrafi konumundan kaynaklanıyor sanırım. Çünkü kentin kurulduğu alan, dağlarla ve vadilerle o kadar parçalanmış ki; bir kent bütünlüğünden söz etmek olanaksız. Fernando’nun deyişine göre kentin mahalleleri bir birine tünellerle bağlanıyormuş. Sayısı 16 olan bu tünellerin toplam uzunluğu ise 140 kilometreymiş. Gerçekten de kenti dolaşırken bir çok yerde tünellerden geçiyorsunuz.

Candelaria  Cathedral’i
Katedralin adı, 17.yüzyılın başlarında batan Candelaria adlı bir gemiden geliyormuş. 1609 yılında batan gemi ve gemiyle birlikte ölen mürettebatın anısına şimdiki kilisenin yerine bir şapel yapılmış.

Candelaria Cathedral


Daha sonra 1775 yılında ise bu şapelin yerine büyük bir kaderal yapmaya yeltenmiş Riolular... Ama aradan uzun yıllar geçmesine karşın katedral bir türlü hizmete açılamamış. Sonunda, temeli atıldıktan 100 yılı aşkın bir süre sonra, 1877 yılında hizmete açılmış. Katedralin dışı barok içi ise neo klasik ve neo rönesans biçemde. Kilisenin girişinin üst tarafında üçgen bir alınlık ve sağlı sollu iki kule var. Kilise içindeki  neflerin ve kubbenin süslemesini Joao Z. De Costa yapmış. Gezilebilir.



Candelaria-İçten Görünüş







Escadaria Selaron

Rio’da görülmesi gerekli yerlerden biri de, öyküsü de kendisi kadar ilginç olan Selaron Merdiveni. Merdivene adını veren Jorge Selaron, 1947 yılında Şili’de doğmuş bir ressam ve heykeltraş. Selaron, bir çok ülkeyi gezip dolaştıktan sonra Rio’ya yerleşmiş.
Escadaria Selaron
Burayı o kadar sevmiş ki; bu sevginin bir ifadesi olarak  Rio’lulara bir armağan vermek istemiş ve 1990 yılında bu merdivenin yapımına başlamış. Önceleri bir heves olarak başladığı bu iş zamanla bir tutkuya dönüşmüş. Yapım giderlerini karşılamak için tablolarını satıp, elde ettiği parayı merdivenin tamamlaması için harcamış. Merdivende kullandığı ayna, seramik ve fayansları başlangıçta Rio’daki inşaat yıkıntılarından sağlamış. İnşaat yıkıntıları ihtiyaca yetmeyince dünyanın 60 ülkesinden gönderilen kırıntılarla merdiveni tamamlamış. Yapımı 1990-2013 yılları arasında süren merdivenin yüksekliği 125 metre ve 250 basamaktan oluşuyor. Genelde sarı seramik parçalarından yapılmış ama değişik renkli başka seramiklerle süslenmiş olan basamaklar, sizi bir masal dünyasına götürüyor. Anımsarsanız, bundan yaklaşık  bir yıl kadar önce gençler, İstanbul’un kimi mahallelerinde merdivenleri çeşitli renklere boyamışlardı da dünyayı sadece ‘’gri’’ olarak algılayanlar, insanın düş gücünü harekete geçiren renklerden rahatsız olmuşlar ve merdivenleri yeniden griye boyamışlardı.
Demem o ki; bu merdivenleri mutlaka görün.
Rio'daki Taksim meydanı:Praça Flariano

Fernando
-’’ Sizi  şimdi Taksim Meydanı’na götüreceğim’’ deyince şaşırmadım desem, yalan olur. Yüzümdeki şakın ifadeyi görünce,
-’’ Taksim Gezi Parkı direnişi burada çok ses getirdi. Ben de Türk Turistlere rehberlik ettiğim için o meydanın adını Taksim diye değiştirdim’’ dedi. Fernando’nun kastettiği  meydanın adı Praça Floriano’ idi. Meydan, çiçekleri ile küçük kafeleri ve serpiştirilmiş heykelleri ile tam bir dinlenme ve soluklanma yeri.
Praça Flariano(Taksim Meydanı)
Bundan bir yıl kadar önce bu meydan, ücretlerinin yetersizliğinden yakınan yaklaşık 50 bin öğretmenin protesto gösterilerine ev sahipliği yaptığı için olmalı; Fernado burayı Taksim gezi Parkı ile özdeşleştirmiş…
Meydan’n çevresinde ise güzel yapılar var. Bunun en ünlüsü ise Opera



Opera Hause


HouseOpera Binası’nın mimarı Olivera Pasas, burayı Paris’deki Le Ganier Opera Binasından esinleyerek tasarlamış. 1909 yılında hizmete giren ve eklektik (karma) mimari özellikler taşıyan Opera Binası’nın üzerinde bir de altından kartal yontusu var.
Praça Florina’yı çevreleyen binalardan biri de Belediye Binası. Güzel Sanatlar Müzesi de Meydanın kıyıcığında yer alıyor.

Futbol meraklıları için Maracana Stadı futbol mabedi olarak kabul edilir. Her ne kadar Almanya hezimetinden sonra Brezilya Futboluna sitem ettiysem de buraya kadar gelip de orayı görmemek olmaz deyip Fernando’dan bizi oraya götürmesini istedim.  Stadın önüne gelince, gözüm Maracana yazısını aradı.  Ama onun yerine Estadio Jornalista  Mario Filho  yazısını görünce;
- ''Yanlış yere mi geldik ''dedim?  Fernando,
- ‘’ Yok! doğru yerdeyiz. 1950 dünya kupası finalinin yapıldığı Maracana Stadı, son dünya kupası için yıkılıp yerine bu yapıldı.
Estadio Jornalista Mario Filho-Nam-ı Diğer Maracana
Adını da ünlü gazeteci ve spor adamı Mario Filho’dan aldı’’ deyince, benim için Maracana efsanesi de bitti. Bu arada Rio’da hala Maracana Stadı var diyen bizdeki spor yazarlarına duyurulur.  Statda Roberto Carlos’un adını bir girişe vermişler. Fenerbahçeli olmama karşın, benim gibi Maracana efsanesini dinleye dinleye büyüyenler için bu bile teselli olmadı.

Başka Nereler Gidilir
Eğer müze gezmek isterseniz Rio’da sizin bu isteğinize olumlu yanıt verecek bir çok müze var. Bunlardan birkaçı; Museu Nacional de Belas Artes(Ulusal Güzel Sanatlar Müzesi), İmperial Museum Of Brazil(Brezilya İmparatorluk Müzesi), National Historical Museum’dur. Ayrıca Old Cathedraal Of Rio, Rio Botanik Parkı da görülmesi gerekli yerlerden bazıları.

Copacabana’dan başka güneşlenebileceğiniz birkaç kumsal daha var. Bunlar; İpemena, Botofago ve Flamengo’dur. Av. Delfim Moreira ve Av. Vieria Sauto bulvarları boyunca uzanan  İpemena Kumsalı, Copacobana’da dahil öteki kumsallara göre daha varlıklı kesimlerin kullandığı bir plaj. Kumsalın hemen bitiminde ise Twin Brother’s adını verdikleri ikiz bir tepe var. Flamengo Kumsalı’nın hemen yanı başında büyük bir park içinde 10 ‘un üzerinde futbol sahası var. Park ayrıca yürüyüş yapmak isteyenler için biçilmiş kaftan.
Rio Karnavalının Başlangıç Noktası

Rio Karnavalı deyince herkesin aklına Samba gelir.  Rio’yu bir dünya markası yapan karnaval buranın en önemli etkinliği. Karnavalın geçmişi Kadim Yunan’da şarap tanrısı adına yapılan şenliklere dayanıyormuş. Burada düzenlenen ilk karnavalın tarihinin 1840 olduğunu söyledi Fernando. İşin ilginç yanı bugün, karnaval denince akla ilk gelen dans olan samba, ancak 1917 yılında karnavalda yer almış. Samba okullarının yarışmasına dönüşen karnaval ,her yıl şubat ayında yapılıyor. Fernando’ya,
-‘’ Karnavala Türkler ilgi gösteriyor mu ?’’ diye sordum. Yanıtı beni şaşırttı doğrusu.
-‘’Hayır. Nedendir bilmem karnavalda pek Türk’e rastlamazsınız ‘’dedi.

Rio da bir de iç göl var adı; Rodrigo de Freitas. Etrafı güzel evler, park ve bahçeler ve spor alanları ile çevrili. Dalgalı denizden sonra, durgun bir gölün kıyısında oturmak ilginç geliyor insana.

Ve Samba
Daha önce yayımladığım İguassu notlarımda, oradaki bir gösteri yerinde samba izlediğimden söz etmiştim. Ancak bu gösteri, sadece sambayı değil tüm Latin Danslarını da kapsadığı için tümüyle bir samba gösterisi olmamıştı. Gerçek sambayı Rio’da izlemek nasibimizmiş.

Platforma'da Samba Gösterisi-İguassu Notlarımda Yazdığım gibi...Şehir Efsanesi Değil Hepsi Gerçek


Fernando, her zamanki dakikliği ile otelimize geldi ve bizi samba izleyeceğimiz bir kulübe götürdü.  Onlarca dansçının, göz alıcı renklerle süslenmiş ilginç kostümleriyle kıvrak,  sıcak ve insanın kanını kaynatan iç gıcıklayıcı Latin Müziği eşliğinde sundukları gösteri müthişti. Bildiğiniz gibi sambanın en önemli özelliği, müzik eşliğinde bolca kalça sallamaktır. Ehh! Brezilyalı kadınlar da bunu layıkıyla yapıyorlar doğrusu. Mutlaka böyle bir gösteriye gidin.
Samba


Alışveriş
.Rio’yu anlatan bir çok yazıda ,’’gece pazarını mutlaka ziyaret edin’’ önerisi yer alır. Gece Pazarı Atlantica Bulvarı üzerindeki kaldırımlarda kuruluyor. Bir başka deyişle Copacabana’nın hemen yanı başında. Burada her türlü deri, takı, magnet, geleneksel hediyelik eşyalar tekstil ürünlerini ve ünlü Brezilya kahvesini bulabilirsiniz. Ama kahveyi bu işi yapan dükkanlardan almanızı öneririm. Bu arada futbola meraklıysanız, Brezilya Ulusal  takımının formalarının’’çakmaları da’’ gece pazarında bolca var.
Gece Pazarı
Atlantica Bulvarına koşut ve iç tarafta yer alan Av. Nossa Senhora de Copacaban’da alış veriş tutkunuzu tatmin edebileceğiniz şık dükkanlar var.
Av. Atlantico Kaldırımlarındaki Bu Deseni Bir Çok Hediyelik Eşyada Görebilirsiniz
.Paranız varsa; mücevhere karşı da ilgisiz kalamıyorsanız; dünyanın ünlü mücevher markalarından biri olan H-Stern’e uğrayın. Mücevher seçmeden önce size, taşın nasıl mücevhere dönüştüğünü sırayla gösteriyorlar. Bu gösteriden sonra da, istemeseniz de bir şeyler alıyorsunuz. Türk turistlerle İzmirli bir Türk ilgileniyor.
Kaldırım Desenli Çanta
Ne mi aldık? Bir şeyler aldık işte…

Ne Yenir Ne İçilir

.Eğer Rio’daysanız ne yenir tek bir yanıtı vardır; et. Gerçekten de Copacabana ve İpemena çevresindeki lokantalarda etin hakkını veren lokantalardan bolca var.



Copacabana Kıyısında Akşam yemeği

Daha önce her hangi bir ülkede Brezilya Restoranlarına gitmiş olanlar bilir. Bu restoranlarda et, belli bir sırayla, döner şişine benzer bir şişe takılı olarak her masaya ayrı ayrı servis edilir.
Tipik Brezilya Restoranı-Reveillon Marius
Bir restoranda, bize bir tarafı yeşil, öte tarafı kırmızı, çapı 5 cm olan daire biçimde plastik verdiler. Servis yapılmasını istiyorsanız plastiğin yeşil tarafını, ‘’yok şimdilik önümdeki ile yetineceğim ‘’demek istiyorsanız, kırmızı tarafını çeviriyorsunuz.
Bu uygulama tepenizde garsonun dikilip durmasını önlüyor.
Reveillon Marius
.Meyveli şarap sevenler için  Krick Belle Vue ve Belle Vue Gueze’yi önerebilirim. Kırmızı şaraplar içinse; Salton ve Dalpizzce iyi bir tercih olabilir.
Bira markalarına gelince;  Bavaria Premium, Germania ve Nova Schin’i  öneririm.
Ben genelde Türk Kahvesi dışında kahve içmem. Ama Brezilya’ya gidip de kahve içmemiş olmaz. Bu nedenle çokça olmasa da kahvelerinden tattım. Çok güzel aromaları var.

Nelere Dikkat Etmeli
.Burada sigara yasağına uyuluyor. Fernado’nun deyişine göre; dört bir yanı açık da olsa, üstü kapalı yerlerde sigara içilmiyor. Buna kafelerde brandalarla üstü kapalı yerler de dahil.  Ceremesi yaklaşık 40 Usd’imiş.
.Rio’da taksiye binecekseniz, bir firmaya ait taksilere binmenizi öneririm. Ne olur ne olmaz. Ama fiyatları uygunca.
.Kurtarıcı İsa’yı görmek istiyorsanız kesinlikle hava durumuna bakın. Hava sisliyse boşuna 50 Usd ödemeyin. Hiçbir şey göremezsiniz. Aynı durum Sugarloft için de geçerli. Yukarıda da değindiğim gibi ilginç olan tepe değil, tepeden göreceğiniz manzara. Her iki tepeye çıktıktan sonra da biletlerinizi atmayın;  dönüşte  de gerekli oluyor. Bu arada Kurtarıcı İsa Heykeli her 10 yılda bir onarıma alınıyormuş. Doğal olarak onarım sırasında ziyarete kapalı. Aklınızda bulunsun.
Kurtarıcı İsa'nın Eteklerindeki Gecekondular
.Rio’yu ziyaret için en uygun mevsim Ekim-Mart arası. Rutubetli bir havası var, giyiminizi ona göre seçin. Bu arada ne olur ne olmaz yanınızda şemsiye bulundurun.
.Rio’da kent içi ulaşım metro ve otobüslerle sağlanıyor. Metro 2 hatlı ve 35 duraktan oluşuyor. Metroyu kullanarak Rio’da bir çok yeri dolaşabilirsiniz. Rio’da metro ve otobüslerden indirimli fiyatla yararlanacağınız kartlar varmış. Bizim ihtiyacımız olmadığı için bu kartları kullanmadık.
.Rio’da 2 adet hava limanı var biri uluslararası, diğeri de iç hat uçuşları için. İç hat uçuşlarının yapıldığı hava limanının adı Santos Dumont. Alan, bir adanın tıraşlanması ile oluşmuş. Alandan kente taksi ve otobüsle gelebilirsiniz.
---------
Rio de Janerio’da Türkiye’nin konsolosluğu yok. Sadece aşağıda adresini ve iletişim bilgilerini verdiğim fahri konsolosluk var.

TÜRKİYE RIO DE JANEIRO FAHRİ KONSOLOSLUĞU
Adres: Praia de Botafogo, 228 Bloco A, Sala 1405 Botafogo -Rio de Janerio,RJ Brasil
Telefon: (55 21) 2554-5639,2553-5716(Secretary)
consuladoturquiarj@wkibrasil.com.br

THY’nin Rio de Janerio’ya aktarmasız uçuşu yok. THY ile uçacaksanız   Sao Paulo üzerinden aktarma yapmanız gerekiyor.
----------
(*)Güney Amerika turu, katılımcıların vaz geçmesi nedeniyle sadece eşim ve benim katıldığım özel bir tur oldu. Turu düzenleyen Güneş Turizm, programı eksiksiz uyguladı.
Copacabana

Yine Samba
Sugarloft Teleferiği

Praça Flariano'yu(Taksim) Çevreleyen Binalar

Güzel Sanatlar Müzesi

Praça Flariano'dan Moderne Bakış

Resim yazısı ekle


Sugarloft'da Fernando ve ben

Sugarloft'tan Botofago


Rio'da Gecekondular

Kurtarıcı İsa:Sisler Arasında

Sugarloft'tan Copacabana
Uazaklarda Sugar Loft


8 Şubat 2015 Pazar

Dresden

Bir Zümrüdü Anka: Küllerinden Yeniden Doğan Kent


Orta Avrupa’ya tur düzenleyen seyahat acentalarının son birkaç yıldır Dresden’i,  ‘’ hazır buraya kadar gelmişken Dresden’e de bir uğrayalım, belki rakiplerimizden bir adım önde oluruz’’ anlayışı ile Prag, Viyana ve Budapeşte paket turunun içine katıklarını sanıyorum. İyi ki de katmışlar. Katmışlar katmasına da; bir günlük tur burayı tanımak, Dresden’i yaşamak için yeterli değil deyip, Dresden ile sizi tanıştırmaya koyulayım.
 Elbe ve Dresdan



Dresden’le ilk kez 1987 yılında tanıştım ‘’ Yani develerin tellal, sıçanların berber olduğu zaman’’. Elimde bir orta atlas, 9 ülkeyi kapsayan ve dört hafta sürecek bir Avrupa turundayım. O günlerde Almanya’dan iki tane var; biri federal, diğeri demokratik. Berlin de öyle; biri batı diğeri doğu… Dört haftalık  gezi izlencemde Batı Berlin’de vardı. Berlin’e iki yolla ulaşabilirdiniz o günlerde; ya hava yoluyla ya da kara yoluyla… Hava yolunu yeğlediğinizde Tiegel hava limanından Batı Berlin’e doğrudan sorunsuz giriş yapabiliyordunuz. Ben Avrupa turuna araba ile çıktığım için Berlin’e kara yolu ile gitmek zorundaydım. Batı Berlin’e karayoluyla nereden giriş yapmak isterseniz isteyin, kesinlikle Demokratik Alman topraklarını kat etmeniz gerekiyordu.
Saat Kulesi

Federal Almanya’dan Demokratiğine, Demokratik Almanya’dan Batı Berlin’e hem girişte, hem de çıkışta, yüzleri gülmeyen(gerçekten de yüzleri gülmüyordu, abartmıyorum) askerler tarafından, eğitilmiş Alman Kurt Köpekleri eşliğinde aranıp- tarandıktan ve sorulan ‘’ahret sorularına’’, ‘’sizi de, ülkenizi de, buraya geleni de…’’deyip saydırdığınızı belli etmeden yanıt  verdikten sonra girip/ çıkıyordunuz.
Batı Berlin’i gezip dolaştıktan sonra dönüş yoluna koyulduk.  Bir süre sonra ‘’ dönüş yolu’’ıssızlaşmaya, Mercedes, Ford ve BMW’lerin yerini Trabantlar,  Moskoviçler, Ladalar almaya başladı. Hava ufaktan ufağa kararıyor... Üstelik Hitler döneminden kalan ve o zamandan beri de onarılmadığını sandığım ‘’autobahnda’’ trafik işaretleri de yetersiz… Durup soracak bir ‘’Abdullah’’ da yok. İnşallah karşımıza bir polis çıkmaz! Çıktı mı’’yandı gülüm keten helva’’. Çünkü Doğu Almanya’ya girişimiz sadece Berlin ile sınırlı. Bildiğim sureleri okuyorum… Sureler bitiyor yol bitmiyor. Sebep; benim az sure bilmem değil, yolun çok uzun olması… Bir süre sonra; karşıma birden ‘’Dresden’e hoş geldiniz’’ mealinde Almanca bir trafik levhası çıkıyor…

Geçmişe Bir Göz Atalım
Dresden’in tarih sahnesine çıkışı 13. Yüz yılın başlarına rastlıyor. Kent, asıl gelişimini ise zamanın Saksonya Kralı Frederic Augusta'nun hüküm sürdüğü 16. Yüzyılın ikinci yarısında gösteriyor. Geçmiş de bir çok kez el değiştiren Dresden’in tarihi ile ilgili yazılacak en önemli şey bence; İkinci Dünya Şavaşının sonuna doğru uğradığı ağır bombardıman ve bunun sonucu yaşadığı büyük can ve mal kaybıdır.
Frauenkirche'den Augusta Brüke ve Elbe'nin Karşı Kıyısı

Savaşı kimin yitireceği ya da kimlerin kazanacağı kesinlikle belli olduğu halde, stratejik bir önemi olmayan bu kente, başta Amerika ve İngiltere olmak üzere müttefiklerin taş taş üstünde bırakmamacasına yaptığı hava saldırısı( Şubat 1945, 2. Dünya Savaşı’nın kapkara sayfalarından biridir. Öyle ki; bu saldırıda kullanılan ‘’fosfor bombalarının’’ yaydığı 900 dereceye varan ısı, kenti yangın yerine çevirmiş, deyim yerindeyse taş taş üstünde bırakmayarak yaklaşık145 bin insanın ölümüne yol açmıştır. Dresden’deki can kaybı, Hiroşima’ya atılan atom bombasının yaptığı hasardan, en azından can kaybı açısından kat be kat fazladır. Üç gün süren bombardımanın sonunda, 30’lu yılların sanat ve kültür kenti olarak öne çıkmış olan Dresden bir harabeye dönüşmüştü.

Bu gün bir çok ülkeye demokrasi ihraç etmeye kalkışan sözüm ona ‘’medeni ülkelerin’’sonucu belli olan bir savaşta sivil halka, sanata ve tarihe yaptıkları saldırı, aklı başında bir kimsenin kabul edemeyeceği bir durumdur.  İkinci Dünya Savaşını izleyen yıllar içinde, Sovyet işgal dönemi de dahil,  yıkılan binalar onarıldı, hatta kimi eldeki resim ve çizimlerden yararlanılarak yeniden yapıldı ve bu gün gezerken hayranlık duyduğumuz Dresden, deyim yerindeyse yeniden yaratıldı.

- ‘’Madem eskiye dair, özgün bir şey yok neden gidelim Dresden’e ?’’ diye düşünenleriniz olabilir. Bu soruyu sormadan önce, savaşın hemen sonrasında çekilmiş Dresden fotograflarına bir göz atmanızı öneririm.  Sonra bu güne dönün; savaştan yorgun, yoksul ama kendine güven duygusu ile çıkmış bir  halkın, tarihine, sanatına ve kültürüne nasıl sahip çıktığını gözlerinizle görün.

Nerelere Gidilir
Dresden, Elbe Nehrinin kıyısında kurulmuş, içinden nehir geçen kentlerden biri. İçinden nehir geçen bir çok kent gibi Dresden’in de görülecek önemli yerleri  de nehrin kıyısında sıralanmış.
Dresden’i gezmeye Altstadt’dan başlayın.

Frauenkirche (Meryem Ana Kilisesi), Dresden’in eski kent bölümünde, Elbe’nin hemen yakınında yer alıyor. Protestan inancının önemli ibadet yerlerinden sayılan Frauenkirche 1722 yılında, eski bir kilisenin yerine yapılmış. 
Frauenkirche
Mimarı George Bahr olan kilisenin kubbe yüksekliği 95 metreymiş. 2. Dünya Savaşındaki fosfor bombasının 900 dereceye varan yüksek ısısı nedeniyle kilisenin yapımında kullanılan kum taşlarının büyük bir bölümü erimiş. Yıllarca taş ve kum yığını olarak kaderine terk edilen kilise, ’’duvar’ yıkıldıktan sonra Dresden Halkının parasal desteği ile kilisenin eldeki fotograf ve çizimlerinden yararlanılarak yeniden yapılmış. Öncelikle yangında zarar görmeyen taşlar ayıklanmış, bunlara kum taşından yenileri eklenerek kilise özgün hali ile yeniden ayağa kaldırılmış. Kiliseye dikkatle baktığınızda, duvarlardaki taşların renklerinin farklı olduğunun ayırdına varırsınız. Kolayca tahmin edeceğiniz gibi, duvardaki koyu renkli taşlar, kilisenin özgün taşlarıdır. Sayıca çok fazla olan açık renkliler ise; kumtaşından üretilen yeni taşlardır. Aslına bakarsanız kilise, neredeyse tümüyle yeni taşlardan yapılmıştır. Ancak bu bile kilisenin kutsallığından, tarihsel değerinden bir şey kaybettirmiyor. Kilisenin kubbesindeki 4.7 metre yüksekliğindeki haç, İngiltere’nin, daha doğrusu Dresden’i bombalayan İngiliz pilotların hediyesiymiş. İngiliz pilotlar, bu haçı kiliseye bağışlarken, savaşın bittiğini bile bile bombaladıkları Dresden’de yakıp yıktıkları  binalar ve ölümlerine yol açtıkları binlerce sivilden özür dileyip’’günah çıkardıklarını’’ sanmış olabilirler mi? Ne dersiniz?
Frauenkirche

Altstadt'ı gezerken gözüm Amerikalı ve İngiliz turistlere takıldı. Alman Halkının, yıkıntıdan yeniden ayağa kaldırdığı bu eserleri fotograflarken neler düşünüyorlardı? Acaba kaçının yakını ‘’o bombardımana’’ katılmıştı? Merak ettim doğrusu.

Zwinger, ortasında süslü havuzlar bulunan geniş bir bahçeyi çevreleyen barok yapılardan oluşuyor. Zwingwr'in yapımına Kral Augusta zamanında başlanmış ama tamamlanması kralın ölümünden itibaren yüz yıl sürmüş. Bahçeyi çevreleyen binaların her biri gerçek sanat eseri. Bu binalarda bir kaç tane de müze var. Yeterli zamanınız varsa ; bu müzeleri ziyaret edebilirsiniz. Malesef ben ziyaret edemedim.
Zwinger - Panoramik
Nedendir bilmem, hemen her yerde, turistler bir havuz gördüklerinde dilek tutmak için ceplerindeki bozuklukları bu havuzlara atarlar. Ziwinger'de ki havuzlar da bu alışkanlıktan nasiplerini almışlar. Avuçlarının içinde bozuklukları, gözleri yarı kapalı, dudakları kıpır kıpır bir çok turisti, dilek dilerken bu havuzların kenarında görebilirsiniz. 

Zwinger'i mutlaka ziyaret edin. 


Zwinger

1563 yılında askeri amaçlar için yapılıp, bir süre de cephanelik olarak da kullanılan Albertium da Altstadt’da.
Zaman içinde cephanelik başka bir yere taşınınca, mimar Carl A. Canzler’ tarafından mevcut yapıya yeni eklemeler yapılmış(1887ve bu yeni haliyle Albertium, müze olarak kullanılmaya başlanmış. Malum savaş sırasında hasar gören binalar gibi Albertium da eski fotograf çizimlerine bakılarak onarılmış ve 1950’li yıllarda yeniden hizmete açılmış.
Albertium
Müzede birkaç tane ayrı temalı sergi salonları bulunuyor. Heykeller bir salonda, çağdaş ustaların(new masters) eserleri başka bir galeride, devlet sanat koleksiyonları ise başka bir alanda sergileniyor. Günümüz sanatçılarının ve geçmişin klasik sanatçıların çok değişik eserlerinin sergilendiği bu zengin müzeye giriş için ödeyeceğiniz para, ziyaret edeceğiniz galeriye göre değişiyor ( 5 ile 21 euro). Çocuklar için bir giriş bedeli ödemiyorsunuz. Müze; saat 10.00-16.00 arası ziyaret ediliyor, pazartesi günleri kapalı.
Sempeorper
Bu arada rehberimiz, bazı organizasyonlar için Albertium’un kiralanabildiğini söyledi.
Semperoper, Dresden’in opera binası. Yapımı 3 yıl  kadar süren ve 1841 yılında hizmete giren, barok ve kadim yunan mimarisinden esintiler taşıyan binanın mimarı Gottfied Semper’miş. Binanın, mimarının adı ile anılması bana ilginç geldi doğrusu. Bizde genelde mimarın değil, parayı bastırıp binayı yaptıranın adı verilir yapılara. Süleymaniye Camisini Mimar Sinan yapmış ama adını, parayı veren l. Süleyman'dan almış. Neyse geçelim… Savaş sırasında Frauenkirche’nin başına ne geldiyse Semberoper’in başına da o gelmiş; burayı da yerle bir etmiş müttefikler. Savaş sonrası bir harabeye dönen opera binasını gene ayağa Dresdenliler ayağa kaldırmış. Bu arada haklarını yemeyelim; onarım Demokratik Almanya Cumhuriyeti zamanında başlamış. Opera binası Theatler Platz’da, hemen Elbe’nin kıyıcığında yer alıyor.
Katolischekirce

Katolische Hofkirche (Holy Trinity Cathedral).1722 yılında açılan Protestan Kilisesi Frauenkirche’den sonra devrin egemeni, ülkesindeki Katolikleri de memnun etmek amacıyla olsa gerek 1741 yılında mimar Geatano Chiaveri’nin tasarımını yaptığı Katolische Hofkirche’yi ibadete açmış. Dresdendeki bir çok tarihi eserle aynı kaderi paylaşan kilise 1980’lerden sonra yine eski fotograflarına bakarak neredeyse yeniden inşa edilmiş. Kilise Elbe’nin kıyısında ve Altstadt’tadır
Theater Platz-Jhoannes Schilling


Germaldergalerie Rönesans ve Barok dönemi ünlü ressamların yapıtlarının sergilendiği bu müze,1854 yılında hizmete açılmış. Müzenin mimarı aynı zamanda opera binasının da mimarı olan Gottfred Semperdir. Müze, Theatlerplatz’da. Pazartesi günleri kapalı. Açık olduğu saatler 10.00-16.00 arası. Eğer klasik resimlere merakınız varsa yüzlerce tablonun sergilendiği bu müzeyi ziyaret etmenizi öneririm. Hediyesi 5 euro. Gruplara indirim var, çocuklar için giriş parası ödemeyeceksiniz.

Altstadt’da dolaşırken Augusta Caddesi (Strasse) üzerinde boylu boyunca uzanan, üzerinde çeşitli figürlerin bulunduğu seramikten bir duvar göreceksiniz.
Fursten Zug-Panoramik Görünüm
Bu ilginç duvarın adı Fursten Zug. Almanlar burayı ’Prensler Alayı’’ diye adlandırıyor.102 metre uzunluğundaki bir duvarın üstüne, 23 000 seramik pano kullanılarak oluşturulan bu dev eserde,1127 ile 1904 yılları arasında buralara egemen olan Sakson Hanedanı’na mensup 35 kral ve prensin çok sayıda figürü yer alıyor. Benzerini başka bir yerde göreceğinizi sanmadığım bu muhteşem eser, önce duvara resim olarak yapılmış(1876) ancak, yapımından birkaç yıl geçtikten sonra, resimlerin hava koşulları nedeniyle kalıcı olamayacağı anlaşılınca,1904-1907 yılları arasında duvar resminin tıpkısı seramik panolara işlenerek bu anıtsal eserin günümüze kadar ulaşması sağlanmış.
Bir Başka Açıdan Fursten Zug
Fursten Zug’u yapan sanatçının adı Wilhelm Walter’miş. Dünyanın en büyük duvar resmi olduğu söylenen Fursten Zug’u mutlaka görün demeyeceğim; zaten Altstadt’ı dolaşırken önünden mutlaka geçeceksiniz. İyi bir fotograf almak için güneşin duvarla olan konumunu izlemenizi öneririm Duvar, genelde sabah saatleri ve akşama doğru iyi ışık alıyor.

Zwinger

Dresden Castle(Royal Palace), Elbe Nehri’nin dirsek yaptığı Altstadt’da; hemen Fauenkirche’nin yakınında yer alıyor. Krliyet Sarayı yaklaşık 400 yıllık geçmişi ile Dresden’in eski binalarından biridir. Burada Kraliyet Sarayı’ndan ‘’en eski’’ diye söz etmem tabi ki sözün gelişi. Çünkü kentin kalbi sayılan Altstadt’da şimdiye dek sözünü ettiğim ve daha sonra da yeri geldikçe söz edeceğim saray, kilise vb yapıların tamamına yakını ‘malum’ savaştan sonra yeniden yapılmış, tıpkı Kraliyet Sarayı gibi. Saray şimdilerde müze olarak kullanılıyor.

Volkspark, kentin merkezinde ve hemen Altstadt’ın yakınında yer alıyor. Oldukça geniş bir alana yayılmış olan parkta büyükçe bir havuz, çok güzel düzenlenmiş çiçeklik, çimenlik ve ağaçlık alanlar ile bu parkların olmazsa olmazı heykeller var. Altstadt’ı gezdikten sonra hem yeni bir yer görmek hem de yorgunluk atmak için bu parka gelip, bir banka ya da bir kafeye oturmanızı öneririm.
Volkspark

Brühlsche Terrasse. Altstadt'da ve Elbe'nin hemen kıyısında yer alan bu seyir terasının yaapımı 18.yy kadar gidiyor. Önceleri Dresden kalesi içinde yer alan bu terasta, gezmekten ve fotograf çekmekten yorulduysanız biraz dinlenebilir,Elbe'yi ve karşı kıyıyı seyredebilirsiniz. Ben rastlamadım ama sabahları buraya aşıklar gelip, güneşin doğuşunu izliyorlarmış. Teras,  fotograf çekmek için en uygun yer. 
Brühlsche Terrasse



Kentin  güneyinde ve Elbe kıyısında olan, birçok saray, kilise ve büyükçe bir parkı da içine alan Pillintz Castle’da ilk yapılaşma 14. Yüzyılda başlamış. Daha sonra hem kentin dışında hem de gözden ırak bir yerde olması nedeniyle Dresden’e hükmedenler metresleri ile daha kolay buluşmak ve bir arada olmak için buraya yazlık saraylar yaptırmışlar.
Pillinz Castle

Zamanla genişleyen yerleşim  Barok ve neo klasik mimari anlayışına göre yapılan binalar, Elbe Nehri ile hemen nehrin yakınında başlayan yamaçların etekleri arasında yer alıyor. Bugün halka açık olan Pilliniz Castle’da yer alan binaların bir çoğu müze olarak hizmet veriyor. Ayrıca binaları çevreleyen park da görülmeye değer. Elbe üzerinde tur düzenleyen teknelerle ya da kara yoluyla buraya ulaşabilirsiniz.





Dresden'de Ne Yenir Ne içilir
Almanya denince içecek olarak akla gelen ilk içecek biradır. Bu biralar ulusal marka olmaktan öte genellikle yereldirler. Bu güne değin 20'nin üzerinde Alman kentini gezdim. Hemen hepsinin kendilerine özgü yerel biraları vardı. Bu nedenle, Dresden'de bir kafe ya da restorana oturduğunuzda yerel bira ısmarlayın. Biranın yanında da doğallıkla patates kızartması... Ama Almanlar genelde biranın yanında halka şeklinde, üzerinde iri tuz taneleri olan bizdeki simide benzeyen sert bir hamur işi yiyorlar. Daha öncleri denediğim için bu kez denemek istemedim; çok tuzlu.
Dresden'de bir de acılı sosisi deneyin. Gerçekten çok acı. Acıya dayanabiliyorsanız, seveceğinizden eminim.
Altstadt'da  karnınızı ekonomik olarak doyurabileceğiniz bir çok kafe ve restoranlar var.
Neustadt'ise bu konuda daha fazla seçenek sunuyor.

Dresden'e Nasıl Gidilir
Dresden'e İstanbul'dan uçakla doğrudan ulaşamazsınız. Ya Prag üzerinden ya da Berlin üzerinden kara yolu ve terenle ulaşabilirsiniz. Dresden'i anlatmaya başlarken söylemiştim zaten, orayı merkez alan bir tur yok Türkiye'den... Ama Prag'a ya da Berlin'e bir vesileyle giderseniz; kesinlikle Dresden'i  gezi programınıza alın.
Albertium
Zwinger
Semperoper
Dresden Genel

Thealter Platz