17 Ocak 2016 Pazar




Bir Dağ Köyünde Öğretmen Olmak.

Bir çocuğun hayallerine ihanetin öyküsü


Orta okul son sınıftaydım. Yarı yıl tatilimi Ramazanoğlu Kütüphanesinde bol bol kitap okuyarak geçiriyor, neredeyse haftada iki roman bitiriyordum. Reşat Nuri'nin Çalıkuşu romanını da o günlerde okudum. Roman üzerimde öyle bir etki bıraktı ki; roman kahramanı Feride'nin, haritada yeri bile olmayan unutulmuş bir dağ köyü Zeynilerde  köy çocuklarına bir şeyler öğretmek için verdiği çabayı imrenmenin de, ötesinde kıskandım. Feride bir kadın öğretmen; hem de İstanbullu... Sen onca rahatı tep, gel kız başınla, Allah'ın unuttuğu bir dağ köyünde öğretmenlik yap... Doğrusu pek aklım almadı.
Romanı okumadan önce orta okuldan sonra liseye, oradan da üniversiteye gitmek niyetindeydim. Annem, babam ve  okuldaki bir çok öğretmenim de aynı düşüncedeydi... Ancak romanı okuduktan sonra uzun uzun düşündüm, gelgitler yaşadım. Ben de Feride'nin yaptıklarını yapamaz mıydım? Yapardım elbet. Hem de alasını. Bir kaç gün sonra da kararımı verdim. Bir dağ köyünde bilgisizliğin karanlığında kalmış köy çocuklarının ışığı olacaktım.

Yarı yıl tatilim bitinceye kadar hemen her gün dağ başındaki bir köy okulu öğretmeni olmanın hayalini kurdum. Kurdum kurmasına da, işin kötüsü orta okuldan sonra nasıl öğretmen olunacağı hakkında hiçbir fikrim  yoktu. Benim üniversite öğrenimi yapmamı öneren öğretmenlerime de sormaya çekiniyordum.

Ben,'' nasıl köy öğretmeni olunur'' sorusunun yanıtını ararken, okulun açılmasından iki üç hafta sonrasıydı sanırım, ilan panosunda Alata İlk Öğretmen Okulu'nun sınav ilanını gördüm. İlanda, Alata Öğretmen Lisesine orta okul son sınıf öğrencilerinin katılacağı bir sınavla öğrenci alınacağı, okulu bitirenlerin öğretmen olarak atanacağı yazıyordu. Başvuru formları okul müdürlüğünden temin edilebilirmiş.

Öğrenciler arasında gerçek mesleğinin öğretmenlik değilde avukatılık olduğu dedikodusu öğrenciler arasında arasında fısıltıyla dile getirilen okul müdürümüz Mustafa B. iyi bir insan olmasına karşın sert, karşısındaki ile arasına mesafe koyan biriydi. Bırakın öğrencileri, öğretmenler bile ondan çekinirdi. Bu nedenle her ne kadar okul başarılarımdan dolayı bir çok kez onun takdirini alsam da odasına girip başvuru formunu tek başıma istemeye cesaret edemezdim. En iyisi sınava girmek isteyen arkadaşlarla birlikte müdürün kapısını tıklatmak...
...
Sınav duyurusu, özellikle yoksul olan son sınıf öğrencileri arasında heyecan yarattı. Bir an önce hayata atılıp para kazanmak amacındaydılar. Yakın arkadaşlarım benim de sınava katılacağımı öğrenince doğrusu şaşırdılar.
-''İftihar listesinde olan bir öğrenci olarak neden liseye, oradan da üniversiteye gitmiyordum ki?''
 Bu konudaki ısrarlı soruları;
-''Sadece kendimi sınamak istiyorum'' diye yanıtlıyordum.

Sınav başvuru formlarını almak üzere müdür odasına hep birlikte girdik. Müdürümüüz başvuru formu almak isteyen arkadaşlarımın arasında beni fark edince; ses tonu hafifçe alaylı,
-''Hayrola Nadir ne oldu üniversite işi? Sen de mi öğretmen olmak istiyorsun?'' diye sordu.
Duyulur duyulmaz bir sesle,
-''Denemek için'' diyebildim.
...
Doğrusunu söylemek gerekirse; sınava özel olarak hazırlanmadan girdim. Zaten o günlerde bu tür sınavlara hazırlayan kurslar yoktu. Varsa da ben bilmiyordum. Başarılı bir öğrenciydim ve kendime güveniyordum.

Bir süre sonra sınav sonuçları açıklandı. Sınavı  ikincilikle kazandığımı öğrendim.
Sonunda bir dağ köyünde öğretmen olma düşüm gerçekleşiyordu. Hani ! Orhan Pamuk Yeni Hayat romanına '' bir kitap okudum hayatım değişti'' tümcesiyle başlar ya, Benim hayatımı da Çalıkuşu değiştirecekti belki?

Bu haberi aldığım gün, köyde ailece amcamların misafiriydik. Haberi önce anneme verecektim ama ne o, ne de babam sınava girdiğimi bilmiyorlardı. Sonuca sevinirlerdi kuşkusuz ama öğretmen olamama izin verirler miydi? O kuşkuluydu.  Onların aklında benim öğretmenliğim yoktu: Annem, benim dayım gibi mühendis, babamsa;  avukat olmamı istiyordu...
...
Köyümüzün yaklaşık 2 km yakınından geçen Tarsus-Mersin otobüslerinden birine bindim. Bir an önce köye ulaşıp, mutluluğumu yakınlarımla  paylaşmak istiyordum. Ama otobüs şöförü benimle aynı duyguları paylaşmıyor olacak ki; otobüs dura kalka, yolcu bindire indire; 10 kilometrelik yolu yaklaşık 45 dakikada aldı. Otobüs muavini muavin,sözcükleri geveleyerek,
-''Küçükdikiliiii! Var mı inennnn !''deyince, zaten 10 dakikadır arka  kapının önünde dikilen ben ,
-'' Vaaar!!!  deyip daha otobüs hız kesip, tamamen durmadan, muavinin
-'' Acele etme laann oğluumm!'' demesine de aldırmadan otobüsten fırladım. Lafın gelişi değil; gerçekten fırladım. İstem dışı attığım beş altı adımdan sonra zar zor dengemi buldum. Otobüs benim atladığım noktadan 20-25 metre ötede köyümüze giden yolun ağzında  durdu. Önce muavin indi araçtan, sonra  Nevzat ağabey... Hayret! aynı otobüsteydik ama onu fark etmemiştim. Ona doğru seğirttim.
-''Merhaba Nevzat Ağabey''. Gülerek bana döndü,
-'' Ne o Yaşar bu ne acele? Ahırın kokusunu mu özledin yoksa?''
...

Nevzat ağabey otuzlu yaşlarda, aslen bizim köylü olan, köyümüzde oturan ailesi ile her zaman ilişkide olan bir ilk okul öğretmeniydi.
Yan yana köy yoluna düştük. Yolda havadan sudan konuşmaya başladık. Ama benim içim içime sığmıyor.
''Ona söylesem mi acaba?''
'' Ama ya annem? ''
''Hani ilk ona söyleyecektim?''
'' Ama annemden önce Nevzat ağabeye söylememin ne sakıncası var ki? Üstelik o da ilk okul öğretmeni. Fikrini alırım en azından.''
 Kararımı verdim. Nevzat ağabeye söyleyecektim
-''Nevzat ağabey sana bir şey söyleyeceğim''.
Başını bana çevirip,soran gözlerle bana baktı.
...
Çalıkuşu romanından başlayıp, Alata Öğretmen Lisesi sınavını ikincilikle kazandığımı, öğretmen okulunu bitirdikten sonra tayinimi bir dağ köyüne isteyeceğimi, Feride gibi çocuklarını eğiteceğimi, kısaca tüm öyküyü anlattım. .
Durdu. Bana döndü.
-''Yahu Yaşar! Ben de sen akıllı biri sanırdım '' dedi. Nereden çıktı bu öğretmenlik? Köy öğretmenliği ha!Üstelik dağda.''
!!!
-''Oğlum sen aklını peynir ekmekle mi yedin? Bana bir baksana. Biliyorsun ben de ilk okul öğretmeniyim, üstelik kendi kentimde.Yengen de vekil öğretmen.  Böyle olmasına karşın iki yakamız  bir araya gelmiyor. Allahtan  köyden,bulgur,turşu, salça filan geliyor da...Ben kendi memleketimde öğretmen olduğum halde memnun değilim hayatımdan sen '' kör itin öldüğü yerde'' gidip öğretmenlik yapacaksın. Git liseye, gir üniversiteye... Bırak romantizm romanlarda kalsın... Sonra anan baban ne der? Hafız Ağa (babam)  her zaman senden ''oğlum okul birincisidir'' diye övgüyle söz eder. O ne diyecek dağ başına gitmene?...
Nevzat ağabey konuşuyor, konuşuyordu. Köyümüze yaklaştıkça düşlerimdeki dağ köyü, tek sınıflı okulu, derme çatma sıralarda oturan yoksul öğrencilerim, adım adım uzaklaşıyordu benden.
Köy kahvehanesinin önüne gelmiştik. Elini omuzuma koydu. Gülerek,
-''Gene de sen bilirsin'' dedi.
...

 O kahvehaneye bense; tüm hevesim kaçmış, artık ''müjdeliği '' kalmayan haberi anneme vermek için amcamların evine yollandım...

.....
Aradan yıllar geçti. İşim gereği Türkiye'yi, deyim yerindeyse adım adım dolaştım. Yolum ne zaman bir dağ köyüne düşse; gözlerim köyün okulunu arar, bahçesinde koşuşturan çocukları izlerim.
Ve yıllar öncesinde köy öğretmenliği düşü kuran romantik çocuğa ihanetimi anımsar, utanırım.

(Ocak 2016)




-

30 Aralık 2015 Çarşamba




CAM AMBALAJ GERİ DÖNÜŞÜMÜNE BİR ÇÖZÜM ÖNERİSİ: HORECALAR(*)

24.08 2011 tarihimde yayımlanan Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliğine göre; piyasaya ambalajlı ürün süren firmalar, piyasaya sürdükleri ambalajların belli miktarını toplamak/toplatmak zorundadırlar. Yönetmeliğe göre; 2015 yılında % 48 olarak belirlenen oran, 2016 ‘da %52’ye, 2020 yılında ise % 60’a ulaşacaktır.

ÇEVKO, yaklaşık 10 yıldır Türkiye’nin ilk Yetkilendirilmiş Kuruluşu olarak yükümlülüğünü üstlendiği piyasaya sürenler adına bu görevi başarı ile yerine getirmektedir. Ancak, piyasaya süren firmaların ürünleri için kullandıkları ambalajların kaynağında ayrı toplanıp geri dönüştürülmesinde önemli sıkıntılar vardır. Bu ambalajlardan, temini için ÇEVKO olarak harcadığımız zaman ve para,  göz önüne aldığında cam, geri dönüşümünde en fazla sıkıntı yaşadığımız ambalaj türü olarak öne çıkmaktadır. Son 10 yıl içinde çalıştığımız belediyelerin sınırları içinde bulunan yaklaşık 22 milyon kişiye, ambalajların kaynağında ayrı toplanması konusunda bilgilendirme yapmamıza karşın 2014 yılı içinde ancak 99 bin 256 ton camın geri dönüşümünü belgeleyebildik. 2014 yılında yaklaşık olarak 1 milyon ton(**) cam ambalajın pazara sürüldüğü dikkate alınırsa; bizim belgelendirdiğimiz atık cam miktarının o yıl geçerli olan % 48’lik yükümlük miktarının çok altında kaldığını( %10) söyleyebiliriz. ÇEVKO’ dışındaki öteki iki yetkilendirilmiş kuruluşun belgelediği cam ambalaj miktarlarını da hesaba katsak bile bu oran ancak %14-15 ler seviyesine çıkar.

Atık cam ambalaj, fiziksel özelliği (kırılabilir) ve düşük fiyatı nedeniyle; hemen hemen her sokakta rastladığımız sokak toplayıcılarının bile ilgisini çekmemektedir. Kaynağında ayrı toplama çalışmalarının pahalı bir yöntem olması, ayrıca Anadolu Cam Sanayisinin belediyelere verdiği cam kumbaraların istenilen verimliliği sağlayamaması, ÇEVKO olarak bizi yeni arayışlara yöneltti.

Bu yılın başında ülkemizde cam ambalajlı ürünlerin en çok nerelerde tüketildiği konusunda bir araştırma yaptık. Araştırmanın amacı; ‘’daha az toplama maliyeti ile daha fazla cam ambalaj atığını, öteki ambalaj malzemelerine ve evsel atıklara karıştırmadan nasıl toplayabiliriz’’ sorunsalına yanıt aramaktı. Araştırmanın sonucunda cam ambalajlı ürünlerin çok büyük bir bölümünün hotel, restoran, bar ve cafelerde (HORECA) tüketildiğini gördük. Ayrıca bu araştırma ile HORECA’lara ve onların yakınlarına konulacak konteynerlerin HORECA’ların özelliğine göre yeniden tasarlanması, bunlar için özel üretilmiş kamyonların kullanılması çalışanlarının eğitilmesi gerekliliği ortaya çıktı. Söz gelimi; içkili bir restoranın yan başında bulunan cam kumbarasına, restorandan çıkan cam ambalaj atıklarının kumbaraya tek tek atılması zaman kaybına yol açtığı için kumbaralara atılmayıp doğrudan evsel atıklara karıştırıldığını saptadık.

TÜRKİYE’DE YILDA KAÇ TON CAM AMBALAJ TÜKETİLİYOR?
Evlerde tüketilen gıda ürünlerinde, ilaç sektöründe ve kozmetikte kullanılan cam ambalajları bu hesaplamanın dışında tutarsak, 2014 yılında üretilmiş yaklaşık 790 bin ton cam ambalajın ağırlıklı olarak alkollü ve alkolsüz içecek sektöründe kullanıldığını söyleyebiliriz.
Sözgelimi cam ambalajda satılan maden suyunun yaklaşık  %30-35’inin HORECA’larda tüketildiği sonucuna vardık. Maden suyu için kullanılan cam ambalaj miktarı ise 2014 yılında 450 bin ton civarındadır. Bu hesaba göre; yaklaşık 155 bin ton cam ambalaj atığı HORECA’lardan çıkmaktadır. Cam şişede satılan su için kullanılan cam ambalaj 25 bin tondur ve bunun yaklaşık %95’i gene HORECA’larda tüketilmektedir.
40- 45 bin ton arasında cam ambalaj kullanılan yüksek alkollü içeceklerin %75-80’i, 15 bin ton civarında cam ambalaj kullanan düşük alkollü içeceklerin ise yarıdan fazlasının tüketim yeri ise gene HORECA’lardır.   60 bin ton civarında ambalaj kullanan gazlı içecek sektöründe cam ambalajın  gene yarıdan fazlasının tüketim yeri HORECA’lardır. Yüzde 85’i depozitolu olan bira şişelerinin depozito dışında kalan kısmının ise, yarıdan fazlası HORECA’larda tüketilmektedir. %80-85’i depozitolu olan bira şişlerinde kullanılan cam miktarı 130 bin tondur. Bunun depozito dışında kalan 20 bin tonunun tüketim adresi de ağırlıklı olarak HORECA’ardır. Yaklaşık 50 bin ton cam ambalaj kullanılan süt ve meyve suyunun önemli bölümü ise ev tüketimidir.

Yukarıdaki rakamları incelediğimizde, piyasaya sürülen cam ambalajlı ürünlerin önemli bir bölümünün HORECA’larda tüketildiğini görürüz. Bu ürünlerde kullanılan cam ambalaj miktarı ise 250 bin ton gibi azımsanmayacak miktardadır. Bu azımsanacak bir miktar değildir. İyi bir HORECA çalışması ile buralardan 200 bin ton civarında cam ambalaj atığı toplanabilir kanısındayız.

HORECA PROJESİ
Cam ambalajların ana tüketim yerlerini belirledikten sonra ÇEVKO’ olarak İzmir ve çevresinde, iş ortağımız olan Muzaffer Pınarbaşı firması ile civardaki bazı belediyeleri de yanımıza alarak bir ‘’pilot’’çalışma başlattık. Öncelikle ilgili belediye sınırları içinde bulunan HORECA’ları belirleyip, bunların çalışanlarına eğitimler verdik. Bu eğitimin ana amacı tesislerden çıkan camın ayrı konteynerlerde toplanmasının sağlanması ve cam ambalaj atıklarının içine porselen ve seramik atıklarının karıştırılmamasıydı. Bu eğitimler sonunda Konak, Karşıyaka, Balçova, Buca, Güzelbahçe Belediyelerinde uygulama başlatıldı. Bu ilçe sınırları içinde olan restoranlarda saat 20.00 ile 04.00 arasında cam ambalaj atığı toplanmaya başlandı. Ayrıca bu belediyelerle iş birliği yapılarak, Anadolu Cam Firması’ndan sağlanan cam kumbaraları belli bir plan çerçevesinde ihtiyaç olan yerlere konuldu.
Cam ambalajlı ürün tüketiminin özellikle turizm mevsiminde turistik bölgelerde bulunan otellerde, tatil köylerinde ve ‘’beach’’lerde çok fazla tüketildiği gerçeğinden hareketle, gene İzmir’in bir başka ilçesi olan Seferihisar’daki 9 turistik işletmede bir pilot proje yürütülmüş, otel çalışanları eğitilmiş, işletmelere özelliklerine göre 1,6 ve 27 metre küplük konteynerler konulmuş, bu konteynerlerin doluluk oranları uydudan izleme sistemi ile belirlenerek iş gücü, zaman ve para kaybı en aza indirilmiştir. Bunu sonucunda, eğitim verdiğimiz otellerde verim eğitimden önceki döneme göre ortalama %50 oranında attığı gibi, cam ambalaj atıkları içindeki yabancı madde oranı da o oranda azalmıştır.
Bu uygulamanın, 2016 yılında 1000’den fazla otelin bulunduğu Antalya-Alanya kıyı şeridinde de yapılması planlanmıştır.

SONUÇ
HORECA’lardan cam ambalaj atığı projemiz beklediğimiz gibi başarıyla devam ediyor. Ancak bu başarının sürdürülebilir olması için ilgili yönetmeliğin ‘’Ambalaj atıklarının kaynağında ayrı toplanması, ambalaj atıklarının kaynağında ayrı biriktirilmesi’’ başlıklı 23. Maddesinin, hazırlanacak yeni yönetmelikte, özellikle HORECA’larla ilgili bölümün yeniden düzenlenerek bunlara, ambalaj atıklarını ayrı biriktirmeleri konusunda zorlayıcı hüküm getirilmelidir. Ayrıca bu konunun ’’doğal ortak larından’’  biri olan belediyelerin de bu uygulamanın sürdürülebilir olması için istekli ve işbirliği içinde olmaları gereklidir.
---
(*) Hotel(HO),Retoran(RE),Cafe(CA)

(**) Bu rakamlar yaklaşık olarak verilmiştir. Dış alım ve dışsatıma konu olan cam ambalaj miktarları dikkate alınmamıştır.

25 Kasım 2015 Çarşamba





SAN MARİNO

Bunlar Ulusal Futbol Takımlarının ilk deplasman golünü bize atmamışlar mıydı?

Yurtdışı yolculuklarımın önemli bir bölümünü Avrupa ülkelerine yaptım. Şu ana kadar saymadım ama iş seyahatleri de dahil olmak üzere bu ülkelere 150’nin üzerinde seyahat ettiğimi söyleyebilirim. Söz gelimi Almanya’ya en az 20 kez gitmeme karşın, ne Andora’ya, ne Monaco’ya ne de Lihteştayn ve San Marino’ya hiç gitmedim. Birçok kez bu ülkelerin çok yakınlarına kadar gitmiş olmama karşın bir türlü buraları görmek nasip olmadı. Sonunda, gidemediğim ülkelerden biri olan San Marino’yu, Rimini’de açılan bir fuarı ziyaretim sırasında serbest olan bir günümde ziyaret ettim.
San Marino'dan Kuş Bakışı

Dünyanın En Eski Cumhuriyeti
San Marino hakkında edindiğim bilgiler içinde bana en ilginç geleni, bu devletin dünyanın en eski cumhuriyeti olduğuydu. Yaklaşık 30 bin kişinin yaşadığı bir yere ‘’devlet demek ne derece doğrudur’’ diye düşünenleriniz olacaktır. Ancak, bayrağı, kendine özgü İtalyancası ve ulusal kimliklerine düşkünlükleri ile San Marino, sınırları cetvelle çizilmiş, ulusal bilince sahip olmayan milyonlarca, nüfusuna karşın bir türlü ‘’devlet olamayan’’ sözde ülkelerin yanında gerçek bir devlettir.
San Marino'da Gün Batımı

San Marino, denize kıyısı olmayan, Adriyatik Denizi'nden yaklaşık 20 km içerde, Apenin Dağları arasına sıkışmış ve deniz seviyesinden yaklaşık 750 metre yükseklikteki Titano Tepesi (Monte Titano) üzerine kurulmuş bir kent devleti. Kuruluşu yaklaşık 1700 yıl geriye gidiyor. Zamanın egemeni Roma’nın zulmünden kaçan hıristiyanlar, başlarında taş ustası Marinus olmak üzere gelip bu tepeye yerleşerek ve aşağı ovadan bakıldığında bir kartal yuvasını andıran bu günkü San Marino’yu kurmuşlar. Bu gün yüksek ve kalın taş duvarlarla çevrili olan San Marino’yu kuranların başında yer alan Marinus’un iyi bir taş ustası olması, bu kalın ve yüksek taş duvarların nedenini açıklıyor olsa gerekir. İlk yerleşimden sonra San Marino’nun egemenleri, zaman içinde Titano tepesinin eteklerinde yer alan arazileri de satın alarak San Marino’yu bu günkü sınırlarına kavuşturmuşlar.
Teleferik

Nerelere Gidilir
San Marino, etrafı yüksek surlarla çevrili, bu surların üzerinde gözetleme ve savunma amaçlı yapılmış kuleleri, daracık, taş döşeli sokakları, yine bu sokakların her iki yanında birbirine omuz vermiş taş evleri ile sizi bulunduğunuz çağdan 500 yıl öncesine götürecek mimarisi ile görülmesi gereken bir kent. Gerçekte birçok kentte, özellikle tarihsel özellikleri olan kentlerde söz gelimi Lizbon’da, Valetta’da, Tallin’de, Filibe’de ya da Rabat’ta (Malta) sizi birkaç yüzyıl gerilere götürecek, o günden bu güne değişmeden kalmış sokaklara, hatta mahallelere rastlayabilirsiniz. Ancak San Marino’yu bu kentlerden ayıran en büyük özellik; San Marino’nun tamamının, yüz yıllar öncesi özelliğini korumasıdır. San Marino’yu da özel kılan da bu olsa gerekir.
Kulelerin En Büyüğü Guita- Cesta'dan Görünüş

San Marino’nun görülesi yerlerinin başta geleni, kentin içindeki küçük kalelerde yer alan Guita, Montale ve Cesta kuleleridir. Kulelerin en büyüğü Guita 11. Yüzyılda yapılmış.
Başka Bir Açıdan Guita

Kule öyle bir yarın başında kurulmuş ki, kuleden aşağıdaki ovaya bakarken kendinizi uçakta sanıyorsunuz. Ovanın görünüşü müthiş.  İkinci büyük kule ise Cesta’dır. Kule yine savunma amaçlı olarak 13. Yüzyılda yapılmış. Kule’nin içindeki müzede, zamanında kullanılmış silahları yer alıyor. Bu arada şunu da eklemeden geçmeyeyim:
Çesta Kulesi


Cesta Kulesinin en güzel fotoğraflarını Guita’dan, Guita’nınkileri ise Cesta’dan çakebilirsiniz. Ziyarete kapalı olan 3. Kule olan Montale, kulelerin en küçüğü. Kulenin yapım tarihi 14. Yüz yıla kadar gidiyor. Bu kulenin en güzel görüntülerini ise Cesta’nın en tepesinden alabilirsiniz. Her üç kule de dimdik ayakta; sanki birkaç yıl önce yapılmış gibi…

St.Marinus Müzesi, St. Francis Kilisesi, Plazzo Publica ve İşkence Müzesi San Marino’da ziyaret edebileceğiniz yerlerden bazıları. Plazzo Publico (Halk Evi), ilk kez 14. Yüz yılın sonlarında yapılmış ön cephesi 2 sütunlu olan bu taş yapının bir de saat kulesi var. Plazzo Publico’nun şimdiki yerinde olan ilk bina  ilk yapıldığı tarihten itibaren birçok onarım geçirmesine karşın 19 yy’da yıkılmış, bu günkü binanın temeli 1884’de atılmış, yapımı yaklaşık 10 yıl sürmüş. Mimarı Francessco Azzuri’ymiş. En son onarımı ise 1996 yılında Mimar Gae Aulenti yapmış. Plazzo Publico’da birçok yönetim odası var. Genel kurullar, toplantılar ve kamusal törenler burada yapılıyomuş. Saat 09.00-17.00 arası ziyaret edilebiliyor.
Plazzo Publico

 Plazzo Publico’nun önünde, ortasında heykel bulunan bir de küçük meydan var.

St Marinus Bazilikası şimdi müze olarak kullanılıyor. Bazilikanın geçmişi 700 yüz yıla dayanıyor. Ama bu günkü haline 1836 yılında kavuşmuş. Neo Klasik biçemli bazilikanın Korint tipi 6 sütunlu girişi ve bu girişin üstünde Roma tapınaklarını andıran üçgen bir alınlık var.
St. Marinus Bazilikası

Canlı Olarak Bir Kaç Saksı Çiçeği ve Ben- San Marino'da Tipik Bir Sokak
Gittiğiniz kentlerde mutlaka müze, saray ve kilise dolaşıyorsunuzdur. Size önerim, San Marino’da bu alışkanlıklarınızı bir süre terk edin. Sizi bu günden alıp ortaçağa götürecek olan bu güzel kentin sokaklarında amaçsız dolaşın, evleri inceleyip, 500 yıl öncesini, hatta 1000 yıl öncesini hayal edin ve kenti yaşamaya çalışın.
Tipik Bir Sokak Daha

Ben öyle yapıp, kenti yaşamaya çalıştım. Dar sokaklarda dolaşırken, yorulmasanız bile ‘’ yoruldum'' bahanesiyle altınızda uzanan yemyeşil ovayı kuşbakışı göreceğiniz bir kafede, bir bardak nefis İtalyan şarabı yudumlayın.  O muhteşem manzarayı içinize sindirdikten sonra, hemen her sokakta hediyelik eşya satan küçücük dükkanlardan eşinize- dostunuza bir şeyler satın alın. Sonrasında acıkmayı beklemeden, yine kale surları üzerine konuşlanmış bir restorana oturup, bir bardak bira eşliğinde hafif bir şeyler atıştırın. Demem o ki;  San Marino’yu yaşayın.
St.Marinus Bazilikası

San Marino’da bir de teleferik var. Kentin dışından kalkan teleferik sizi San Marino’ya (Borgo Maggiore) ulaştırıyor. Eğer San Marino’ya otobüsle gelirseniz teleferik otobüsün son durağının çok altında kaldığı için binemezsiniz. Yok! araba ile gelirseniz; o başka. Hediyesi 5 euro.

Ne Yenir Ne İçilir
San Marino Mutfağı orijinal özellikleri olan bir mutfak değil. Zaten dört bir yanı İtalya ile çevrili olduğu için İtalyan Mutfağının etkisinde kalmaması mümkün de değil. O nedenle burada en çok yiyeceğiniz şeyler makarna türleri ve pizza.







İçeceklerine gelince; buralara kadar gelip de ünlü şaraplarından tatmamak olmaz. Zaten San Marino’da tüm bir günü geçireceğiniz için yemek yerken ya da bir kafede dinlenirken bu şaraplardan tatmak için yeterli zamanınız olacaktır. Buranın evde yapılan şaraplar da ünlü dediler ama oturduğum kafelerdeki listelerde ev şarabına rastlamadım.

Bu arada Titanbrau Ambrata birasını  ve Limoncello denilen buraya özgü limon likörünü de deneyin.

Tatlılardan ise buraya has çikolatalı keki önerebilirim. Adını 3 kulelerden almış: Torta de Tre Monti.

San Marino’ya gelip de dondurma yememiş olmaz. Mutlaka lezzetli dondurmalarının tadına bakın.

San Marino’da yemek fiyatları abartılı değil. Makarnalar ve, pizzalar yaklaşık 4.5-6.5 euro civarında. Yanlarında bir bardak şarapla 8-10 euro hesap ödersiniz.



Alış Veriş
San Marino’nun ana geliri turizm. Bu nedenle tüm sokaklarında hediyelik eşya satan birden çok dükkan var. Bu hediyelik eşya dükkanlarında, İtalyan yapımı saatler, magnetler, San Marino için neredeyse dış satım kalemi sayılacak pul koleksiyonları, mermer tozu ve polyester ile karıştırılıp kalıba döküldükten sonra bir tür metalle kaplanmış kral, tanrı ve şövalye heykelleri satın alabilirsiniz. Fiyatlar, parası Euro karşısında pula dönmüş bir ülkenin yurttaşı olarak bana bile pahalı gelmedi. Belki turizm sezonunun sonunda gittiğim için fiyatlar indirimdeydi. Bilemiyorum.

Alışverişlerinizde küçük bir pazarlık payı var. Aklınızda bulunsun.

Nelere Dikkat Etmeli

.San Marinolular ulusal kimliklerine çok düşkünmüşler. Hani bir İskoç,
-'' İngiliz misiniz? ''sorusuna nasıl tepki verirse, San Marinolular da '' İtalyan mısınız ?''sorusuna aynı ölçüde tepki verirlermiş. Benim başıma gelmedi ama gene de uyarayım dedim.
.Kenti rahatlıkla, size çarpacak otomobil korkusu olmadan dolaşabilirsiniz. Çünkü surların içine dışradan motorlu araç sokmuyorlar. Sokaklarda dolaşan bir kaç araba ise resmi araçlar sanırım
.Bu arada San Marino’ya turizm mevsiminde gelenler ‘’yankesici var’’ uyarısında bulunuyorlar. Ben kasımda orda olduğum için ‘’yankesici sezonuna’’ denk gelmedim.
.Kulelere giriş paralı. Kapalı olan 3. kule dışında her kuleye giriş 4.5 euro. Bu arada müzeler de paralı. Ama siz iki kule ve üç müze için bilet alırsanız 10 euro ödeyersiniz, aklınızda bulunsun.
San Marino’luların biz Türklere sempatisi varmış dediler. Aslında Avrupalılar bize pek sempatik bakmazlar. Bu nedenle şaşırmadım desem yalan olur. San Marino Ulusal Futbol Takımının deplasmandaki ilk, dünya  kupası elemelerindeki ilk ve penaltı dışında attığı ilk gölü bizim Ulusal Futbol Takımımızın filelerine atmış olması bu sempatinin nedeni olabilir mi?  Ne dersiniz ?.

Nasıl Gidilir
San Marino’ya ülkemizden kalkan bir uçakla doğrudan gidemezsiniz. Önce Bologna’ya uçakla, oradan da yaklaşık 2 saat süren tren yolculuğu ile Rimini’ye gitmeniz gerekli. Rimini tren istasyonun hemen yakınındaki otobüs durağından San Marino’ya otobüs kalkıyor. Rimini San Marino arası yaklaşık 20 km olmasına karşın otobüs yolculuğu dur-kalkla yaklaşık 50 dakika sürüyor. Otobüs sizi surların dışında bırakıyor, kente yürüyerek gidiyorsunuz. Otobüs gidiş- dönüş 10 euro.
-----
(Kasım 2015)

Resim yazısı ekle

San Marino

Ziyarete Kapalı Olan En Küçük Kule-Montale
Cesta Kulesindeki Savaş Gereçleri Müzesi
San Marino Yerel Bira Markaları
Rimini San Marino Otobüs Saatleri


27 Ekim 2015 Salı






SAKIZ

Özellikle son yıllarda reklamlarda rastladığımız, artık basmakalıp olmuş bir tümce var: ''Size bir telefon kadar yakınız…'' Bunun halk dilinde anlamı:’’ Birader artık fark et! Burnun dibindeyiz yahu!’’ demek. Burnumun ucunu göreme sıkıntım olmamasına ve daha önce gidenlerin de övgü dolu sözler etmesine  karşın Sakız Adasına bu güne kadar gitmemiş olmamı pek anlamış değilim.
-' Gideyim mi? Gidersem hangi mevsimde gideyim?'' ikirciklerindeyken aniden kararımı verip eşime,

-‘’Haydi! Kurban Bayramından tatilinde Sakız’a gidip 2-3 gün tatil yapalım'' dedim.
Feeribottan Sakız

Tarihte Kısa Bir Yolculuk
Geçmişi İÖ 6000 yılına kadar uzanan Sakız Adasına ilk kimlerin yerleştiği bilinmiyor. Eğer inanmak isterseniz kadim Yunan Söylencesine göre Sakız’a ilk gelen Dionysos’un oğlu olan Oinipion’muş. Adanın Yunanca’daki adı olan Chios ise bu zatın kızı Chion’dan geliyormuş.
Adada önce İyonlar daha sonra da ’’yeter ki balın olsun sineği Bağdat’tan gelir’’ sözünü doğrularcasına Helenler, Romalılar, Bizanslılar ve Osmanlılar egemen olmuşlar. Osmanlılar Sakız’ı 1566 topraklarına katmışlar. Ancak, Trablusgarp savaşını bahane eden İtalyanlar, 1912 yılında Sakız’ın da içinde bulunduğu 12 adayı işgal etmişler. II. Dünya savaşından İtalyanlar yenik çıkınca savaşı kazananlar, Türkiye’nin olmazlanmasına karşın Sakız’ı öteki 11 adayla birlikte Yunanistan’a hediye (!) etmişler.
Kordon

Nerelere gidilir
Sakız küçük bir ada. Eğer benim gibi dağ bayır gezmeyi, kartal yuvası gibi tepelere kurulmuş köyleri ziyaret etmeyi, sakin plajlarda denize girmeyi seviyorsanız; Sakız’da gezip görecek çok yer var. Derdiniz; ’’ Oh Sakızı da gördük’’ deyip seyahat çizelgenize bir çentik daha atmaksa, bir gün kalmanız yeterli. Biz Sakız’da 3 gün kaldık. Bu nedenle görülebilecek yerlerin büyük bir bölümünü gördük diyebilirim.
Kale Kapısı
Saat 09.30’da Çeşme Marina’ya el sallayan feribotumuzdan saat 10.30 gibi Sakız limanında indik. Yaklaşık 45 dakika süren pasaport kontrolünden sonra doğrudan otele gidip valizlerimizi bıraktıktan sonra Sakız’ı dolaşmaya başladık. Kent küçük; iyi bir planlamayla akşama kadar ayak basmadık yer bırakmaya bilirsiniz. Önce araba kiralama acentalarına uğradım. Fiyatlar günlük 30-40 euro arasında değişiyor. Europe Car ile akşam 17.00’de almak ve 2 gün sonra aynı saatte teslim etmek üzere bir Nissan Micra kiralamak üzere anlaştım.
Kale İçinde Osmanlı Hamamı
Sakız’daki ilk ziyaret ettiğimiz yer kale idi. Kale kentin kuzeyinde ve deniz kenarında. VIII. yüzyılda Bizanslılarca yapılmış. Daha sonra Sakız’a egemen olanlarca eklentiler yapılmış. Kale tarihi boyunca ayrıca yerleşim yeri olarak da kullanılmış. Zaten kalenin dar ve taş döşeli sokaklarında dolaşmaya başladığınızda bunların izlerini görebilirsiniz. Özellikle Osmanlı döneminde bir- çok çeşme, ev, cami yapılmış. Bunlardan hala ayakta olan Bayraklı Camisini, Türk hamamını ve Osmanlı mezarlığını ziyaret edebilirsiniz. Bayraklı Camisi, 1881 depreminde yıkılan bir kilisenin temelleri üzerine yapılmış. Eklektik bir mimari biçemi olan caminin girişinde Sultan Abdulaziz’e ait olduğu söylenen bir tuğra var. Mezarlıkta ise Kaptan Ali Paşa ile Sakız’ı yöneten önemli Osmanlı Memurlarının mezarları bulunuyor. Ayrıca Soğuk Çeşme(Kria Vrisi), Av. Giorgios Kilisesi, Justiniani Sarayı(Palataki İustinani) ve Zindan (Skotini Filaki) kalenin içinde yer alan görülmesi gerekli yerlerden birkaçı…
Kale-Osmanlı Evleri
Kaleyi dolaşırken küçük bir meydana ulaşıyorsunuz. Osmanlı Mezarlığının karşısında bulunan meydanın adı İliastra. Burada,  yürüyüşünüze ara verip dinlenirken bir şeyler yiyip içeceğiniz 2 kafe var. Ben adı Frapa olan Destina’nın kini önereceğim. Destina, sıcak kanlı ve hoş sohbet. Kırık Türkçesiyle size iyi bir ev sahipliği yapıyor.
Osmanlı Mezarlığında Destina Yol Tarifliyor
Kaleden çıktıktan sonra kentin, özellikle kale ve parkı ile liman arasında kalan bölümündeki en önemli Osmanlı eseri Mecidiye Camisidir. Cami 1847 yılında Sultan Abdülmecit tarafından yaptırılmış. Yapılış sebebi 1822 yılındaki Sakız halkının ayaklanmasını kanlı bir şekilde bastıran Osmanlı’nın ''gönül alması'' olarak gösteriliyor. Bu gönül alma işine aklım takıldı. İsyanı bastırdıktan sonra hırıstiyanların gönlü cami yapılarak nasıl alınıyormuş ? Bana tuhaf geldi doğrusu. Camide Abdulmecid’in tuğrası var. Cami ibadete kapalı. Sakız’ın merkezi olarak adlandıracağımız bu bölümde, Osmanlı eserlerinden 1881 depreminden sonra yapılan Osmaniye Camisi, Abdulhamit Çeşmesi ve  klaşik biçemli mimarisiyle 1768 olan Melek Paşa Çeşmesini görebilirsiniz. Ayrıca burada hoş bir kent parkı da var.
Kent Park'ında Suriyeli Göçmenler

İşgal Altındaki Park
Sakız’ın merkezinde bulunan park Suriyeli mültecilerle ( adeta değil) adam akıllı işgal edilmiş. Onlarca çadır ve bu çadırlarda yaşayan çoğunluğu genç erkeklerden oluşan yüzlerce insan... Top oynayanlar, uyuyanlar, çocuk emzirenler, sohbet edenler… Parkı dolaşırken yaşları 18-20 arasında olan gençlerden oluşan bir gurupla sohbet ettim. Önce İngilizce başlayan konuşmamız, Türk olduğum anlaşılınca Türkçe sürdü. Çoğu Suriyeli Kürt ve Arap. Irak’dan gelenler de var. Oralardan can güvenliği nedeniyle kaçtıklarını söyleyip Esad’a ver yansın ediyorlar. Önce Türkiye’ye gelmişler, uzun süre kampta kaldıktan Ege kıyılarından bindikleri botlarla Sakız’a atmışlar kendilerini... Buradan gemiyle Pire’ye, oradan da öteki Avrupa ülkelerine gideceklermiş.

Umuda Yolculuk-Suriyeli Mülteciler

-‘’ Neden Türkiye’de kalmadınız? Türkiye can güvenliğinizi sağlamadı mı?’’ Diye sordum. Soruma bir birlerine baktıktan sonra, Türkçesi düzgün olan gülerek;
-‘’Can güvenliği tamam ama Türkiye’de iş yok. Biz ya Almanya ya da İsveç’e gitmek, oralarda iş bulup daha sonra ailelerimizi de yanımıza alarak yeni bir hayat kurmak istiyoruz ‘’diye yanıt verdi.
Mülteciler Çamaşırı Heykeller Üzerinde Kurutuyor
Bu kısa sohbet, yaklaşık 2 milyon 500 bin mültecinin ülkelerini sadece can güvenliği nedeniyle terk etmediklerini, bu kitlesel göçün nedenlerinden birinin de ( bir çok aydının bilip de dile getirmediği/getiremediği gibi) ekonomik nedenlerden kaynaklandığını özetleyiverdi.

Başka Nerelere Gidilir
Sakız Adası’nda Chios’un dışında görülecek pek çok yer var. Buraları görmek için de direksiyonun başına geçip turunuza Daskalopetra’dan (Öğretmen Taşı) başlamanızı öneririm. Adayı tanıtan hemen her yazıda Homeros’un Sakızlı olduğu yazılır ve onun açık hava şiir okulunu görmeniz önerilir. Ben de kent dışı turuma oradan başladım. Daskalopetra kentin hemen kuzeyinde deniz kıyısında küçük bir yerleşim yeri.


Daskalopetra-Homeros Şiir Okulu
Şiir okulu deyince; gözünüzün önüne kapısı, bacası ve çatısı olan bir okul gelmesin. Homeros’un Şiir Okulu küçük bir seki üzerine bulunan 30-35 metrekarelik bir alan. Bu alanın ortasında, Homeros’un nasıl oturabildiğini hala anlayamadığım, oturanı rahatsız edecek bir kaya var. Homeros’un kürsüsü (!) sandığım bu kayanın hemen karşısında ise; ancak 3-5 kişinin oturacağı, sıra şekli verilmeye çalışılmış başka bir kaya bulunuyor. Öğrenci sayısı, sıra şekli verilmiş kaya da oturulacak yer sayısı ile sınırlı ise; ya Homeros’un şiir okulu aşırı pahalıydı ya da o dönemde şiir sever sayısı çok azdı. Her neyse. Bu açık hava sınıfının hemen altında ise; bereket tanrıçası olan Kibele’nin Kutsal Yaşam Alanı var. Sakız halkı, bulunduğumuz bu alanda Kibele için İÖ VI. Yüzyılda bu gün yerinde yeller esen bir tapınak yapmışlar. Bu tapınakta Kibele’den yurtlarına bereket getirmesini diliyorlarmış. Ben görmedim ama alanda bulunan harnup(keçiboynuzu) ağacına bazı turistler bereket getirsin diye kredi kartlarını ve para cüzdanlarını sürüyorlarmış.
Bu arada Chios Daskalopetra arasında deniz kenarına yapılmış, bugün hala ayakta kalan 4 adet yel değirmeni var.
Daskalopetra Yolunda Yel Değirmenleri
Daskalopetradan sonra adanın en ünlü manastırı olana Nea Moni’yi görmek için Karyes’e yöneldik. Karyes ile Avgonyma arasında bulunan manastırın geçmişi 11. Yüzyıla kadar dayanıyor. Meryem Ana’nın Göğe Yükselişi’ne adanan manastır, 1056 yılında tamamlanmış.Yunanlılar, UNESCO tarafından dünya kültür mirası listesine alınan manastırdaki bir şapelde bulunan kafatası ve kemiklerin, Türkler tarafından öldürülen hırıstiyanlara ait olduğunu iddia edince, bizimkiler buna bozulmuşlar.
Nea Moni Manastırı
Sonuçta iki taraf orta yolu bulup, hırıstiyanları katledenlerin Türkler değil, Osmanlılar olduğu husunda anlaşmışlar. Bu anlaşma için ‘’Ha ali veli, ha veli ali’’diyenleriniz olabilir. Ama dış ilişkilerde buna ‘’diplomasi(!) ''deniyor. Manastırda en ilginç şey keşişlerin yemek yedikleri yaklaşık 8-10 metre uzunluğundaki taş masa ve masayı çevreleyen taş oturma sıralarıydı. Manastırdaki görevli rehber, bunun dünyada eşi olmadığını söyleyince; Kapadokya’yı ziyaret edip etmediğini sordum. Etmemiş. Eğer Kapadokya’yı ziyaret etmiş olsaydı, oradaki peri bacalarının içinde ilk hıristiyanların yaptığı küçük kiliselerin mutfağında bu tür masaları görürdü.
Manastır da bir de müze var. Hediyesi 2 euro.

Ortaçağ Köyleri
Sakız adasında Orta Çağdan kalma genelde tepelere kurulmuş birçok köy var. Evlerin dışa bakan duvarlarının bir kale duvarı oluşturacak şekilde bir birlerine bitişik olarak inşa edilmiş olmaları, köylerin ortak özelliği… Bu tip yapılaşmanın nedeni sakız bitkisini ve ondan elde edilen sakızı, korsanlardan ya da yabancılardan  korumakmış. Evler, bölgede bulunan kara taştan birbirlerine omuz vermişçesine küp şeklinde yapılmış. Sokaklar dar ve taş döşeli…
Bu köylere en iyi örnek Anavatos.
Anavatos


Biz Anavatos’a daracık dağ yollarından kıvrıla büküle ulaştık. Şimdilerde 25-30 haneden oluşan köy, yüksekçe bir tepede kurulmuş. Uzaktan bir kartal yuvasını andırıyor. Köyün girişinde küçük bir kilise var. Daracık bir-iki sokağın iki yanında sıralanmış, küçük pencereli, bir birine sırtını dayamış, kara taştan yapılmış evler tepeye kadar uzanıyor. Tepenin üstünde ise bir kale var. Köyde yaşayan yok gibi. Kendi yaptığı eserleri küçük bir dükkanda satan kadın sanatçıdan başka kimseye rastlamadık. Köy ile ilgili bizi de ilgilendiren bir söylence var. 1822 ayaklanmasında Osmanlılar köyü kuşatmışlar. Ancak teslim olmayı kendilerine yediremeyen Anavatoslular tepedeki uçurumdan atlayıp, topluca intihar etmişler. 1822’de 400 hane olan köy o tarihten sonra terkedilmiş. Söylence böyle; inanıp inanmamak size kalmış.
Avgonyma
Anavatos’dan dönüşte yol üzerinde olan Avgonyma’ya uğradık. Köy denizden yaklaşık 500 metre yükseklikte olan bir tepeye kurulmuş. Evler ve konumları Anavatos’daki gibi; birbirlerine sırtlarını dayamışlar ve savunma amaçlı yapılmışlar. Köyün kuruluşu XI. yüzyıla kadar gidiyor. Köyü, Nea Mani manastırının yapan keşişler kurmuş dediler. Köye ulaşmak için kullandığımız yol çam ormanlarının içinden kıvrıla kıvrıla geçiyor. Manzara çok güzel. Köyde yaşayanların sayısı 2 elin parmaklarını geçmiyor. Ortalama yaş ise 70 civarında. Köyün sokaklarında dolaşırken bir tavernaya öğle yemeği için girdik. Ben tam garsona sipariş verirken 70 yaşlarında biri,
Ben,Stan,Gail,Niko ve Eşim,
-‘’İsterseniz size tercümanlık yapıp ne istediğinizi söyleyebilirim’’ dedi.
Nazikçe teşekkür edip bir masaya oturduk. Garson sipariş alırken az önce bana yardım öneren kişinin birkaç masa ötede tek başına oturduğunu görünce; yerimden kalkıp masamıza davet ettim. Önce rahatsız etmeyeyim falan dedi ama sonra masamıza geldi.
-‘’ Adım Yaşar ‘’ dedim.’’ Ben bira içeceğim, siz ne içersiniz?’’
-‘’İzninizle ben rakı içeceğim’’.
Hikayesi bildik: Adı Niko’ymuş. Cihangir’de doğmuş. 1963 senesinde Kıbrıs’da Rumlar’ın 364 Kıbrıs Türkü’nü katletmesinden sonra Türk Hükümeti, Türkiye’de yaşayan Yunan yurttaşı binlerce Rum’u sınır dışı edince;19 yaşında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi 2. sınıf öğrencisiyken İstanbul’u terk etmek zorunda kalmış bizim Niko.
Ailesi Yunanistan’a yerleşirken o, Kanada’ya gitmiş. Yarım bıraktığı eğitimini tamamlayıp savcı olmuş. Emekliliğini ise Sakız’da geçiriyormuş.
Changirli Niko
-‘’Ya çoluk çocuk ?’’
-‘’6 Çocuğum var, hepsi Kanada’da yaşıyor. Karı ölünce ben buraya yerleştim.’’
-‘’Gençlik yıllarında Türklerle aranız nasıldı?’’ diye sordum.
-‘’Onlarla mahalle maçı yapardık. Maçta mutlaka kavga çıkar, bir birimize girerdik. Ama ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi yeniden toplanıp, top oynardık. Aslına bakarsan Yaşarcığım bizim Türklerle, Türklerin Rumlarla bir alıp veremediğimiz yoktu. İşin tadını kaçıran her iki tarafın siyasetçileridir. Ben bunu bilir bunu söylerim.’’
Patates ve Nohut Köftesi
Biz Niko ile sohbet ederken, adaya onu ziyarete gelen İngiliz( Stan),ve  Amerikalı’yı da (Gail)) da masamıza davet ettim. Önce bize katılıp katılmama hususunda tereddüt ettiler ama sonunda birer sandalye çekip oturdular. Arkadaşları onun Yunan vatandaşı olduğunu biliyorlar ama benim Türk olduğumu öğrenip, Niko ile samimi bir şekilde konuştuğumu görünce şaşırdılar:’’ Nasıl olur da iki düşman ülkenin yurttaşları bir birlerine bu denli yakın olabilirler’’ diye düşünmüş olmalılar. Durumu anlayan Niko, halklar arasındaki düşmanlığa her iki tarafın siyasilerinin yol açtığını, aslında Türklerle Yunanlıların, özellikle gurbette birbirlerini dost bildiklerini anlattı.
Tavşan Yahnisi
Hatta benle Türkçe konuşurken bir ara dalıp onlarla Türkçe konuşmaya başlayınca,
-‘’Niko rakıdan iki yudum alınca özüne döndün. Adamlarla Türkçe konuşuyorsun’’ dedim.
Gülüştük.
Niko’nun tüm ısrarına karşın onları masama davet ettiğim için hesabı ben ödedim. Bu işe tavernanın sahibi Yorgo’da şaşırdı.
Niko’yla, birbirimizi sanki 40 yıllık dostmuşçasına kucaklayıp vedalaşırken, Stan ve Paul sanki gördüklerine inanamıyorlarmış gibi bizi izliyorlardı.
Ah şu emperyalistler!…
Volisos

Volisos, adanın kuzey bölgesinde yer alan üzerinde Bizans döneminde yapılmış bir kalenin bulunduğu tepenin eteklerinde kurulmuş, taş döşeli daracık sokaklarıyla neredeyse terk edilmiş bir yerleşim yeri. Biz İzmir diye biliriz ama Sakızlılar Homeros’un doğum yerinin Volisos olduğuna inanmışlar. Sokaklarında dolaştım, bolca fotoğraf çektim ama insan bir kedi bile göremez mi? İnanın sokaklarda soluk alıp veren bir canlı görmek nasip olmadı. Benim Volisos’u dolaştığım sırada bura sakinleri belki siestadaydılar. Kim bilir?
Sakız’da Ortaçağ'dan günümüze kadar gelmiş 3 önemli yerleşim yeri daha var. Bunlar Pyrgi, Olimpi ve Mesta.
MestaSakız Adası’nın en iyi korunmuş köylerinden birisi. 12. Yüzyıldan kalma yapılar bulunuyor. Mesta korsan saldırılarından korunmak amacıyla öteki köyler gibi inşa edilmiş. Onlardan farkı; yaşayanların yaş ortalaması 70'de olsa burada yaşam var. Taş döşeli, kemerli,daracık sokaklarında dolaşırken, sakız ayıklayan, örgü ören kadınlarla karşılaşıp, ’’kalimeramıza’’ içtenlikle söylenen çokça ‘’kalimera - günaydın‘’ ile karşılık aldık. Burayı görmeden Sakız’dan ayrılmayın.
Pirgi
 Mesta’nın hemen yakınında görülmesi gereken köylerden biri de Pirgi. Anlatıldığına göre burası sakız üretiminin merkeziymiş. Daracık sokakların iki yanına sıralanmış olan taş evlerin en önemli özelliği dış duvarlarının geometrik şekillerle süslü olması.
Mesta
Burada da yaşam var. Kadınlar sokaklarda, erkekler ise küçük kahvelerde tavla oynayıp sohbet ediyorlar. Mesta'da dikkatimi çeken bir şey oldu. Kadınların çok büyük bir bölümünün kara giysiler içinde olduğunu fark edip, nedenini sordum. Kocası ya da bir yakını ölen kadın, bu kapkara giysileri( kara çarşaf değil) yas tuttukları sürece giyerlermiş. Çoğu yaşlı kadınların yas tutma süresi ölünceye kadar devam edermiş. İlginç. Pirgi’de de ortalama yaş 70. Bir kez daha anımsatayım dedim.
Issız Pirgi Sokakları
Kesinlikle görülmesi gereken ‘’üçlemenin’’ son köyü ise Olimpi. Düz bir alanda kurulmuş Sakız köylerinden biri olan Pirgi'yi dolaşırken labirent benzeri yolumuz küçük bir meydana çıktı. Meydanda birkaç masalı bir taverna var. Baktım bir masada köyün yaşlı papazı ile orta yaşlı biri oturuyor. İzin isteyip yanlarındaki bir sandalyeye oturdum.
Olimpi

Papazla, kendisi  İngilizce bilmediği için, adının Costa olduğunu öğrendiğim bir Olimpi’li aracılığı ile sohbet ettim. Daha sonra Michael de katıldı. Papaz Yorgo’nun Cemaati yok denecek kadar azmış. Zaten köyde kışın kendi ve birkaç yaşlıdan başka kimse kalmazmış.Costa ne içersiniz diye sordu,
-‘’ Türk Kahvesi’’ dedim.
Müşterisizlikten olacak, başımızda dikilip bizi dinleyen tavernanın sahibesi,
-‘’Bizde Türk Kahvesi yok’’ diye söze girince,
-‘’Ne yapalım ben de Türk Kahvesi olan bir yer bulur orada içerim’’.
Sonuçta bana, bize özgü bol köpüklü bir Türk Kahvesi servisi yaptılar.
Costa,Ben,Papaz Yorgi ve Michael- Olimpi'de Türk Kahvesi
Eğer Olimpi’deki tavernada sohbete doğrudan ya da dolaylı katılanlar, söylediklerinde içtenlikli iseler-ki ben söylediklerimde içtendim-, iki ülke arasındaki bu düşmanlığın nedenini kolaylıkla politikacılara bağlayabiliriz.
Olimpi’de görülmesi gereken yerlerden biri de, köye yaklaşık 5 km uzaklıktaki sarkıt-dikit mağarası. Magara, bizdekilerin benzeri. Ancak buraya kadar gelmişken uğrayıp, görün derim. Hediyesi 5 euro.
Elinda
Sakız’da görülecek yerler bu kadar değil, Söz gelimi; Chios’un dış mahallesi sayılabilecek kadar, Chios’a yakın olan Kambos bunlardan biri. Buraya yerleşim 14. Yüzyılda başlamış. Narenciye bahçeleri arasında, yüksek duvarlarla çevrili villalarda yörenin zenginleri yaşıyormuş. Elinda tam kartpostallık bir köy, ayrıca Agio Galas daracık sokakları, taş evleri ile tipik bir Sakız köyü. Daracık sokaklardan, taş evlerden gına geldi diyorsanız gitmeyin. Ama köyde görmeyi arzulayacağınızı sandığım mağaralar da var. Bu arada Aigos Galas yolu çok dar. Gidiş yolunuz ile tali yolların kesiştiği köşelerde yansıtıcı aynalar var. Ansızın bir araba ya da at çıkabilir dikkatli sürün.
Kumsallar,Kumsallar,Kumsallar...
Yazının başlığını kumsallar yerine plajlar diye yazsam daha gerçekçi olurdu. Çünkü denize gireceğiniz plajların bir kaçı dışında tamamına yakını irili ufaklı çakıl taşlı. Ama hepsi tertemiz ve denizi pırıl pırıl. Deniz suyu benim gibi Adanalı olanlar için birazcık soğuk sayılır ama suya girince çabuk alışıyor insan; denizden çıkmak istemiyorsunuz. Plajların çoğunda tesis yok. Ama yanızda havlunuz varsa ve sessizliği seviyorsanız doğrusu tesise de gerek yok.
Limenas Plajı
Ben Sakız’da kaldığım 3 gün içinde günün değişik saatlerinde 5 kumsalda (plajda) denize girdim. Hepsi de çakıllıydı. Nedense kumlu plajları pek sevmem. Kumsallarda denizden çıkınca, su dökünseniz bile vücudunuzdan kum eksik olmuyor.
Kumlu sahilleri sevenler için hemen Chios’un yakınındaki Kambos plajını önerebilirim. Plajın hemen yakınında tavernalar ve kafeler var. Olimpi köyü yakınındaki Aia Dinami plajı küçük çakıllı ve kumlu. Mesta yakınındaki Apothika plajında ise dalış dersleri veriliyor. Glari plajı kum çakıl karışık. Tavernası olan Lihti plajı ise kumlu. Sakız’daki plajların bana göre en ilginci Emborio Limanı’nın yakınındaki Mavra Volia plajıdır.
Karataşlı Plaj-Mavra Volia


Plajın ilginçliği sahilindeki volkanik, siyah renkli çakıl taşlarından kaynaklanıyor. Bir tane soyunma kabini olan plajda denize girip çıkarken düşebilirsiniz. Dikkat edin. Mavra Volia plajına 5 dakikalık mesafedeki Komi  plajı ise ‘’beach’’ tarzında. Güzel de bir baalık restoranı var.
Ne Yenir Ne İçilir
Sakız’da yenebilecek en iyi şey taze deniz ürünleri. Ben oradayken sardalyenin sonuydu. Limanı çevreleyen kordonda bulunan sahibi Keşanlı Yusuf’un yeri Greek Fish Taverna’da yediğim dil balığının, ahtapotun ve kalamarın ve karidesin tadı hala damağımda. Abartmıyorum; özellikle ahtapotu Türkiye’de ancak sayılı balık restoranında bu kadar lezzetli yaparlar.
Kalamar,Karides,Ahtapot ve Alfa Bira
Deniz ürünleri dışında size yaban tavşan yahnisi ve keçi güvecini önerebilirim. Ben bunları Avgonyma’daki Pirgos taverna da yedim, hani Niko’yla karşılaştığımız taverna. Bu arada yerel mezelerden nohut ve patates köftelerini ve gerçek keçi peynirini de deneyebilirsiniz.
Keçi peynirinin ızgarası olan mastello, bizim çoban salatanın üzerine beyaz peynir konmuşu olan Greek Salat, dağ koruğu turşusu tadabileceğiniz mezelerden.
Kahvaltı için kordondaki Liman Kafe’yi tek geçerim. Sahibi İskeçeli bir Türk olan Rıdvan. Ayrıca sakızlı dondurmalarını da tatmanızı öneririm.
Bu arada soğuk içilen frape adlı bir de kahveleri var. Hoş bir içecek, deneyin.
Sakız’da uzoların yanı sıra oraya özgü şarapları da deneyebilirsiniz. İdioniros (kırmızı-tatlı) ,Evodiatos( sek-beyaz), Theikos( kırmızı-sek) ben tatlı şaraptan hoşlanmadığım için son ikisini denedim, öneririm.
Bizim rakının Yunancası olan uzo onların ulusal içkisi. Ben Apolarina markalı olanı içtim fena değildi. Buraya özgü olduğu söylenen iki bira var. Alfa ve Mytos. Her ikisi de hoş içimli.
Kordonda birçok taverna ve kafe var. Keşanlı Yusuf’un yeri dışında deniz ürünü yemek için Adalılar nereye gidiyorsa oraya gidin derim.
Balıkçılarda, bir bardak şarap, bir duble uzo ya da bir şişe bira dahil deniz ürünleri, nerede yerseniz yiyin kişi başı 25-35 euro arası. Chios dışındaki köylerde aynı yemekler için biraz daha az euro ödersiniz.
Alış Veriş
Sakız’da illa da şunu alın diyeceğim şeylerin sayısı sınırlı. Seramiğe meraklıysanız Pirgu’ya giderken yolunuzun üstündeki Armolia’da buraya özgü seramikler satın alabilirsiniz. Ancak Sakız’a adını veren ya da adını Sakız’dan alan ‘’mastika-damla sakızı ''buranın her şeyi.  Nasıl Gaziantep’de her şeye, kebaba bile (Iıghh !) fıstık konuyorsa; burada da sakızın konmadığı bir yiyecek yok gibi. Sakız rakısı, likörü, kahvesi, dondurması, simidi, sütü, köftesi, yüz ve vücut kremi, meşrubatı… Anlayacağınız damla sakızı burada her derde deva dibi.
Bir de çeşitli meyvelerden yapılmış reçelleri de ünlü Sakız’ın. Size fıstık (Antep Fıstığı) reçelini öneririm, değişik bir reçel. Türkler reçeli nedense kordon boyuna paralel olan bir sokakta dükkanı olan ''Reçelci Rena'dan'' alıyorlar. Ben başka dükkandan aldım.
Reçelci Rena'nın Dükkanı
Bu saydıklarımın fiyatlarına gelince; eeehh! diyebilirim sadece.
Nelere Dikkat Etmeli
·   Sakız’da yollar dar,ancak düzgün. Trafik ve yer tanımlayan levhalar yeterli. Çok virajlı kesişen yollarda ayna var.
·   Ada halkı dindar. Kiliseleri gezerken sessiz olmaya gayret edin.
·   Sakız Adası’nda, özellikle köylerde yaşayan nüfus yaşlı. Türkçe bilen biri bulursanız sohbet edin, ilginç şeyler anlatıyorlar.
·   Taverna denince bizler buralarda müzik yapılıyor sanıyoruz. Oysa taverna lokanta demekmiş. Büyük tavernalarda sadece hafta sonu müzik var.
·    Sakız Adası sakinleri Midilli’de yaşayanlar gibi güler yüzlü. Bunda adalı olmalarının rolü var sanki.
·   Alış verişlerinizde pazarlık etmeyin. Fiyatlar zaten ehven. Zaten pek de alışkın değiller.
.Pazar günleri açık dükkan bulamazsınız. Sadece tavernalar açık. Hafta içinde de öğle uykusunda oldukları için dükkanlar gene kapalı.
·   Türk ehliyeti ile araba kullanabiliyorsunuz. Ama kaza yaparsanız sigorta kapsamına girmiyorsunuz.siesta
·    Araba kiralamada rayiç günlük 30-40 euro. Ben günlüğü 30 euro’ya Nissan Micra kiraladım. Buranın dar yolları için küçük araba ideal. Motosiklet kullanabiliyorsanız adayı motosikletle de dolaşabilirsiniz. Yok ben turla gezmek istiyorum derseniz günlük ada turları var ama doğrusu önermem.
·   Bahşiş kabul ediyorlar, miktarı size kalmış.
·   Chios'da park yeri bulmak sorun. Araba kiraladıysanız, arabanızı iskelenin hemen karşı ucunda bulunan Chios Chandris Oteli’nin arkasındaki sokaklara park edebilirsiniz.
·   Aklınızda bulunsun. Sakız’da çoğu yer nakit çalışıyor, kredi kartına itibar etmiyorlar.

Nasıl Gidilir
Sakız’a gitmeden önce biraz kitap karıştırdım. Kitap karıştırmak lafın gelişi; internette biraz süre at koşturup, adanın Çeşme sahillerine 6 km mesafede olduğunu öğrendim. 6 km, tam techizatlı piyade yürüyüşü ile yaklaşık 1 buçuk saat eder. Siz Musa, ahvadınız da İsrail Oğulları olmadığı için denizi yarıp Çeşme’den sakıza yürüyerek gidemeyeceğinize göre en iyi seçenek feribot oluyor. Sezonda Sakız’a karşılıklı iki sefer var. Biri saat 09:00’da diğeri ise; saat 09.30’da. Feribotlardan ilki Çeşme’den Sakıza, bindin-indin 1 saat. Hızlı olanının süresini ise bilmiyorum. Daha pahalı olduğu için 15-20 dakika önce gidiyor olabilir.  Sakız’dan dönüş ise; 18.00’de. Feribot sınırlı sayıda otomobil ve motosiklet de alıyor. Yolcu başı gidiş dönüş 42.40 Euro ödüyorsunuz.
-------
Eylül 2015
       
Mecidiye Camisi

Damla Sakızı Ayıklama

Pirgi

Mesta
Melek Paşa  Çeşmesi


Daskalopetra

Olimpi'deki Sarkıt ve Dikitler