5 Eylül 2014 Cuma



KARLOVY VARY-KARLSBAD

Bu güne dek, her birinin kendine özgü yanı olan yüzlerce kenti gezdim, dolaştım. Bana,
-''Onca yer dolaştın. Bunlardan en çok nereyi daha çok sevdin'' diye sorduklarında, yanıtım her zaman
-''Salzburg'' olurdu.
Bu yanıt, Slazburg'u görmüş olsunlar ya da olmasınlar, çoğu insanı şaşkınlığa düşürür,
-''Floransa, Londra, St.Petersburg, Barselona ya da Prag değil de neden Salzburg?'' derlerdi. Soranlara, bunca kent arasından neden Salzburg'u öne çıkardığımı anlatmakta her zaman zorlandım. Salzburg nereden baksan, Salzach Irmağının iki yakasında kurulmuş küçük bir Avusturya kenti... Onca kentin arasında ilk tercihim olan bu kentte beni çeken şey, turistik bir yer olması mı, iklimimi, doğasım, yoksa tarihi yapıları mı? Belki hepsi... Ama asıl neden; mütevazı bir hayranı olduğum Mozart'ın doğduğu kent olması. Diyeceksiniz ki;
-''Kardeşim! Mozart orada  doğdu ama 6 yaşında oradan ayrılıp, asıl ününü ölünceye kadar kaldığı Viyana'da yaptı.''
-''Bu söze söyleyecek mantıklı bir yanıtım yok. Ama şunu söylemeden geçmeyeceğim: Aşık olduğunuz kadın dünyanın en güzel kadını olmayabilir.''
-----
Daha önce 2 kez Prag'a gelmiş ama Karlovy Vary'i görmek kısmet olmamıştı. Bu güne dek oraya ilişkin bildiğim tek şey; Mustafa Kemal'in 1918 yılında, azan böbrek ağrılarına şifa aramak için buraya gelmiş olmasıydı. Bayram tatilinde katıldığım Orta Avrupa turunun Prag ayağın da Karlovy Vary'in de olması, hakkında bilgi sahibi olmadığım bu kenti görmem için bulunmaz bir fırsattı.

Kraliyet tacındaki küçük ama en kıymetli taş...
Karlovy Vary, Prag'a 130 km mesafede... İrili ufaklı yerleşim yerlerinin,  biçilmeye hazır arpa, kolza ve ilk kez gördüğüm şerbetçi otu tarlalarının arasından geçip, ormanlarla kaplı bir tepeden, kentin yer aldığı vadiyi ikiye bölen, parlak ve duru gün ışığı altında gümüşi renkli bir yılan gibi kıvrılarak akan Temple Irmağı ve onun her iki yakasından başlayıp, vadinin yamaçlarında yer alan yapıların görünümü, daha şimdiden bizleri orada nelerin beklediği hususunda ipucu veriyordu.
Hotel Karlsbad- Mustafa Kemal'in Kaldığı Otel


Otelde Mustafa Kemal Adına Konan Plaket
Hemen her kentin, çoğu efsane olan bir kuruluş öyküsü olur da Karlovy Vary'in olmaz mı?
Kutsal Roma Germen İmparatoru ve Çek Kralı IV. Karl av meraklısıymış. Bir gün kentin bulunduğu bu bölgede avlanmak için peşine düştüğü geyiklerin sıcak bir suyun etrafında toplaştıklarını görmüş. Hava soğuk, su sıcak... Kral'a da suya girmek düşmüş. Suyun dinlendirici özelliğini keşfeden av yorgunu Kral,
-''Tiz buraya bir kent kurula ve adına da Karslbad dene !'' demiş olmalı ki 1375 yılında Karlsbad(kralın banyosu) olan bugünkü Karlovy Vary kurulmuş. Karlovy Vary, kurulduğu günden bu güne Avrupa'nın en önemli kaplıca kenti olma özelliğini korumuş. 
IV.Karl'ın Av Sahnesi-Colonnade-Bakır Levha


Otobüsümüz kente bir kaç km kala durdu. Oraya ya yürüyerek 15-20 dakikada ya da ring yapan kamu taşıtı ile bir kaç dakikada gidebilirmişiz; seçim bizim. ''Vakit her yerde olduğu gibi Çek Cumhuriyetinde bile nakittir'' deyip kamu taşıtını yeğledik. Kente girdiğinizde bizi karşılayan ilk büyük bina, 1918 yılında Mustafa Kemal'in savaş sırasında azan böbrek ağrılarına umar olur diye gelip kaldığı Karlsbad Plaza oteliydi. Otelin giriş kapısının hemen yanında Türkiye Cumhuriyeti'nın Kurucusu Mustafa Kemal anısına bir plaket koymuşlar. Ayrımsız, bizimle birlikte tura katılan herkes o görüntüyü fotografladı. Çekler işini biliyor doğrusu...
Tepeden Karlovy Vary


Yavaş adımlarla kent merkezine doğru yürüyoruz. Rehberimiz Karlovy Vary hakkında ne biliyorsa anlatıyor; kulağım onda, çevreyi hayranlıkla izliyorum. Anlatımı ilginç, Karlovy Vary, daha ilk adımlarınızda sizi sarıp sarmalıyor...Kendimi anlatılanlara ve çevrenin güzelliğine öyle bir kaptırmışım ki; fotograf çekmeyi bile unutmuşum. Olsun; öğleden sonra rehbersiz serbest zamanım olacak, o zaman doya doya fotograf çekerim.


Market Colonnade ve Anıt




Rahberimiz anlatmayı sürdürüyor:
Volkanik bir bölge olduğu için burada sıcaklığı 40 ile 72 santigrat derece arasında değişen kaplıca suları varmış. Colonnade denilen sütunlubinalardan çıkan bu sular, deri hastalıkları da dahil bir çok rahatsızlıklara iyi geliyormuş. İçildiğinde ise; tüm sindirim sisteminizi ''sıfırlıyormuş''. Kentin ortasından akan nehirde her yıl kano yarışları yapılırmış. Her yılın temmuz ayında ise uluslararası film festivali... Hatta burası geçmişte birkaç filmde doğal plato olarak bile kullanılmış. Eğer kışın gelinirse; buraya pek uzak olmayan kayak merkezinde kayak yapma olanağı da varmış. Rus Çarı l. Petro (hani bizim deli payesi verdiğimiz Ruslarınsa büyük sıfatıyla andıkları Petro), Karl Marx,Mozart, Gogol, Beethoven, Hitler, Nazım Hikmet, Freud  ve daha nice ünlü, yaşadıkları dönemde buranın müdavimleriymişler. Her otelde şifalı su yokmuş, eğer kaldığınız otelde kaplıca suyu yoksa ''kürünüzü'' şifalı suyu olan başka bir mekanda yapabilir, yol boyu sıralanan 12 adet çeşmeden de bir yandan kenti dolaşırken öte yandan ''hayrat'' şifalı su içebilirmişsiniz.
Temple Irmağı ve Kent

'' Mışla'' biten sözcüklerin ardı arkası kesilmiyor. Bir süre sonra grubu, rehberimizle baş başa bırakıp eşimle yavaş yavaş onlardan ayrılıyoruz...
Karlovy Vary muhteşem bir kent. Yazılarımda bir yerden söz ederken zaman zaman muhteşem sözcüğünü kullanırım. Ama Karlov Vary'' muhteşem '' sözcüğünü gerçekten hak ediyor. Karlovy Vary'n eşsiz güzelliklerle yoğrulmuş manzarasını, kenti ikiye bölen ırmağın üzerindeki köprülerden birinin korkuluğuna dirseklerinizi dayayıp, ya da hemen kıyısında bulunan ''banklara'' oturup, zamanın nasıl geçtiğini anlamadan sindire sindire izleyebilirsiniz.


Kentte 2014 yılı itibariyle 56 bin kişi yaşıyormuş. Ama çevremizi kuşatan binaların neredeyse tamamına yakını hediyelik eşya dükkanı, restoran, kristal avize satıcısı, mücevheratçı ve kafelerden oluşuyor. Peki halkım nerede yaşıyor? Karlovy Vary halkı kentin biraz dışında ikamet ediyor. Çünkü kent merkezindeki daireler 'yaşamak' için çok pahalı. 
BU Kış Kentinde Hurma'nın Ne İşi Olabilir ? Hurmalar Palet Üstünde, Kışın Seraya Taşınıyor


Nereleri gezebilirsiniz
Ziyaret ettiğim bir çok kenti anlatırken genelde bu başlığı kullanırım:''Nereleri gezebilirsiniz''. Bu kez Karlovy Vary'de şurayı gezin, burayı dolaşın diye önerilerde bulunmayacağım; kısaca Karlovy Vary'i yaşayın diyorum.


Alışveriş
Buraya, Prag'dan bir rehber eşliğinde geldiyseniz; rehberiniz sizi uyarıp,
'' Prag pahalı bir kenttir. Alışverişinizi Karlovy Vary'den yapın, karlı çıkarsınız'' demiştir mutlaka...
Market Colonnade-MimarlarıHermann Helmer ve Ferdinand Fellner - İsviçre Şale Evlerinden Esinlenilmiş

Biz de bu uyarıya kulak vermiş ve alışveriş duygumuzu Karlovy Vary'de tatmin etme kararına varmıştık.
.Çek Cumhuriyeti denince akla ilk gelen Bohemya Krıstalidir. Eh! Karlovy Vary'de Bohemya'nın başkenti olduğuna göre kristal almak için en uygun yer burası olmalı. Kristal'den pek anlamam; ilgimi de çekmez ama kristalin vatanına gelip de ona ilişkin bir şeyler bir şeyler yazmayınca da olmaz. Bu nedenle geziye Tarsus'tan katılan ve kristal almak isteyen bir arkadaşa,
''Fiyatlar nasıl, buradan almaya değer mi ?'' diye sordum.
'' Fiyatlar, Türkiye'den en az %30 daha ucuz'' dedi.''
Burada Kristal satan, aralarında Türkler'inde sahip olduğu bir çok dükkan var. Ben Türklere ait dükkanlardan alış veriş etmenizi öneririm. Sakın, bu öneriyi milliyetçi duygularla yaptığımı sanmayın. Türklere pazarlık yapmak daha eğlenceli...
Mill Collanade

.Granat taşı(Lal), Çek Cumhuriyetini ziyaret eden hemen her kadının satın aldığı kızıl kahve renkli bir taşmış. Karlovy Vary'de mücevher satan dükkanların vitrinleri bu taşlardan yapılmış takılarla dolu;kolyesi, küpesi, bileziği, yüzüğü...Her şey granattan... Ben tezgahtarın yalancısıyım; ''özellikle akrep, aslan ve koç burcunda olanlar bu taşlardan yapılan takıları kullandıklarında, bedenlerindeki negatif enerji pozitif enerjiye dönüşür, yaşamdan daha fazla zevk alır hale gelirlermiş.'' Eşim Akrep burcu; hiç olmasa granat taşlı bir yüzük alması için ısrar ettim; ama almadı. Demek ki, yaşamdan yeteri kadar zevk alıyor ve fazlasına gerek duymuyor... Granat satıcılarının arasında Türklerin de bulunduğunu yeri gelmişken yazayım.
Köprüde Düş Yorgunu

.Bu arada, camdan yapılmış hediyelik eşyalar, porselen yemek takımları ve biblolar cebinizdeki eurolara göz dikmiş gibi; turistleri alışveriş  için tahrik ediyor.
Buraya özel ve ilk kez burada üretilmiş bir likör var; adı Becherovka... Bu likörün ilginç bir öyküsü var.19 yüz yıl başlarında Jan Becher adlı uyanık bir eczacı, 30 dan fazla bitki aroması kullanarak, 38 derece alkollü bir likör üretmiş. Başlangıçta ilaç niyetine satılan bu tonik zamanla, buraya şifa aramaya gelenler tarafından aranan bir içecek olmuş.Tarçın, karanfil, anason aromaları ile pazara sunulan Beceherovka'dan çeşitli kokteyler  de yapılabiliyormuş. Denemeye değer. Ayrıca yakın arkadaşlarınız için de hoş bir hediyelik olur. 

Karlovy Vary için bir kaplıca kenti demiş, kentin bir çok yerinde, 12 adet çeşmenin olduğundan söz etmiştim. Hem kenti dolaşıp hem de ''kürünüzü'' tamamlamak istiyorsanız; hediyelik eşya dükkanlarının birinden ''kaplıca suyu kabı'' almanız gerekli. Seramikten yapılmış bu kaplar, yassı çay demliği şeklinde. Hoş görünüşleri var. Sizleri, ''yakınlarıma nasıl bir hediye alsam acaba?'' müşkülpesentliğinden kurtaracak  güzel ve özgün bir hediyelik olduğunu söyleyebilirim, hem fiyatı da uygun...
Temple Üstündeki Bir Köprüden...

Karlovy Vary'de bir çok ünlü giysi, mücevherat ve saat markalarının şubeleri var. Buraların gözde müşterileri de Ruslar. İlginçtir kentteki turistlerin önemli miktarı Rus. Önce buna anlam veremedim;'' Rusya nire Karlovy Vary nire?'' Yaklaşık 25 yıl önce buranın Sovyetler Birliği Toprağı olduğunu anımsayınca Rusların neden burada olduklarını çözdüm. Duvar yıkılmadan önce Sovyet Yurttaşlarının sporcular ve diplomatlar dışında ''Birlik'' dışına çıkmaları zordu. O zamanki adıyla Çekoslovakya da birliğe dahil olduğu için buralara nispeten daha kolay geliyorlardı. Kendilerine, şimdi  AB vizesi uygulanmasına karşın hala yoğunlukla burayı yeğlemeleri bu eski alışkanlıktan kaynaklanıyor olmalı.


Ne yenir, ne içilir
Valla ! orada bulunduğum 7-8 saatlik süre içinde bilinen şeylerin dışında Karlovy Vary'e özgü bir yemek yemedim. Onun için'' şunu deneyin, bundan mutlaka tatmalısınız diye önereceğim bir şey yok.'' Yalnız oraya has- gerçekten oraya mı has emin değilim- bizdeki kağıt helvaya benzer bir yiyecekleri var. Vanilyalı, fındıklı ve çukolatalı; alıp tadına baktım; fena değil...
Ünlü Becherovka Likörü

Ne içilir sorusuna gelince ; bu konuda seçenek çok. Becherovka'dan yukarıda söz etmiştim.
Çekler birayla özdeşleşmiş bir halk. Dünyada kişi başına en çok bira tüketen ülkelerden biri. Dolayısı ile her damağa uygun biraları var. Size denediğim ve beğendiğim 4 tanesinin adını yazayım. Budveiser, Pilsener Urquell,Krusovice ve Herold. Herold esmer bir bira. Budveiser'i ben USA birası sanırdım meğer ki Çek birasıymış. Krusovice ise en hoşuma gideni.
Bu arada sindirim sisteminizde sorun varsa doğal olarak kaplıca suyu içmenizi de öneririm. Yalnız bu suyu içerken, en yakın tuvaletin nerede olduğunu da belirleyin; hayrınıza olur...
Onun için Barok ve art nouveau mimari tarzı binalarıyla böylesine düzenli, böylesine temiz, muhteşem doğasıyla insanı sarıp sarmalayan çok az kent vardır.

Bir kaç yararlı bilgi
.Karlovy Vary'e turla gelmediyseniz ve Prag'dan geleceksiniz, Prag merkez istasyonundan kalkan trenlerle ya da otobüsle buraya ulaşabilirsiniz. Tren hem pahalı(yaklaşık 9 €) hem yavaş(3.50 dk). Otobüs ise yaklaşık 5 euro edeyerek 2 saat 30 dakika. Ayrıca Prag'dan buraya düzenlenen özel turlara da katılabilirsiniz. Yemek, yolculuk, rehberlik ve ulaşım dahil hediyesi 60 eurodan başlıyor.
...Oturmuş d bir türkü tutturmuşum...

.Yok ben buraya hava yolu ile geleceğim diyorsanız buraya yakın bir hava alanı var. Tatil için kışı yeğleyenler, önce Prag'a, sonra da aktarma yapıp Olsova Vrata hava alanını kulllanarak buraya geliyorlar. Araştırdım; yazın Antalya'dan buraya Çek Havayolları doğrudan uçuş yapıyormuş.

.Restoranlar pahalı değil. Bizim kesemize uygun. Her ne kadar yemek bedelimiz tur şirketince ödense de, yemek listesindeki fiyatlar fiyatlar uygundu.
Market Colonnade ve Gerilerde Heykel


.Kristal avize ya da taşıyamayacağınız kadar ağır bir şey satın aldıysanız. Aldıklarınızı, her türlü taşıma ve gümrük işlemleri dahil evinize kadar gertiriyorar. Pazarlık yaparken bu hizmeti de fiyata dahil ettirmeye çalışın. Onun için Türklerin  çalıştırdığı magazaları
yeğleyin ...
Karlovy Vary Tipik Bir Bina

.Çekler henüz euro kullanımıyor(laf aramızda iyi de ediyolar). Para birimleri Çek Kronu. 1 euro 27.8 ÇK.(Temmuz 2014).Harcayacağınız kadar euro bozdurun; yoksa kalan kronları ne yapacağım derdine düşüyorsunuz.
.Bazı yerler euro da kabul ediyor. Kredi kartı kullanımı yaygın.
.Karlov Vary,  gerçek dünyadan ayrılıp tam kafa dinlenecek bir yer. Benim gibi günlük tur yapmayacaksanız size bir kaç gün kalmanızı öneririm. Bir yandan kaplıcalardan yararlanırken öte yandan okur, yazar ya da ormanda uzun yürüyüşlere çıkarsınız. Eve ve işinize yenilenmiş bir olarak dönersiniz. 
.Kaplıca suyu olmayan kalınabilecek oteller 30 eurodan başlıyor(kişi başı değil oda fiyatı). İnternetten araştırırsanız daha uygun fiyatlı olanları da bulabilirsiniz. Ancak kaplıcalardan faydalanmak istiyorsanız; kaplıcası olan bir otelde kalmanız gerek. O zaman da fiyat artıyor.
Ünlü Markalar Bu Caddede

Yukarıda Karlov Vary'de gezilecek yerlerle ilgili öneride bulunmayacağımı, orayı yaşamanız gerektiğinden söz etmiştim. Ama yazının sonuna geldiğimd size gezeceğiniz en azından benim ziyaret ettiğim bir kaç yerin adının  vermenin daha uygun olduğunu düşündüm.


Church of St.Mary Magdelena Churc: 1737 yılında hizmete giren bu barok biçemli kilisenin mimarı K.I.Dientzenhofer. Küçük ama bembeyaz duvarları ile şirin bir kilise, gezebilirsiniz.
Colonnade'ye bir kaç dakika uzaklıkta.
Geride Market Colonnade
Church of St. Mary Magdelena


Jan Becher Müzesi:Becherovka Likörünün üretildiği fabrika. Fabrikada girişi yaklaşık 3 euro olan ve Becherovka'nın geçmişinin sergilendiği bir de müze var.

Moser Glass Museum: Burası Karlıvy Vary'nin cam eşya, porselen,mucevherat satın alabileceğiniz önemli bir alış veriş merkezi ve müzesi. Müzeye girmek için yaklaşık 2 euro ödemeniz gerekli.

St. Peter ve St. Paul Kilisesi: Klasik Rus mimarisi tarzında yapılmış kilisenin kubbeleri altın kaplama. Kilisenin hemen yakınında kiliselerle arası pek iyi olmayan ve komünizmin babası sayılan Karl Marx'ın heykeli var. Bana İlginç geldi doğrusu. Aslında şaşırmamak gerekir. Rehberimizin söylediğine göre Çek halkının % 60' ateist, % 20'si deist geri kalanı da katolik ve protestanmış. Böyle olunca sonucu olağan karşılamak gerekiyor.


Heykel üstündeki 3 dinin sembollerine dikkat! Haç,Hilal ve Davut Yıldızı


İnsanı, bir süreliğine de olsa zaman ve mekan duygusundan çekip çıkaran, düzenli ve güzel binaları,tertemiz sokakları ve eşsiz doğasıyla adeta şevkatli bir ana gibi kucaklayan Karlovy Vary gibi çok az kent vardır dünyada sanırım. Karlovy Vary sadece ben mi etkiledi?
Karlovy Vary'de Tipik Bir Otel
Bu soruyu gruptaki bir çok kişiye ve İstanbul'a döndüğümde ise Karlovy Vary'i daha önce görmüş olanlara sordum.
-''Karlovy Vary hakkında ne düşünüyorsunuz?''
Soruyu yönelltiğim kişilerin hemen hepsi neredeyse oy birliği ile aynı yanıtı verdiler.
-''Şu ana kadar gördüğümüz en güzel kent.''
Bu yanıtlardan sonra, rahatlıkla Salzburg'un üstüne gönül rahatlığı ile bir ''kuma'
getirdiğimi söyleyebilirim.
Kristal Cenneti


Hediyelikler

Kentten Bir Görüntü

Knize Vaclav I Çeşmesi: Sıcaklık 65 derece
12 Kaplıca Çeşmesinden Biri

27 Ağustos 2014 Çarşamba

AMBALAJ ATIKLARININ EKONOMİYE KAZANDIRILMASININ

GELİŞTİRİLMESİ İÇİN   BEKLENTİLER VE ÖNERİLER(*)


Giriş

Çok kısa bir tanımla, sarar, saklar ve satar diye tanımlayacağımız ambalajın şu ya da bu şekilde yaşamımıza girmesi neredeyse insanlık tarihi kadar eskidir. Ancak, Ülkemizde  son çeyrek yüz yılda tüketici tercihlerindeki hızlı değişim, ambalajlı ürüne olan talebi artırmış, artan kentleşme de  artan bu talebe ayrı bir ivme kazandırmış, özellikle perakendecilik sektörünün vaz geçilmez bir  unsuru olarak yaşamımızda önemli bir yer almıştır. Altmışlı- yetmişli yıllarda neredeyse istatistiklerde bile yer almaya,n ancak zaman içinde toplumsal ve ekonomik yaşamadaki  değişimlere koşut  gelişmeler gösteren Ambalaj ve ambalajlı ürün sektörü 2013 yılı itibariyle 16 milyar dolarlık bir büyüklüğe ulaşmıştır.2013 yılı itibariyle 3.6 milyar dolarlık bir dış satım gerçekleştiren Türkiye Ambalaj Sektörü,yurt dışından aldığından fazlasını yurt dışına satan bir sektör konumundadır.(1)
Ülkemizde 80’li yıllardan itibaren, ürettiğini tüketerek nispeten kendine yeten, bir başka ifadeyle kapalı bir ekonomide yaşayan köylülerin kentlere göçmesi yeni bir tüketici kütlesi yaratmıştır. Aynı dönemde dünya ekonomisindeki gelişmelere koşut olarak ülkemizde haracama yapabilecek orta sınıfın büyümesi, dolayısı ile ekonomideki ağırlığının hissedilir derecede artırması ve geniş ailelerden daha küçük çekirdek ailelere geçiş, ambalajlı ürünlere olan talebin artmasının önemli  nedenleri olmuştur. Bu bağlamda talepteki bu artış zincirleme olarak ülkemizdeki ambalaj sektörünün gelişmesine yol açmıştır.
80’li yıllar, ambalaj üretiminin dolayısı ile ambalajlı ürün tüketiminin giderek arttığı yıllar olmasının yanı sıra toplumumuzda ‘’ çevre bilincinin’’ yerleşmeye başladığı yıllardır. Çevre duyarlılığının dar bir ‘’çevrenin’’ konusu olmaktan çıkıp giderek kamuoyunun gündemine oturması yine bu yıllarda olmuştur.  Ancak başlangıçta ambalaj atıklarını, çevrede yarattığı görsel kirliliği göz önüne alarak; ‘’olumsuzluk içeren’’ ve ’’bertaraf edilmesi’’ gereken çöp kavramı ile özdeşleştiren anlayış, giderek yerini, ’’ ambalaj atıkları ekonominin ucuz hammadde kaynağıdır’’  anlayışına  terk etmiştir.
Ambalaj atıklarının sanayinin ucuz ve  önemli bir hammadde kaynağı  olarak kabul görmesi, ülkemizde bu günkü anlamda çevre bilincinin oluşmadığı; bir başka deyişle ambalaj atığı çevre ilişkisinin günümüzdeki kadar gündemde olmadığı  60’lı yıllara kadar gider. O yıllarda kentleşmenin yetersizliği, orta sınıfın harcama gücünün bulunmaması, iç üretim yetersizliğiı, yurtdışından hammadde teminin de döviz sıkıntısı nedeniyle güçlükle yapılması, doğal olarak sektörde faaliyet gösteren firmaları atık ambalajları ikincil hammade olarak kullanmak zorunda bırakmıştır. Açık anlatımla, o günlerde sektör için hammadde kaynağı olarak kabul edilen ambalaj atıklarının ekonomiye kazandırılmasında çevreyi korumak güdüsü yer almamıştır.
Ancak yukarıda da ifade ettiğimiz gibi ambalajlı ürün tüketiminin artması, bunun yanı sıra çevreci kaygılar, ambalaj atıklarının sistemli, düzenli ve uzun vadede sürdürülebilir bir yöntemle toplanması için ve kirleten öder ilkesi ışığında 1984 yılında yürürlüğe giren çevre 2872 sayılı çevre kanununa dayanarak 1991 yılında çıkarılan katı atıkların kontrolü yönetmeliği ve 2004 yazında çıkarılıp 2005 yılında yürürlüğe giren Ambalaj atıkların kontrolü yönetmeliği ve bunu izleyen 2008 ve 2011 yönetmelikleri de yine  kirleten öder ve kaynağında ayrı toplama felsefesi üzerine bina edilmiştir.  (24.8.2011 tarihli yönetmelik madde5/e).
O günlerden bu güne, bu alanda önemli mesafeler kat edilmiş olmasına karşın ambalaj atkılarının mevzuatın ruhuna uygun ve etkin bir şekilde toplanması ve aynı etkinlikte ekonomiye kazandırılması hususunun,  sisteme paydaş olan kesimleri tam anlamıyla tatmin ettiği söylenemez. Bu konunun ana paydaşları, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı şemsiyesi altında piyasaya sürenler(onlar adına yetkilendirilmiş kuruluşlar YK), Belediyeler ve  lisanslı firmalardır(LS).
Zaman içinde,  paydaşların yönetmeliği yorumlamada bir oydaşma sağlayamadıkları ortaya çıkmış bu da bazı aksaklıklara yol açmıştır.Bu nedenle Ambalaj Atıkları  Kontrolü Yönetmeliğinin farklı yorumlara olanak tanımayacak şekilde açık ve sade olarak yeniden düzenlenmesi gereklidir.

Ne yapmalı
Ambalaj Atıklarının toplanıp, ayrılıp ve hammadde olarak ekonomiye kazandırılması sürecinde şimdiye kadar ortaya çıkan aksaklıkların giderilmesi için yapılması gerekenler, aşağıda açıklanmıştır.
 Çevre ve Şehircilik Bakanlığınca (Bakanlık)toplama ayırma  ve geri dönüşüm tesislerine verilen lisanslar yeniden gözden geçirilmeli, 24.08.2011 tarihli yönetmeliğin 28 ve 29. Maddelerindeki koşulları yerine getirmeyen firmalar belirlenip, bunlara anılan yönetmeliğin ilgili maddelerindeki koşullara uyum sağlamaları için belirli bir süre verilmeli, bu süre içinde yönetmelikçe istenen koşulları yerine getirmeyen firmaların lisansları iptal edilmelidir.
Bizdeki bilgilere göre an itibariyle lisanslı firma sayısı  835’tir(402’si TAT,433’ü GDT). Bu alanda faaliyet gösteren firmaların anılan yönetmeliğe uygun koşullarda faaliyet gösterip göstermediklerinin denetimi ya da en azından ‘’takibi’’  konusunda Bakanlığın yanında, bu firmaların üyesi olduğu derneklere de görev üstlenmelidir.
 Bakanlık, lisans verdiği ya/ya da lisanslarını yenilediği toplama ayırma ve geri dönüşüm tesislerini etkin bir şekilde denetlemelidir. Bu denetim toplama, ayırma ve geri kazanım sistemi için elzemdir.
Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği’nin(2011) 8. maddesi , belediyelerin  görev  ve yetkilerini her hangi bir yorum gerektirmeyecek  bir şekilde açıkça belirmesine karşın , mevcut 1315 belediyenin(2014)  yaklaşık 200-210’u bu yönetmeliğin kendilerine yüklediği görevi yerine getirme ve yetkileri uygulama konusunda hassas davranmaktadırlar. Bir başka deyişle sistem içerisinde olması gereken belediyelerin ancak %16’sı  ‘’ambalaj atığı yönetim planına’’ sahiptir. Belediyelerin İçişleri Bakanlığına bağlı olması, yönetmeliğin amir hükmüne karşı,‘’atık yönetim planı’’ olmayan belediyeler üzerinde Bakanlığın herhangi yaptırım uygulaması için bir engel oluşturmaktadır. Bu nedenle ya mevcut yönetmelik uygulanmalı ya da yeni bir düzenlemeye giderek sistem içinde olmayan belediyeler sisteme içine alınmalıdır.
Bu gün Çevre ve Şehirlik Bakanlığı’na yetkilendirimiş kuruluşlar aracılığı ile belgelendirme yapan firma sayısı yaklaşık olarak 3500 adettir. Buna karşın Maliye Bakanlığında vergi numarası almış firma sayısı ise 70 bin civarlarındadır. Bu firmaların bir bölümünün, anılan yönetmeliğin 18 maddesinin 11. bendine göre yıllık 3 tonun altında ambalajlı ürün piyasaya sürdüğü için yönetmelik kapsamına girmediği, bir kısmının da’’mükerrer kayıt ’’ olduğu kabul edilse bile önemli sayıda firmanın, piyasaya sürdüğü ambalajlı ürün miktarı nedeniyle yönetmelik kapsamına girdiği halde belgelendirme yapmadığı bilinmektedir. Kirleten öder ilkesi ile hareket eden, belgelendirme yapan ve bunun karşılığında belli harcamalara katlanan çevre ve çevre sorunlarına duyarlı firmalar,  ayni işi yapan ama yönetmeliklere uymayan firmaların haksız rekabeti ile karşı karşıyadır. Bu konuda Bakanlığa önemli işler düşmektedir. İl Çevre ve Şehircilik Müdürlüklerinin sorumluluk alanları içinde yer alan ve bu yönetmelik kapsamında tanımlanan (madde 11) firmaları belirlemesi ve kayıt altına alması ile bu sorun çözümlenecektir. Hatta bu konuda radikal bir adım atarak, anılan yönetmeliğin 18. Maddesinin 11. bendinde getirilen yıllık 3 ton olan alt sınır tümüyle kaldırılmalı ambalajlı ürün piyasaya süren firmalar sürdükleri her kg için önce bildirimde bulunmalı sonra da belgelendirme yapmalıdır.
Bu gün ülkemizde ambalaj atıklarının toplanmasında ikili sistem uygulanmaktadır. Yani cam için ayrı, öteki ambalaj malzemeleri için (kağıt- karton, metal, plastik, kompoziit vb). Bu sistemde toplanan ambalaj atıkları daha sonra ayırma tesislerine gelip orada ayrılmaktadır. Ancak ‘’diğerleri’’içinde yer alan kağıt-karton, plastik, metal ve kompozitler,  bu tesislere karışık olarak geldiği için kaliteleri düşmekte,  fire oranı artmakta ayırma için fazladan zaman ve para harcanmaktadır. Kaynakta üçlü ayırma sisteminde ise cam, kağıt-karton ve diğerleri olmak üzere ayrı toplama yapılmaktadır. İlk yatırım maliyeti ikili toplamaya göre bir miktar yüksek olmasına karşın, bu sistem çalıştığında ambalaj atıkları kısmen kaynakta ayrılacağı için ayırma tesisindeki adam/zaman maliyeti düşecek, fireler azalacak,  ayrıca geri dönüşüme gönderilecek atığın kalitesi yükselecektir.
Görev ve yükümlülükleri  Ambalaj  Atıklarının Kontrolü Yönetmeliğinin 8. Maddesinde düzenlenen Belediyeler ‘’evsel atık’’ ve ‘’ambalaj atığı ‘’ ihalelerini birlikte yapmaktadırlar. Ancak bu uygulama, ambalaj atıklarının etkin bir şekilde toplanması  sağlamamıştır. İhaleyi alan lisanslı firmaların bir çoğu evsel atıklar üzerinde yoğunlaşmakta, ambalaj atıkları ise ekonominin önemli bir ‘’hammaddesi’’ olmasına karşın çöplerle birlikte çöp toplama alanlarına gitmektedir. Bu nedenle etkin bir ambalaj atığı toplamasını sağlamak için ‘’evsel atıkların’’ ve ‘’ambalaj atıklarının’’ toplanması için ayrı ayrı ihaleler yapmalı, ihaleyi alan LS’nin ambalaj atıklarını toplayacak bir başka LS’yi taşeron olarak kullanmasına olanak sağlanmalı ve bu ihalelerin, ihaleyi alan firma/firmaların yatırım yapması için en az 3 yıllık süreli olması sağlanmalıdır.
Bakanlıkça 22.10.2012 tarihinde yayınlanan ‘’Usul ve Esaslarda’’ belirlenen toplanan ambalaj atığının miktarını o kentin nüfusuna göre belirleyen ‘’eş değer nüfus ölçütü’’ gözden geçirilmelidir. Eşdeğer nüfus ölçütünde kentin gelişmişliği, kişi başına düşen yıllık geliri, tüketim alışkanlıkları vb. ölçütler dikkate alınmamıştır. ENÖ yaklaşımı, nüfusları aynı ya da bir birine yakın olan iki ayrı kentte ambalajlı ürün tüketiminin, sosyal, kültürel ve ekonomik farklılıklara karşın aynı miktarda olması varsaymaktadır. Söz gelimi Muğla’nın Bodrum ilçesi ile Mardin’in Artuklu ilçesinin nüfusları bir birine yakındır( 2013 yılı itibariyle Bodrum 140 bin Artuklu 148 bin). Ancak Bodrum’un tüketim alışkanlığı, ekonomik, sosyal ve kültürel yapısı çok farklı olmasına karşın Usul ve Esaslar, her iki kentte de çıkan evsel atığın % 20’sinin ambalaj atığı olarak kabul edilmektedir. Oysa Bodrum’un kişi başına düşen yıllık geliri, tüm Muğla ili dikkate alındığında yaklaşık olarak 20.500 USD, Artuklu’nun kişi başına düşen yıllık geliri, tüm Mardin ili dikkate alındığında ise yaklaşık 7.500 USD’dir. Sadece bu kişi başına düşen yıllık gelir dikkate alınsa bile Bodrum’dan çıkacak olan ambalaj atığı miktarının Artuklu’dan çıkan ambalaj atığından çok daha fazla olacağı açıktır.Böyle olmasına karşın, Bodrum’da üretilen/tüketilen ambalaj atığı miktarı ENÖ’nüne belirlediği miktarın üzerine çıksa da ki çıkmaktadır, bu fazla miktar belgelenemediği için yok sayılmaktadır. Bu da Yönetmeliğin felsefesine ters düşmektedir.
Sokak toplayıcıları konusu, Yönetmeliğin özünü oluşturan ve 1. Maddesinde hayat bulan’’kaynağında ayrı toplama’’ sisteminin işleyişinin önünde yıllardır ortadan kaldırılamayan bir engel olarak durmaktadır. Buradaki en önemli sorun; lisanslı firmaların ihale sonucu aldıkları bölgelerde ‘’sokak toplayıcılarının’’ yürürlükteki yönetmeliğe aykırı  toplama yapmalarıdır. Gerçekte sokak toplayıcılarının atık kutularından aldıkları ambalajlar şu ya da bu şekilde geri kazanılmaktadır. Ancak bu atıkların tamamına yakın bölümü kayıt dışı, yani yasal bir belgeye dayanmadan el değiştirdiği için belgelendirmede kullanılamamakta dolayısı ile yetkilendirilmiş kuruluşlar kendilerine devredilen yükümlülükleri tam anlamıyla yerine getirmekte güçlük çekmektedirler.
Önemli miktarda ambalaj atığı toplayan sokak toplayıcılarının yapılacak bir mevzuat değişikliği ile mevcut sistemin önünü tıkamadan sistem içine alınmaları gerekmektedir. Konuyla ilgili olarak ÇEVKO son 4-5 aydır, Bakanlığın, Belediyelerin ve sokak toplayıcılarının katıldığı toplantılar düzenlemekte ve bu konuda sistemin işleyişini bozmadan paydaşları ile birlikte bir çözüm üretmeye çalışmaktadır.
Herşeyin başı ve sonunun eğitim olduğunu uzun tümcelerle açıklamaya gerek yoktur. Etkin bir toplama ve geri dönüşümün sağlanabilmesi için ana okullarından başlayarak sürdürülebilir çevre politikaları özelinde tolumun her kesimi için eğitim yapılmalıdır.Özellikle 4+4+4 diye formüllendireceğimiz eğitim sistemimizin ilk 4’ünün son yılında, derslerin arasında, zorunlu çevre  dersi de yer almalıdır.
Aslında konu sadece okullara zorunlu çevre dersi konmakla da tek başına çözümlenemez.
Tv’lerde çevre ve geri dönüşüm ile ilgili programların sayısının arttırılması,dizi senaryolarına dönüşüm ile ilgili metinler eklenmeli, yemek programlarında atık kutuları yer alıp, geri dönüşüm mesajları verilmelidir.
Çağın teknolojisi kullanılarak, sistemin paydaşlaraı SMS ile tüketicileri bilgilendirmelidir.
AVM, önemli cadde,sinema, havaalanı gibi tüketicilerin fazla olduğu yerlerde gerilla pazarlama (1) tekniği uygulanarak insanların dikkati çekilmelidir.
YK’lar ve belediyeler işbirliğine giderek tüketici danışma ve bilgilendirme için çağrı merkezleri oluşturmalıdır.

Bilgilendirmede sistem paydaşları, SMS ile çevre odaklı mesajlar yayınlamalı,Toplumun her kesimi(üniversiteler ile radyolar , televizyonlar, kısaca iletişim sektöründe yer alan her kurum ve kuruluş bu çalışmalarda yer almalıdır.

 Aksayan yönlerini belirtmeye çalıştığımız çevre ile ilgili çalışmaların tek bir elden yürütülmesi, sistem paydaşlarının etkin denetiminin yapılması, sürdürülebilir çevre politikalarının uygulanması için Bakanlıktan bağımsız özerk bir’’ Çevre Ajansı’’ kurulmalıdır.


Son söz
Sağlıklı, ekonomik, ve sürdürülebilir çevre için Genişletilmiş Üretici Sorumluluğu kavramına bir de Genişletilmiş Tüketici Sorumluluğu kavramını eklemek gerekir .
------------
(*) Bu yazı Recycling INDUSTRY Dergisinin Ağustos 2014 tarihli 83.sayısında yayınlanmıştır.
(1) Ambalaj Sanayicileri Derneği İnternet Sitesinden alınmıştır.
(2)Gerilla pazarlama kısaca, değişik, eğlendirici, şaşırtıcı yöntemler uygulayarak tüketicinin dikkatini çekmek için küçük bütçelere büyük hayalleri gerçekleştirme tekniğidir.



26 Temmuz 2014 Cumartesi


Hamburg

Hamburg’u bir çok kez ziyaret ettim. Bu ziyaretlerimin sadece ikisi gezip görme amaçlıydı. Diğerleri ise; Hamburg’da bulunan Fenerbahçeliler Derneği’nin davetleri ile gerçekleşti. Haziran 2014’de yaptığım ziyaretin nedeni de Dernek Yöneticilerinden şampiyonluk kutlaması için aldığım davetti.
İnsan bir çok kez ziyaret ettiği ve gelecekte de ziyaret etme umudunu  taşıdığı kentlere ilişkin yazacaklarını hep erteler. Bu ertelemeler, zaman geçtikçe önceki ziyaretlerinizde edindiğiniz deneyimlerin, izlenimlerin belleğinizden yitmesine yol açar. Böyle olunca da ‘’ora’’ hakkında yazacaklarınız eksik kalır, duygusunu yitirir ; kuru bir tanıtımdan öteye gitmez. Bu nedenle Hamburg’a gelecekte de gitme umudum olsa da hazır elim değmişken ve izlenimlerim henüz  tazeyken buraya ilişkin birkaç şey karalayayım.
Bu binayı Türk asıllı bir mimar çizmiş


Her zaman ticaretin merkezi
Yaklaşık olarak 1200 yıllık geçmişi olduğu söylenen Hamburg, 1 milyon 900 bin kişilik nüfusu ile Almanya’nın en kalabalık ikinci kentidir. Onlarca kanalla birbirine bağlanmış Elbe ve Alster ırmakların kesiştiği bir noktada kurulan Hamburg, bu özelliği nedeniyle tarihsel süreçte, sadece Almanya’nın değil tüm Orta ve Kuzey Avrupa’nın dünyaya açılan en önemli ticaret kapısı olmuştur.
Hamburg
Roterdam’dan sonra Kara Avrupası’nın da en büyük ikinci limanı olması, Hamburg’u haklı olarak deniz taşımacılığının merkezi yapmıştır. Öyle ki; 100’e yakın yabancı ülke konsolosluğunun Hamburg’da icra-i faaliyet yapıyor olması, bu yargının doğruluğunun bir kanıtıdır. Ancak, Almanya’nın dünya açılan bir kapısı olması Hamburg’u, ‘’Yeter ki balın olsun sineği Bağdat’tan gelir’’  sözünü doğrularcasına II. Dünya Savaşı sırasında, müttefiklerin bombalarının en önemli hedefi haline getirmiştir. Gecelerce süren bombardımanlar, deyim yerindeyse Hamburg'u yerle bir etmiştir. Bu günkü Hamburg, savaş sonrası aslına uygun olarak onarılan bazı tarihsel binalar dışında yeniden yapılmıştır.


Nerelere gidilir
Hamburg’un ll. Büyük Savaştan sonra yerle bir edildiğinden söz ettikten sonra bu  başlık size biraz tuhaf gelebilir. Bir çok Avrupa kentinde olduğu gibi Hamburg'da da  savaş sırasında tahrip olan binalar ( söz gelimi Varşova- Old Town, St.Petersburg vb.), eldeki fotografların yardımıyla asıllarına uygun olarak yeniden yapılmışlardır. Bunun yanında  Hamburg, sadece tarihi yapıları ile değil, eğlencesiyle de alış verişiyle de gezilip görülesi bir yerdir.Hadi o zaman Hamburg’u tanımak için yürümeye başlayalım.

Hamburg’da ilk ziyaret edeceğiniz yer Rathaus(Belediye Binasıdır) olmalıdır... 1842 yılında eski binanın yanıp kullanılmaz hale gelmesinden sonra Stad Hamburg Devleti-Eyaleti(stad), parlemento için yeni bir bina yapma kararı alır. Ancak bu kararın uygulamaya konması için yaklaşık yarım yüzyıl geçmesi gerekir.
Rathaus


Martin Haller’in başkanlığında bir grup mimarın hazırladığı Neo Rönesans biçemindeki bina 11 yıllık yapım aşamasından sonra 1897 yılında hizmete girer. Zamanın en görkemli binası olan Rathaus’un  dönemin Prusya’sının zenginlik ve refahını simgelediği söylenir. 17 dönüm arazinin üzerine oturmuş, 647 odası olduğu söylenen binada Stadt Parlementosu ve Senatosu’nun toplandığı salonların yanı sıra Kraliyet Salonu ile başka amaçlar için kullanılan çok sayıda salon ve toplantı odaları bulunmaktadır.
Rathaus Lobi

Seyahatlerime çıkmadan önce incelediğim Rathaus’u tanıtan bir çok kitapçıkta, hep şu ortak sözcük dikkatimi çekti. ‘’Rathaus’daki oda sayısı Buckingham Palace’dakinden 6 tane daha fazladır’’. Oda fazlalığı Rathaous Buckingam sarayından daha ünlü yapmıyor ya da daha çok ziyaretçi tarafından ziyaret edilmesini sağlamıyor. Bu kıyaslamayı neden yapmışlar ki?
Sarayın girişi konser ve sergi salonu olarak kullanılmaktaymış. (Son gidişimde değil ama 1987 yılındaki gidişimde orada bir resim sergisini dolaşmıştım). Rathaus, duvarlarındaki tablolar, duvar ve tavan resimleri, kristal avizeler, vitraylar, içlerinde kralları da betimleyen onlarca yontu, taş döşeli iç avlusunda Yunan Tanrıçası Hygieia’ya adanmış, suyun gücünü ve saflığını sembolize ettiği söylenen bir çeşme ve onlarca sanat eseri ile adeta bir müze gibi… Gibisi fazladan gerçek bir müze… Binanın ön cephesini ortalamış olan kulenin yüksekliği 112 metreymiş. Buraya bir çok kez geldim ama hiç birinde kuleye tırmanmak nasip olmadı. Ama Rathaus’un kule tarafında bulunan giriş kapısının üstündeki Latince yazıyı her seferinde okumaya çalıştım. Sizinle paylaşmak isterim:’’Biz yeni kuşaklar, bize atalarımızdan kalan özgürlükleri korumak için çalışıyoruz’’ (Çeviri, yazının tanıtım kitapçığındaki Almanca metinden benimle beraber olan bir arkadaşım tarafından yapıldı). Kentin merkezinde ve Haupthbahnhof’a yürüyüş mesafesinde olan bu muhteşem yapıyı birkaç satırla anlatmaya kalkmak, sizinle birkaç fotografı paylaşmak  hayal gücünüzü haksız yere zorlamak olur. En iyisi yolunuz Hamburg’a düşerse;  burayı kesinlikle ziyaret edin. Yanınızda bilen biri yoksa tek başınıza da dolaşabilir ya da her yarım saate bir başlayan rehberli turlara da katılabilirsiniz. Rathaus’a girişin hediyesi 10 euro

Haupthbahnhof (Merkez Tren İstasyonu)
1906 yılında işletmeye açılan bu istasyon’un mimarları H.Reinhardh ve G.Sussenguth’dır. İkinci Dünya Savaşı sırasında çokça hasar gören bina aslına uygun olarak onarılmış, zamanla artan yolcu talebi nedeniyle aynı mimari biçeme sadık kalınarak kapasitesi artırılmıştır.
Haupthbahnhof
Bu gün, günlük 450 bin yolcu trafiği ile Paris’teki Gare du Nord’dan sonra Avrupa’nın ikinci büyük tren istasyonu olan Haupthbahnhof’da U-Bahn ve S-Bahn bağlantıları da vardır. İstasyonda çok sayıda restoran ve hediyelik eşya mağazası olduğunu da ilave edeyim.

Fish Market (Balık Pazarı)
Fish Market, St. Pauli’nin bir semti olan Altona’da Reeperbahn Str. ile Malmaille Breite Str. arasında yer alır. 300 yılı aşkın süredir burada faaliyet gösteren  balık pazarı, benim şimdiye kadar ziyaret ettiğim -Amerika dahil- 70’e yakın ülkede gördüklerimin en ilginciydi. Bu tümceyi okuduktan sonra içinizden;
- ‘’Kardeşim! Bu ne ki; deveden büyük fil var, hele biraz daha dolaş bakalım ne biçim balık pazarları var dünyada’’ diyebilir. Böyle düşünmekte haklı da olabilirsiniz.
Fish Market- Müzik
 Ama biraz sabır... Fish Market iki bölümden oluşuyor. Dışarıdan kocaman bir hangar görüntüsünde olanı, Amerikan filmlerinde gördüğümüz tutukevlerine benzeyen, ortası boş üç kattan oluşuyor. Burası, hiç abartmadan yazıyorum ‘’mahşeri’’ andırıyor. Zemin katta yürümek neredeyse turnike sistemi olmayan bir stadyum kapısından giriş yapmak gibi… İnsanlar et et üstünde. Canlı müzik eşliğinde,  ortaya konmuş masamsı sıralarda bira içip fish brothchen(balıklı sandeviç) yiyenler, balık tezgahları önünde pazarlık yapanlar…Pazarlık sözü, lafın gelişi, burada pek pazarlık yapılmıyor... Üst katlar nispeten daha rahat. Ama asıl cümbüş dışarıda kurulan açık hava balık pazarında. Aslında adı balık pazarı ama sebze meyve taifesinden ne ararsan var. Çoğu tanıdık gelmeyen tropik meyveler mi ararsınız, yoksa envai çeşit çay mı? Ya çiçeklere ne dersiniz?  Tekstil ürünleri, hediyelik eşyalar da cabası. Hiçbir şey yiyip içmeseniz, bir şey satın almasanız bile bu pazarı, pazar günleri saat 05.00 ile 09.30 arası ziyaret edin. Kışın bu Pazar saat 07.00’de açılıyormuş. Birlikte dolaştığım Hamburg’da yaşayan arkadaşlarım Almanlar’ın, St. Pauli’de sabaha kadar eğlendikten sonra buraya geldiklerini, deyim yerindeyse ‘’kandile burada püf’’ dediklerini söyledi. Benim şimdiye kadar öyle bir deneyimim olmadı ama Hamburg’a ilk gidişimde söz; ben de yeni doğan güne burada merhaba diyeceğim.
Fish Market- Pazar Yeri

St. Michael Kilisesi (Hauptkirche - Sankt Michaelis)
Barok tarzda yapılmış olan bu kilise Hamburg’un en büyük Lutheran Kilisesi’dir. Kilise’nin yapılış tarihi biraz karışık. 1625 yılında şimdiki kilisenin bulunduğu alana yapılan kilise, yıllar içinde yıkılınca yeniden yapılmış, 1906 yılında ise büyük bir bölümü yanmış, İkinci Dünya Savaşı sırasında müttefiklerin bombalarından nasiplenmiş ve savaş sonrasında ise bu günkü halini almış. Kilisenin içinde bana en ilginç gelen şey, mihrabın tam karşısındaki ‘’org’’. Müthiş bir şey doğrusu.
St.Michael'in girişi
Hamburg’u ilk kez ziyaret ettiğim 1987 yılında, kilisede bir saate yakın, huşu içinde dinlediğim, bu süre içinde beni bambaşka bir aleme götüren org müziğinin tınıları uzun süre kulaklarımda çınladı durdu. Fırsatınız ve zamanınız varsa; kilise kapısında org konserinin programı var, ziyaretinizi  ‘’o saate’’ uydurup bu müziği mutlaka dinleyin. Tanıtım kitapçığında; burada, çoğu aşağıdaki mezar odasında olmak üzere 2425 gömütün var olduğu yazıyor. Zamanın önde gelen yöneticileri ve varsılları, kiliseye bağış yaptıkları zamank buraya gömülürlermiş. Cenneti mi garanti etmek istediler bilemem ama o günden bu güne pek bir şey değişmemiş gibi... Ne diyelim?  Kader utansın.

St.Michael Kirche

Kilise Kulesinin yüksekliği tam 132 metre. Ama ziyaretçiler ancak 106 metredeki platforma kadar çıkabiliyorlar. İyi ki buraya kadar çıkabiliyorlar; çünkü platformun korkuluklarına tutunmadan burada, bu yükseklikte durmak bile zor.  Öyle güçlü bir rüzgar akımı var ki…
 Kule, eskiden, denizden gelenlerin  kuleye bakıp;
-‘’Nihayet Hamburg’a geldik’’ dedikleri bir işaret görevi de yapıyormuş.  Buradan neredeyse tüm Hamburg’u kuş bakışı görebiliyorsunuz. Şaka bir yana Hamburg’u gezmeye zamanınız yoksa kuleye çıkıp Hamburg hakkında fikir sahibi olmanın en kolay yolu bu, demedi demeyin.
Kutsanmış Motosikletler
Engishe Planke Str. de bulunan St. Michael'e giderken, oraya ulaşan yolların kapalı olduğunu söylediler. Nedeni; her yıl haziran ayının üçüncü pazar günü Almanya’daki motosiklet sürücüleri Ost-West'de toplanır, motosikletleri bir papaz tarafından kutsandıktan sonra motosikletle kentte bir tur atıp ve geldikleri yerlere dönerlermiş.
Kutsanmış Motosikletler
Aman Tanrım; manzara müthiş! Ben yaşamım boyunca, hiçbir yerde bu kadar çok motosikleti bir arada görmemiştim. Her markadan, her tipten abartısız binlerce motosiklet, düzenli sıralarla dizilmişler. Sıranın başından sonunu görmek olanaksız. Motosikletlilerin çoğu orta yaşın üstünde. Elbette aralarında gençler de var. Sürüclerin bir bölümü ise; giysileri, motorları, saç ve sakalları ile beni bir an da olsa  70'li yıllara götürüveren;  ziyadesi ile göbekli 
 hala 21. yüzyıldan 14 yılı tükettiğimizin farkındaymış gibi görünmeyen; yaşdaşlarımdı. Onlara  Beni, bir an da olsa  özgür düşüncenin egemen olduğu 70'lere götürdükleri için onlara dudaklarımda hafif bir gülümseme ile içten içe teşekkür ettim. Sürücüler, ses yükselticisinden yayılan kutsal sözlerin bir an önce bitmesini bekler gibiydiler. Sonunda her kesin ‘’amen’  demesiyle birlikte tüm motorlar, ses ölçerlerin kadralarını patlatacak kertede, gök gürültüsünün yanında fısıltı gibi kalacağı bir sesle çalışmaya başladı…
Ve konvoy gittikçe ivmelenerek önümüzden geçti gitti.
Hamburg Limanı
Yukarıda Hamburg’un Kıta Avrupası’nın en büyük limanı olduğundan söz ettiğimi anımsıyorum. Elbe ve Alster Irmaklarının her iki yanında, gök yüzüne uzanmış, rüzgarın önünde salınan servi  misali çalışan  vinçler, bu vinçlerden yük alan, onlara yük veren rıhtımlara yanaşmış açık deniz ve nehir gemileri, 24 saat süren bir hay-huy…
Hamburg Limanı
Limanın büyüklüğünü kavramak için nehir kıyısından bakmak yeterli değil, yüksekçe bir yere; söz gelimi St. Micheal’in Kulesine çıkmak gerekli. İşte o zaman bizdeki en büyük limanın bile bunun yanında ‘’Üsküdar Vapur İskelesi’’ gibi kaldığını göreceksiniz.
St.Michael'den Hamburg
Zaman zaman gördüklerimi ülkemdeki benzerleri ile karşılaştırıyor olmam, kimilerini üzebilir. Ama bilesiniz bunları yazarken bizdekileri küçümsemek değil amacım:Durum saptaması. 

Alster Gölü
Çevresinde, Hamburg’un bana göre en güzel binalarına ev sahipliği yapan bu göl, kentin merkezinde.  Etrafında çok güzel villalar, her keseye uygun restoranlar, kafeler, seyir alanları, bisiklet ve yürüyüş yolları var. Cenevre’deki kadar olmasa bile, ilgi çekecek kadar yükseğe tırmanan bir fıskiye hoş bir görüntü oluşturuyor. Vakit yarı geceyse ve hava mevsime inat şerbet kıvamındaysa;
kıyıdaki bir kafenin köşeciğine oturmuşsanız ve masanızda buğulanmış bir bira bardağı varsa;
anlamadığınız bir dilde de olsa sokak şarkıcılarının ezgilerini,  saçlarınızı sevgili sevecenliği ile okşayan bir esinti size ulaştırıyorsa;
ve de rengarenk ışıklar içinde dans eden fıskiyeye dikmişseniz gözlerinizi;
Şu dizeleri mırıldanırsınız ister istemez:

Mehtap on beşindedir
Alster Kıyısındaki Villar-Boat Turu
Havuzdaki fıskiye
Belki tutarım diye
Mehtabın peşindedir.

Bahçenin boşluğunda
Biriken sessizliği,
Pırıltılar deliyor,
Gecenin boşluğunda,
Fıskiye yükseliyor.

Sonra birden vurulmuş ,
Gibi renksiz durulmuş,
Sulara inci inci,
Düşerek can veriyor,
Fıskiyenin bu hali
Kalbe hicran veriyor.

Her sevdanın sevinci,
Her sevincin hayali,                  
Göz kırpılması kadar,                
Sonunda suya düşmek,              
Rüzgarda dağılmak var.(*)  
Alster-Gece
        


Gölde, belli günlerde yelken ve kürek yarışları da yapılıyormuş. Gölü ve çevresini tanımak için bir kafeye, sözgelimi Alex’e oturup, bira eşliğinde sadece göğe yüksen fıskiyeyi izlemek yetmez. Ya gölü çevreleyen yürüyüş yolunda yürüyeceksiniz ya da gölde turlayan teknelere bineceksiniz. Bana sorarsanız tekne turuna katılın. Hem daha çok yer görmüş olur hem de ‘’fırsat fırsattır’’ deyip, gezmekten yorulan ayaklarınızı dinlendirirsiniz. Tura katılmak 15 euro.
Hamburg Pier
Bu rıhtımda birkaç saat geçirmenizi öneririm. Kıyı boyunda alış veriş yapabileceğiniz bir çok dükkan, bir şeyler yiyip içeceğiniz restoran ve kafeler var. Eğer şansınız varsa; kıyıda dolaşırken, 19. Yüzyılda Missisisppi Nehrindeki yandan çarklılara benzeyen gemilerle, sizi bu günden alıp korsanlık çağına götüren 3 direkli yelkenlilerin önünüzden geçişine tanıklık edersiniz.
Hamburg Pier
Çarklı Gemi-Hamburg'dan Missisippi'ye mi?
Miniatur Wonderland
Adından da anlaşılacağı gibi harika bir yer. Eğer yeterli zamanınız varsa; buraya yarım gününüzü ayırın 2001 yılında hizmete giren bu eğlence parkı şimdilik 7 bölümden oluşuyor (tamamlanması 2020’yi bulacakmış). Bölümlerden birinde Kunffingen adı verilen bir kent var. Bu düşsel kent, hava limanına, tren istasyonuna, itfaiye teşkilatına kısaca bir kente bulunması gerekli bir çok şeye sahip. Miniatür Wonderlend’da bulunan ve Amerika’dan, Avusturya Alplerinden, İsviçre’den, Hamburg’tan esintiler taşıyan aslına uygun küçük modeller bir hayli ilginç. Modellenmiş uçaklar, istasyondan kalkan trenler, kamyonlar, otomobiller, dağlar, tepeler ve daha niceleri…

                        Miniatür Wonderland-Kunffingen, düşler kenti                                                          
Miniatür Wonderland-Hamburg




Gezi öncesi tanıtım broşüründen edindiğim bilgileri sizinle paylaştığımda Wonderland’ın bu adı(harikalar diyarı) gerçekten hak ettiği konusunda bana hak vereceksiniz.
Wonderland’da 200 bin insan figürü kullanılmış, 12 000 mt. demiryolu döşenmiş, 11000’den fazla motorlu taşıt ve 890 adet tren konuşlandırılmış, 215 bin ağaç minyatüre serpiştirilmiş… Gözlerinizi kapayın ve düşleyin.
Hediyesi şimdilik 12 euro.
Hamburg Dungeon
Hamburg’daki Dungeon’ı Londra’dakine gitmeden yıllar önce görmüştüm ve çok ilgimi çekmişti. Ama Hamburg’a yaptığım bu son seyahatimden 10 gün önce Amsterdam’daydım ve oradaki zindanı da seyahat programıma almıştım.
Hamburg Dundeon-Giriş
Bu nedenle 10 gün arayla ikinci bir zindana, üstelik 23 euro giriş ücreti ödeyerek girmek işime gelmedi. Daha önce benzer temadaki bir yeri ziyaret edip etmediğinizi bilemem. Zindanı görmek bu paraya değer mi? Karar size kalmış. Benim ilk ziyaretim sırasında zindana Alman Mark’ı ödeyerek giriyordunuz. Şimdi, o gün giriş için kaç mark ödediğimi anımsamıyorum; anımsasam da önemi yok, mark diye bir şey kalmadı çünkü.

Stadt Park
Bu yıl 100. Yaş gününü kutlayan ve yaklaşık 150 bin metre kare alana kurulmuş bu park, Hamburg’un kuzey kesiminde yer alıyor. Park, spor, yürüyüş ve piknik yapmaya elverişli. Ayrıca kafeler, restoranlar, göller, çocuk oyun alanları ile özellikle açık havada bulunmaktan hoşlananlar için ideal bir yer. Park’ın, sade ama hoş bir peyzajı var. Arkadaşım buranın zaman zaman fuarlara ve konserlere ev sahipliği yaptığını söyledi. Ziyaret edin derim.

Planten un Blomen Park( bitkiler ve çiçekler)
Hamburg’un merkezinde yer alan bu park, Stadt Park’tan farklı bir anlayışla tasarlanmış; daha gösterişli, daha canlı, daha renkli, daha cıvıl cıvıl. Hamburg’un kalbi sayılan bu park, küçük; nilüferlerle kaplı havuzumsu gölleri, göllerde yüzen kuğuları, kazları, yapay çağlayanları, geceleri ışıklandırılan tematik fıskiyeleri, çiçek bahçeleri, çiçek seraları, aralara serpiştirilmiş heykelleri, neredeyse ayaklarınızın altında dolaşan tavşanları ve sincaplarıyla ve de türlü çeşitli ağaçlarıyla cennet misali bir yer.
Vaktiniz kısıtlıysa da gidip görün.

Treppenviertel Blankeneser
Burayı ziyaret edip etmeme konusunda tereddütlerim vardı. Hakkında okuduğum yayınlarda  burasına ilişkin ortak bir tümce dikkatimi çekti. ‘’Kuzeyde bir Akdeniz Kasabası’’. Bir Akdenizli olarak bu yazıyı okuyunca doğrusu kuzeydeki Akdeniz Kasabasını merak eder oldum. Evet! İtalya’yı, İspanya’yı, Yunanistan’ı, kısacası Türkiye dışındaki Kuzey Akdeniz’de yer alan ülkeleri gezdiyseniz, burayı iklimi dışında bir Akdeniz kasabasına benzetebilirsiniz.
Treppenviertel-Kuzeyde bir Akdeniz Kasabası
Kasaba hemen sahilden başlayan bir tepenin sırtında kurulmuş. Neredeyse iki kişinin omuz omuza yürümesine olanak vermeyecek kadar dar merdivenli sokaklar, burayı Akdeniz kasabasına benzetenlere hak verdiriyor.
Çok güzel korunmuş eski yapılar ve görkemli villalar insana, 
-''Bura sakinleri de paraya paraya para demiyorlarmış hani!' dedirtiyor ister istemez. Kasabanın aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya manzarası çok güzel. Elbe kıyısında bir kafeye ya da yürüyüş yolunun kıyısındaki banklardan birine oturun ve nehirden, geçen gemileri izleyin. Bir süre sonra kendinizi onlardan birinin içinde hissediyorsunuz. Adını yazarken bile ,birkaç kez aldığım notlara baktığım bu kasabayı ziyaret listenize alın.

Kunst und Gewerbe Museum( sanat ve sanayi müzesi)
Kültür, tarih, tasarım, fotograf ve elsanatlarını sergilendiği bu müze 1877 yılında açılmış olup,  Haupthbahnhof’a yürüyüş mesafesindedir. Müze de ayrıca kadim Yunan ve Roma sanatından yapıtların koleksiyonları sergilenmekte, zaman zaman da geçici sergilere ev sahipliği yapmaktadır. Ziyaret edilir mi? Ehh! Hediyesi 10 euro.

Jungferstieg
 Hemen Alster Gölü’nün yakınında bulunan bu bulvar, Hamburg’un oteller bölgesinde yer alır. Bu caddede alış veriş merakı olanları ziyadesiyle tatmin edecek,  pahalı ve şık mağazalardan bol miktarda var. Bencileyin, alışveriş yapmayanlar için ise merak saikiyle adımlanacak bir cadde. Ayrıca Alster Gölü manzaralı güzel bir yerleşim yeridir.
Alex'den Jungferstieg ve Alster

St. Nikolai Kirche
Yapımı 31 yıl süren kilise 1874 yılında hizmete açılmış. Aslında bu kilisenin yerinde daha önce denizcilerin koruyucusu kabul edilen St. Nicholas adına yapılmış başka bir kilise varmış. Eski kilise yıkılınca bunu yapmışlar.
St. Nikolai Kirche


 Hamburg’daki öteki binalar gibi İkinci Dünya Savaşı sırasında Müttefiklerin hava saldırılarından önemli ölçüde zarar görmüş olan ve çan kulesi dışında tamamı yıkılan kilise, tıpkı Berlin’de Kurfürstendamm (Kudam) Bulvarı’ndaki ‘’Yıkık Kilise’’ gibi onarılmamış; ibret-i alem için kendi haline bırakılmış. 147 metre yüksekliği ile kule, halen Hamburg’un en yüksek ikinci yapısı imiş. Birinci sırada ise 279.8 metre yüksekliği ileTV kulesi (Telemichel) yer alıyormuş. Kilise, daha doğru deyişle çan kulesi, Willy Brandt Str. üstünde yer alıyor.
Buraya dair son söz: Güya Müttefikler çan kulesini özellikle yıkmamışlar. Çünkü kuleye bakıp, Hamburg’u bombaladıklarından emin olmak istiyorlarmış. Olur mu? Olur…

 St. Pauli
Çoğunuzun bildiği, bilmeyenlerin de şimdi öğreneceği gibi burası akla gelecek her türlü eğlencenin merkezi. Birahaneler, diskotekler, sex shoplar, genelevler, ''table dance'' salonları, açık saçık gazinolar, köşe başlarında müşteri bekleyen kızlar, uyuşturucu satıcıları, travestiler…
Buraya kadar tamam; tamam da böyle bir yere nasıl Hırisitiyan Dininin kutsallarından Aziz Paul’un adı verilir; anlamış değilim. Biz de böyle bir yer olduğunu ve oraya ‘’bir evliyanın’’adının verildiğini düşünün bir an. Böyle bir şeyi düşünmek bile bir nevi kıyamet alameti sayılır ve  orası  ya yerle bir edilir ya da adı değiştirilir.
Neyse gerçekleşmesi olanaksız ‘’olasılıkları’’ bir yana bırakıp St. Pauli’yi bir kez daha dünya gözüyle görelim.
St.Pauli Hafta Sonu
St. Pauli’nin günahkarlar kenti diye anılmasının geçmişi 17. Yüzyıla kadar uzanıyor. Hemen tüm liman kentlerinde yaşananlar burada da yaşanmış. Kıyıya çıkan gemi adamlarının, denizde geçen günlerinin intikamını alırcasına eğlenme gereksinmeleri bu günkü St. Pauli’yi yaratmış. Burada, özellikle hafta sonları mahşeri bir kalabalık oluşuyor. Reeperbahn Caddesi ve ona bağlanan sokaklarda deyim yerindeyse iğne atsanız yere düşmüyor; neredeyse omuz omuza yürüyorsunuz. Bu mahşer yerinde eskisi gibi gemi adamları var mı? Kestirmek olanaksız. Ama kalabalıklara alıcı gözle baktığımda buraya eğlenmeye gelen  gemi adamlarının sayısı denizde damla misali; çoğunluk kızlı erkekli gençler… Bir de ellerinde fotograf makinası, şaşkın  bakışlarından turist oldukları belli bencileyin gezginler.
St. Pauli- Hafta içi akşamın ilk vakitleri
St. Pauli’yi daha etraflı gezmek mi istersiniz? St. Pauli’yi anlatanlar genellikle yer üstünü anlatırlar. Ya yer altında ne var bilmezler ya da bilseler de anlatmazlar.
-‘’Üstünü gördük altında ne var’’ diyenlere tur öneririm. Tur fiyatları ekstralar hariç, yaklaşık 20 eurodan başlıyor. Tur, fiyatına göre 1 saat 30 dakika ile 2 saat 30 dakika sürüyor. Öneririm.
Fish Market’i anlatırken buraya ilk gelenlerin ST. Pauli’de sabaha kadar eğlenenler olduğunu iletmiştim. Eğer enerjiniz bitmediyse St. Pauli’den sonra feneri Fish Market’de söndürebilirsiniz.
St. Pauli’yi öne çıkaran sadece eğlence hizmeti değil. Bu bölgenin bir de futbol takımı var. Arkadaşlarım, bu takım taraftarlarının takımlarına aşk kertesinde bağlı olduklarını, takımları hangi ligde oynarsa oynasın(şimdi ikinci ligde) 25 bin kişilik Millerntor Stadyumu'nu tıklım tıklım doldurduklarını söyledi. Darısı bizim taraftarların başına.
St.Pauli-Ara sokaklarda ne var?
St. Pauli anlatımının sonuna geldiğimde şu notu da ekleyeyim. Beatles, henüz ünlü olmadan St. Pauli’de kalmış. Bir çok eğlence yerinde posterleri asılı. Hatta Hamburg’lular Beatles’ı o kadar sahiplenmişler ki; adlarına bir de müze kurmuşlar. Meraklısına…

Başka nerelere gidilir
2011 yılında Avrupa’nın Çevre Başkenti seçilen Hamburg’da gidilecek, görülecek ve gezilecek bir çok yer var. Ama ben, 3-5 gün için buraya gelen bir gezginin işine yarayacak bilgileri vermeye çalıştım. Meraklısı için birkaç yer daha önereyim.

Hamburg Zoo
Sanırım yaşamınızda en az bir kez de olsa hayvanat bahçesi gezmişsinizdir. Türkiye’de olsun, yabancı bir ülkede olsun hayvanat bahçelerinde hayvan çeşitliliği üç aşağı beş yukarı aynıdır. Fil, Hamburg Hayvanat Bahçesinde de, AOÇ Hayvanat Bahçesinde de aynıdır; fildir. Farklılık, buradaki hayvanları sunum şeklinden kaynaklanır. Yaklaşık 15 yıl Ankara’da oturdum. En az 10 kez AOÇ hayvanat bahçesini gezdim. Oradaki sergileniş ile Hamburg’daki ya da Londra’daki sergileniş çok farklı. Bu farkı, bir de gözlerinizle görmek için yaklaşık 100 yıldır faaliyet gösteren ve 16 binden fazla hayvanı barındırdığı söylenen Hamburg Zoo’yu ziyaret edin; hele yanınızda çocuklarınız varsa… Oradaki eğlence ortamından ve hemen hemen her hayvan grubu için yaratılmış doğal ortamlardan etkileneceğinizden kuşkum yok. Hediyesi 20 euro. Tropical Akvarium’u da görmek isterseniz; 30 euro ödeyeceksiniz gişeye...

Interrnational Maritime Museum
1890 yılında Elbe’ye açılan kanallardan birinin kıyısına depo olarak yapılmış olan  kırmızı tuğlalı bu bina, bir vakıf tarafında yönetiliyor. Eğer denize, denizciliğe ve gemilere ilginiz varsa ziyaret edin. 10 kattan oluşan binanın her katında farklı sergileme yapılmış. Bir katta yelkenliler, bir katta coğrafi keşifler, bir diğerinde gemi ekipmanları vb. Bu özel müzeye giriş için 12.5 euro ödemeniz gerekiyor.
Maritime  Museum

 Chocoversum(Çikolata Müzesi) 
Bürüksel’de, Köln’de, Petersburg’da, Moskova’da ve daha birçok kentte çikolota müzelerini gezdim. Buralarda, size çikolatanın nasıl yağıldığını gösteriyorlar, tarihi hakkında bilgiler veriyorlar. Yani müze farklı olsa da bilgiler aynı. O zaman beni buraya çakan ne? Çikolatanın insana huzur veren kokusu mu , tadımı, şık şıkırdım  ambalajları mı, yoksa envai tür biçimlerimi? Bunca soruya tek yanıt verebilirim; hepsi. Çikolata seviyor olmasanız bile burayı ziyaret edin. Çikolata severler ise şimdiden gezi programlarına almışlardır sanırım. Özel müze; giriş için 14 euro ödeyeceksiniz.
Chocoversum

Hafen City - Yeni konser ve opera binası
İkinci Dünya savaşında tahrip olması yetmiyormuş gibi Hamburg, 1963 yılında büyük bir sel baskınına uğramış. Baskının yıkıntıları, yıllar yılı Elbe Nehrinin kıyısında olan Mitte bölgesinde kalmış. Hamburg Eyalet Meclisi bir karar alarak, Hamburg’un mevcut nüfusunun %40‘ı kadar nüfusun yaşayacağı yeni bir kentin yapımına 2004 yılında burada başlamışlar. Bu kentsel dönüşüm planı tamamlandığında Hamburg Avrupanın en güzel liman kenti olacakmış. Son gidişimde burayı ziyaret ettim. Burada gördüklerimi bir tümce ile anlatmak isterim.
-‘’ Gidin ve kentsel dönüşüm nasıl yapılırmış görün’’nokta
Yeni Konser ve Opera Binası
Bu arada yapımı yıllardır süren,  önceleri 78 milyon euroya mal olacağı tahmin edilen ama 800 milyon euro harcandığı halde 3 yıldır bir türlü tamamlanamayan yeni konser ve opera binasının bu durumu Necip Türk Milleti’nin bir ferdi olarak yüreğime su serpti.
Demek sadece biz Türkler değil,  disiplinlerini yere göğe sığdıramadığımız Almanlar bile planlama hatası yapıyorlarmış. Yüce tanrıma şükürler olsun ki bu konuda yalnız değilmişiz. 


Hamburg’da ne yenir
Açık gönüllülükle itiraf etmem gerekirse; Şimdiye kadar Hamburg’da Almanlara ya da bölgeye özgü yemek yemedim, yiyemedim. Bunun iki nedeni var: İlk iki seyahatimde kısıtlı bütçem nedeniyle restoranlara gidip yemek yeme olanağım yoktu; öğünlerimi sandeviçlerle geçiştirdim. Daha sonraki gelişlerimde de Hamburg Fenerbahçeliler Derneği’nin Başkanı(şimdi onursal başkan) Mehmet Yalçın’ın Pamukkale adlı restoranında ağırlandım. Pamukkale’de, başta döner olmak üzere, geleneksel Türk Mutfağı’nın seçkin örneklerini tatma fırsatım oldu. Döneri çoğu dönercilerin aksine kömür ateşinde yapıyorlar.Türkiye’den uzakta, Türk Mutfağı’nı kaliteyi bozmadan yıllar yılı yaşatmak kolay değil.
Pamukkale Restoran
Buradan Mehmet’e bir kez daha selamlarımı iletiyorum. Restaurant, Susannen Str. 34-35’de. Telefon:+ 49 40 430 24 11.
Almanya’yı ziyaret eden turistlere sormuşlar; Döner nedir diye… Yanıt geleneksel Alman yemeği olmuş.
Şimdi gelelim Hamburg’da ne yenir sorusunun yanıtına: Geleneksel Alman Yemeği(!) olan döner yenir. Döneri de nerede yiyeceğini öğrendiniz sanırım.

Nelere dikkat etmeli
.Hamburg, liman kenti olmasına karşın güvenli bir yer. O kadar ki; St. Pauli’ye kaç kez gittim, on binlerce içkili insanın bir araya geldiği bir ortamda hiçbir tartışmaya tanık olmadım. Ancak zaman zaman burada da toplumsal olaylarda polisle halk karşı karşıya geliyormuş.
.Almanca bilmiyor olmanızı sorun etmeyin. Bir sorununuz ya da sorunuz olduğunda sadece Türkçe yardım istemeniz yeterli. Bulunduğunuz ortamda kesinlikle bir ya da birkaç Türk olacaktır.
.Hamburg’da ulaşım çok kolay. Kenti dolaşmak için U-Bahn ve S-Bahn’ın yanı sıra otobüslerden de yararlanırsınız. Ulaşım için günlük ve haftalık bilet alabilirsiniz.
.Üniversite yıllarımda Almanya’ya ilk gittiğimde beni şöyle uyarmışlardı.
-‘’Burada iki şeye dikkat emelisin. Bir: Köpeklere Hooşşt deme. İki: Kızlara yiyecek gibi bakma’’
Bu günlerde Almanya’ya ilk kez gelenlere aynı uyarıları yapıyorlar mı? Bilemiyorum. Ama uyarının köpeklerle ilgi olanı hala geçerli hissine kapıldım.
.Hamburg’da rakamla da yazıyla da tam 2032 adet köprü varmış. Köprü deyince ilk olarak Venedik’i düşünenlere duyurulur.
.Hamburg'da günlük metro,otobüs kartı bölge sınırlaması nedeniyle farklı fiyattadır. 5.90 euro ile 11.90 euro arasında değişir.
.Havalanından  Hamburg'a taksi ile gelmek isterseniz yaklaşık 20 euro ödersiniz. Otobüsü yeğlerseniz ödeyeceğiniz para 4.90 eurodur. 
.Alış veriş meraklılarına Europe Passage, Mönkeberg Str. ve Gesemarkt'ı öneririm.


TC. Hamburg Konsolosluğu

Posta adresi:

Tesdorpfstrasse 18, 20148 Hamburg, Deutschland

Konsolosluk Çağrı Merkezi Numarası:

+49 30 30 807090

Telefon:

+49-40 44 80 33-0 

THY’nin Hamburg’a hergün karşılıklı seferleri var.
------------
(*) Ali Mümtaz Arolat’ın bu dizeleri orta okul yıllarımdan beri dilimdedir.

St. Michaellis Kilisesi Kulesi 106. metre. Uçmaya az kaldı

Tv Kulesi- 279.7 metre

St.Michaellis Kulesi asansörünün yükseklik ölçeri

Hamburg'un ''Gezicileri'', yıkılıp AVM yapılmak istenen bu binayı işgal etmişler. Fotografı ancak otomobilden çekebildim.

II.Dünya Savaşında Hamburg yıkılmış ama bu sığınak ayakta kalmş
St. Pauli- Bira bardakları boşalmış ama eğlenceye devam...
Hamburg Pier
Planten un Bolomen
Stad Park-Planetirium
Stad Park

Fish Market-Elbeden

Hayvanat Bahçesi
Planten un Blomen

Hamburg'da tipik bir bina



Formun Altı