22 Ağustos 2015 Cumartesi




Sonuna kadar okunması gereken

GERÇEK BİR YAŞAMA DÖNÜŞ ÖYKÜSÜ

Geçen hafta sonu Dikili’deki yazlık evimdeydim. Dikili’de yaşayan kardeşlerim, onların çocukları, torunları, Adana’da yaşayan yeğenim, onun eşi; kısaca kalabalık bir gurupla tekne gezisi yapmaya karar verdik.
Tekneyi, Dikili’de yaşayan kız kardeşimin eşi Aslan ayarladı. Tekne sahibi çocukluk arkadaşıymış.

-‘’Abi teknenin en güzel yerinde 12 kişilik yer ayırttım. Tekne saat 11.00'de hareket edecek ama siz her ihtimale karşı saat 10.30’da orada olun. Ben senin araba için liman içinde park yeri de ayarladım’’dedi.

Bundan iyisi Şam’da kayısı. Dikili'de, özellikle bu mevsimde kent merkezinde park edecek yer bulmak hemen hemen imkansız gibidir.
...
Hava alabildiğine sıcak; nefes alınacak gibi değil. Tekne turu, sıcaklardan hiç olmazsa 7-8 saat kurtulmak için iyi bir fırsat… 

Saat 10.30’dan önce limandaydık. Arabamı gösterilen yere park ettim. Aslan, yerlerimizi önceden ayırttığı için rahat hareket ediyoruz, acelemiz yok. Tekneye son binenler bizdik sanıyorum. Tekne tıklım tıklım…
O ne ? Güvertede bize ayrılan, gölgelikli, yere  bir Alman  turist grubu yerleşmiş.
Adamlar bizden önce gelmişler, uyaran olmayınca da teknenin en güzel yerine kurulmuşlar.
Aslan, yerleştirme işiyle ilgilenen kişiye ‘’yeri çok önceden ayırttığını, bu nedenle Alman turistlerin bize ayrılan bölümü terk etmeleri gerektiğini’’ söyledi.Görevli,
‘’Valla benim haberim yok Aslan abi. Her halde ben yokken gelmişler, bir de öteki çocuğa sorayım’’ deyip kayboldu. Bu kez bir başka görevli geldi. Aslan durumu bir de ona açıkladı.
Yanıt, organizasyon özürlü olanlara özgüydü:
‘’ Aslan abi, sizin yer ayırtdığınızı bize söylemediler. Bu yüzden Almanları kaldıramayız, siz en iyisi teknenin burnuna doğru geçin ‘’.

Bize gösterdiği yer, tura katılanların güneşlenmek için kullandıkları, plastik yataklarla kaplı teknenin burnuna yakındı. Düşünün, Dikilinin sıcağından kaçıp, birazcık serinlemek niyetiyle yola çıkıyorum ama tekne çalışanlarının işini savsaklaması nedeniyle, üstüne üstlük fazladan para ödeyerek 7-8 saat güneşin altında sözüm ona tekne turu yapacağım. Aslan’ın arkadaşı olan teknenin sahibi ve kaptanı ise henüz görünürlerde yok.

Aslan uzun yıllar Almanya’da yaşadığı için Almanca biliyor. Almanlara durumu açıklamaya çalışıyor. Almanlar, haklı olarak itiraz ediyorlar. Tartışma büyüme eğiliminde…
Oldum olası bu tip düzensizliklerden hoşlanmam. Tartışma uzayınca, sıcak havanın da etkisiyle sinir katsayım ivme kazanmaya başladı. Kızdığımı belli etmeden,
-‘’Aslan olayı büyütmeyin ben iniyorum, çocuklar devam edebilir, inşallah başka bir zaman tekneye bineriz’’ dedim. Benimle birlikte karım, kızım ve ortanca kız kardeşim de hareketlenince Aslan,
-‘’ Abi sabret ben halledeceğim '‘.
Aslan ne konuştuysa, birkaç dakika sonra Alman turistler, olay çıkarmadan ( çıkarabilirlerdi) mutsuz yüz ifadeleriyle ama olgunlukla bize ayrılmış olan yerden ayrılıp tekneyi terk ettiler.
Anlam veremediğim suçluluk duygusuyla, Almanların boşalttığı koltuklardan birine oturdum.
Deçemko kumsalında verilen ilk moladan bir süre sonra, teknedeki kulaklara ziyan ses yükselticisinin bile sesini bastıran bir çığlıkla irkildim. Bir kadın,
-‘’Kalp krizi, geçiriyor, kalp krizi geçiriyor! Aspirini olan yok mu?’’ diye bağırıyordu. Ses teknenin alt salonundan geliyordu. Teknede bir kaynaşma başladı.  Aspirin yok mu diye sağa sola koşuşturanlar, su dökün; soğuk su dökün iyi gelir,  bileklerini de ovuşturun diyenler, açılın kardeşim adam hava alsın deyip de açılmayanlar… Anlayacağınız her kafadan bir ses.
Ben de yıllar önce böyle bir durumla karşılaştığım için belki bir yardımım dokunur diye aşağıya indim. Kalabalığın arasında, oturur vaziyette, sağ eli kalbinin üstünde, beti benzi atmış kırklı yaşlarda bir erkeği zar zor seçtim. Adamın görünüşü hoşuma gitmedi, aşırı yorgun görünüyor ve güçlükle nefes alıyordu. Belli ki, adam gerçekten de kalp krizi geçiriyor.
Kalabalığı yardım, birileri adamın başına soğuk su döküyor, bir kadın da aspirin içirmeye çalışıyordu.
Hemen yanıbaşımda duran bir kadın,
-‘’Dil altı olan varmı? Dil altııı…’’ deyince. O sırada olanları merak edip yanıma gelen eşim,
-‘’Yaşar sende dil altı olacaktı’’ dedi.
Gerçekten de ilaç kutumda her zaman bir kaç tane dil altı bulunurdu. İlaç kutuma doğru seğirttim, kutu eşimin çantasındaydı, 5-10 saniye süren telaşlı aramadan sonra kutuyu buldum, içinde 2 tane dil altı vardı. Hızla hastanın bulunduğu salona geçtim. Dil altının birini hastaya, diğerini de hastanın karısı olduğunu sandığım (çünkü çok telaşlı ve üzgündü) kadına verdim.
Durumdan haberi olan kaptan, önce sahil güvenliği arayıp, bir yolcunun teknede kalp krizi geçirdiğini, bu nedenle en yakın iskele olan Kalem Adası’nın karşısındaki Bademli İskelesine yanaşacağını, iskeleye acil olarak bir can kurtaran gönderilmesini istedi. Bulunduğumuz tekne iskeleye yanaşamayacak kadar büyük olduğu için, Kalem Adası’ndaki bir tanışını arayıp, hastayı kıyıya taşıyacak bir motor rica etti. Motor birkaç dakika içinde teknedeki hastayı alıp kıyıya çıkardı. Oradan da ambulansı beklemeden, iskelede bekleyen gene adaya ait bir araçla hastayı Dikili Devlet Hastanesine doğru yola çıkardılar.
Kriz geçiren adam hastaneye doğru yol alırken, teknemiz de ikinci mola yerine gitmek için demir aldı.
15 dakika öncesi kulak zarı düşmanı ses yükselticisinden yayılan şarkılarla dans edenler, dans edenlere el çırpanlar, şarkıya eşlik edenler, müziğin sesini bastırıp karşısındakine bağıra çağıra bir şeyler anlatmaya çalışanlar gitmiş, tekne derin bir sessizliğe gömülmüş, Ege’nin turkuaz sularında yol alan teknenin motor gürültüsünden başka bir şey işitilmez olmuştu. Herkesin keyfi kaçmış, kriz geçiren adamın akıbetine dair yorum yapıyorlardı.
Aradan bir saate yakın zaman geçti, geçmedi. Müzik, kulakları sağır edercesine kaldığı yerden yeniden başladı.  ''Bu ne saygısızlık'' demeye kalmadan; adamın hastaneye salimen ulaştığını öğrendik.
Tur bittiğinde saat akşamın yedisiydi. İskeleye park ettiğim aracıma yöneldim. Aracı çalıştırdım, bizimkilerin gelmesini bekliyorum. O sırada bana doğru gelen, henüz orta yaşla tanışmamış bir kadını fark ettim. Hafifçe gülümsüyordu.  
-‘’ Size ne kadar teşekkür etsem azdır’’ dedi. Doğrusu şaşırmıştım. O şaşkınlıkla,
-‘’ Sizin için teşekküre değecek ne yaptım ki?’’ dedim.
-‘’Ben kalp krizi geçiren hastanın baldızıyım. Hastamız sizin verdiğiniz dil altı sayesinde hastaneye ulaşmış, iki damarına stent takmışlar. Operasyonu yapan doktor dil altı almasaydı hastaneye ulaşmadan hastayı kaybedebilirdik’’ demiş.
Kadına hiçbir şey söyleyemedim, gerek de yoktu zaten. Onun yüzündeki mutlu ifadeyi hiç unutmayacağım sanırım.

Şans yoğunlaşmış rastlantı mıdır?

Şimdi başa dönelim. Eğer Alman turistler, bize ayrılan yeri terk etmemek için ayak direselerdi, ben, eşim, kızım ve ortanca kız kardeşim tekneden ayrılacak dolayısı ile kalp krizi geçiren hastaya dil altı veremeyecektim. Ben bu satırları yazarken de muhtemelen o kişinin evi, yaslı ailesine başsağlığına gelenlerle dolup taşacaktı.
Alman turistler tekneden ayrılırken mutsuzdular. Güzel bir gün geçirme beklentisi ile bindikleri tekneden basit bir karışıklık nedeniyle gönülsüzce ayrılmalarını (bu ayrılışın bir kişiyi yeniden yaşama döndürmede vesile olduğunu bilmeden)yakınlarına olumsuz bir tatil anısı olarak anlatacaklardır, bundan kuşkum yok. Ama tekneden ayrılışlarının bir kişiyi yaşama döndürmeye vesile olduğunu hiç bir zaman bilemeyecek olmaları ne kadar kötü.
Ya teknede Alman turistler yerine bir Türk turist grubu olsaydı?
O adam yaşar mıydı?
Yanıtı sizde.




30 Haziran 2015 Salı




LEVİ'S Jean'i aldın mı bari?

Yarı yıl tatilimi geçirmek üzere Adana'ya, ailemin yanına gelmiştim. Gelişimden bir kaç gün sonra, köyden arkadaşım olan Ercan ile karşılaştım. Ne var ne yok nasılsın gibi soruları yanıtladıktan sonra,
-''Sende ne var ne yok'' dedim.
-''Valla Yaşar ben hırıstiyan oldum'' dedi.
Benim bildiğim Ercan'ın dinle diyanetle pek ilgisi yoktu. Bırakın 5 vakit namazı cumaya bile gitmez, arefe gününde dahi oruç tutmazdı. Peki bu hırıstiyanlık  da nereden çıktı?
Sordum:
-''Nereden çıktı bu hırıstiyanlık işi lan!''.
Ercan'ın babasının Adana'daki İncirlik Hava Üssünün yakınlarında ıvır zıvır satan küçük  bir dükkanı vardı. Dükkanın müşterilerinin çoğu üste görevli Amerikalılardı. Ercan dükkanlarında üste görevli olan bir Amerikalı ile tanışmış, adam ''barış gönüllüsü'' imiş''. Bir süre sonra Ercan'ı evlerine çağırmışlar, sonunda bizimkini hırıstiyan olması için ''ikna'' etmişler. Hemen her akşam toplanıyorlarmış, önce yemek yeyip sonra dini sohbetler ediyor, ara sıra da çevre il ve ilçelerde ayinler yapıyorlarmış. Anlattığına göre sofralarında bir kuş sütü eksikmiş.
-''Aranızda kız var mı?'' dedim.
-''Şimdilik yok'' dedi. Ama ayin için gittiğimiz evlerde güzel yavrular var.
Duraksadığımı görünce;
-''İstersen sen de aramıza  katılabilirsin'' dedi.
Kıyak lokma, güzel hırıstiyan kızlar. Daha ne ister 18 yaşındaki bir genç; bundan iyisi Şam'da kayısı. Ama iş onla da bitmiyor. Uzun zamandır bir Levi'sim olsun istiyordum. Öğrenci için ideal bir pantalon; çok fazla yıkamana gerek yok. Ayrıca havası da var. O günlerde yeni bir Levi's bulmak olanaksız gibi, İncirlik Üssünde çalışan bir tanıdığın olacak ki; alasın. Ancak 2. elini bulabiliyorsun. O da Adana'da bu günkü Amerikan Pazarlarının temelini oluşturan, ''boş boşçu'' dediğimiz tablacılarda satılıyor, fiyatı 50- 60 lira arasında.  Acaba bu guruba katılsam onlar sayesinde İncirlik'ten bir Levi's çıkarabilir miyim? Olur mu olur.

-''Tamam'' dedim, ''ben de size katılacağım''.
Akşam bizim evde buluşup toplantıya birlikte gitmeye karar verdik. Daha sonra Ercan'dan ayrılıp doğru Ramazanoğlu Kütüphanesine gidip bir kaç kitap karıştırıp, hırıstiyanlık hakkına o ana kadar olan bilgilerimi güncelledim.
Ercan'la akşam buluşup, Adana'nın gözde semlerinden olan Yüz Evlerdeki bir villaya gittik. Ev iki katlı, geniş bir bahçe içinde. Kapısında kocaman bir köpek var, ben biraz çekindim ama bereket havlamadı, Ercan'ı tanıyor olmalı. Ercan kapıyı çaldı, bir dakika geçti geçmedi kapı açıldı. Bizi 30'lu yaşlarda biri karşıladı. Başıyla hoş geldiniz anlamına gelen bir işaret yapıp, bizi alt kattaki salona aldı. Salona girer girmez dikkatimi ilk şey yemek masası oldu.Çok güzel bir masa donatmışlar; nar gibi kızarmış tavuklar, çeşitli etler, salatalar meyveler. Ercan haklıymış, bir kuş sütü eksik.

İçeride biz dahil 6 Türk ve üç yabancı vardı. Bunların üçünün de Türkçesi hemen hemen aksansızdı. Hoş beşten sonra neden hırıstiyan olmak istediğimi sordular.
-''Ben barışa ve kardeşliğe inan bir insanım(anımsatayım hala da öyleyim). İsa'nın (daha sonra İsa yerine mesih demem gerektiğini söylediler) yaşamı ve ilkeleri bu dine sempati duymama neden oldu. ''Biri sana tokat atarsa öbür yanağını da dön'' sözünün beni çok etkilediğini söyledim.  Oysa bugün (1971 Şubat) ülkemde kaos var. Okullar paylaşılmış. Ben Siyasallıyım. Bizim okulda, hukukta, eğitim fakültesinde ülkücülere yer yok. Dil tarihde, gazide ise solcuları yaşatmazlar...Bir hay huydur gidiyor...Bu minval üzerine 15 dakika kadar konuştum.Sonunda beni aralarına alırlarsa mutlu olacağımı söyleyerek konuşmamı bitirdim.
Konuşmam bitince üç barış gönüllüsü bir birlerinin yüzüne bakıp, aynı düşüncede olduklarını hafif baş işaretleri ile onayladılar.
Grubun lideri olduğunu sandığım (sonraki toplantılarda öğrendim gerçekten de lider oymuş) Peter,
-'' Aramıza hoş geldin Yaşar '' dedi.
-''Hoş bulduk kardeşim. Ne zaman vaftiz olacağım? Peter, hafifçe gülümsedi, babacan bir tavırla
-''Her şeyin bir zamanı var, Yaşar. Hadi bakalım buyurun sofraya.''
O akşam yaklaşık 2-3 saat kadar konuştuk. Türklerin Arap olmadıkları halde neden müslümanlığı tercih ettiklerini anlamadıklarını söylediler. Dilimin döndüğünce bu soruyu yanıtlamaya çalıştım.
Toplantıya katılan Türklerden biri Antalya'lı ben yaşta bir gençti. Hataylı olan 40 yaşalarındaki adamın pek hırıstiyan olma gibi bir niyeti olmadığını sanıyorum; gözleri fel fecir, pek güven vermiyor. Belki o da benim gibi bir şeylerin peşindedir.
Geç vakit evden ayrılırken bana hırıstiyanlıkla ilgili küçük kitaplar ve bir de yeşil kaplı bir incil hediye ettiler.
Evden ayrılırken Peter, İki gün sonra aynı saatte burada toplanıp Tarsus'a gideceğimizi ve orada bir evde  ayin yapacağımızı söyledi.
İki gün sonra Villa'da buluşup, yemekten sonra bir minübüsle Tarsus'a doğru yola çıktık. Aramızda Hataylı yoktu. Nedenini sormadım. Peter gideceğimiz evin sahibinin doktor olduğunu, Türklerden hırıstiyan olmak isteyenlerin genelde eğitimli kişilerden oluştuğunu, bunların arasında gideceğimiz evin sahibi gibi doktor olanların yanında, avukat, tüccar ve serbest meslek sahiplerinin de olduğunu söyledi.
Yaklaşık 45 dakika sonra Tarsus'a vardık. Konuk olacağımız ev, bahçe içinde ve tek katlıydı. Bizi bekletmeden hemen salona aldılar. Salon da biz hariç yaşları genelde 40'ın üstünde kadınlı erkekli 30-35 kişi vardı. Peter ben dahil, topluluğa yeni katılanları tanıştırdı. Yeni katılanlar bir kaç sözcükle kendilerini tanıttılar. Konuşmalarından anladığım kadarıyla toplantıya katılanların çoğu Adanalıların ''fellah-çiftçi'' diye adlandırdıkları Arap asıllı Türklerdi. Sohbet devam ederken Ercan'nın kulağına fısıldadım:

''İyi de hiç kız yok lan aralarında''.
Sorumu ya duymadı ya da duymazlıktan geldi.
Tam bu sırada çay ve pasta ikramı başladı. Servisi ben yaşlarda iki kız yapıyordu. Ev sahibinin kızları olmalı. Hırıstiyanlığımın(!) daha ikinci gününde düş kırıklığına uğradım. Bu iki kızın en güzel taraflarını alıp tek bir vücutta birleştirsen bile bir ''yavru'' etmezdi. Sorgulayan gözlerle ''ne iş ''dercesine Ercan'a baktım, oralı bile olmadı namussuz.
Hoş beşten sonra, Peter bir teypten, şimdi adını anımsamadığım İstanbul'daki bir kilisede kaydedilmiş  vaaz dinletti. Vaaz bitince hep bir ağızdan Amen! dedik. Ardından elimize ilahi metinlerinden oluşan bir tomar kağıt tutuşturdular. İlahileri kimi ezberden- ki bunlar kıdemli hırıstiyanlardı- benim gibi stajyerler ise kağıttan okumaya başladık. Daha ikinci ilahiyi söylerken benim  sesim odadakilerin sesini bastırdı. Sesimin rengi davudiydi ve tam bir gazel ve ilahi sesiydi. Peter'la göz göze geldik; mutlu görünüyordu.
O evde yaklaşık 3 saat kadar kaldık.
Adana'ya vardığımızda hepimizi evlerimize kadar bıraktılar. Evlerinin önünde durduğumuz kişiler, münibüsten inmeden söze,
-'' Ey göklerdeki babamız ! diye başlıyorlar, bu evde yaşayan kafirleri yani analarını, babalarını, kardeşlerini velhasıl evde kimler yaşıyorsa onları doğru yola döndürmesi  mesihin kendilerine güç vermesini diliyorlardı. Kimileri araya bir kaç sözcük daha sıkıştırdıktan sonra amen deyip haç çıkarıyorlardı. Bu ritüel münibüsteki son kişiyi eve bırakıncaya kadar sürüyordu.
Elbette bu ritüelden bende nasibimi almıştım.  O günlerde  Adana deyimiyle ''avcuma osurup da burnuma tuttuğum'' yaşlardayım. O yaşlardaki çoğu genç gibi ben de dünyayı kendi etrafımda dönüyor sanıyorum. Bunun doğal sonucu da babamla hep çatışma halindeyim. Onun ak'ı benim kara'm, enim ak'ım ise onun kara'sı...
Hal böyleyken benim yakarışlarım da doğal olarak hep babam üzerine yoğunlaşıyordu. Evimizin önüne geldiğimizde '' Göklerdeki babamıza'' öyle vecd ile yakarıyordum ki; Peter bile bu coşkuya  kendini kaptırıyor, duamın sonunda ki ameni  ''aaamenn'' diye üç elif miktarı uzatıyordu.

Barış gönüllüleri ile yaklaşık 3 hafta geçirdim. Bu üç hafta içinde,Tarsus'a, İskenderun'a ve Antakya'ya 5-6 kez gittik. Her gittiğimiz evde
aynı ritüel yaşandı. Ben yarıyıl bitince okula dönmem gerektiğini söyledim. Hırıstiyanlığa dair bir çok kitap hediye ederek beni yolculadılar.

Ankara'ya döndüm.Okulun yurdunda kalıyordum.  Adana'dan döndükten bir kaç gün sonra posta kutumda bir mektup buldum. Mektubu gönderen, Seyran Bağları Lisesinde kimya öğretmeni bir İngilizmiş. Benimle tanışmak istediğini ve beni pazar ayinlerine götürmek istediğin yazıyordu. Mektuptan kimseye söz etmedim. Ortam çok kötü. Olay, Ülkücü- Devrimci- Polis kavgasının dışına taşmış, Ankara, 12 Eylül öncesi gibi olmasa bile her iki tarafça parsellenmişti. Söz gelimi bizim okula , hukuka, eğitim fakültesine ülkücüler, dil tarihe, gaziye ise devrimciler giremiyordu. Siyasi ortam böyleyken Barış Gönüllüsü bir İngiliz beni Pazar ayinine çağırıyordu. Ne onu ne de ondan sonra gelen bir kaç davet mektubunu yanıtlamadım. Kimya öğretmeni benim yurtta kaldığımı bildiği için, büyük olasılıkla ''bu karmaşada mektuplarım eline geçmemiştir 'düşüncesiyle olacak, bir daha yazmadı.
İkinici yarı yıl da bitince Temmuz ortasında gene Adana'ya döndüm. Bir kaç gün sonra Ercan'la karşılaştım.
Daha görür görmez;
-''Neredesin oğlum yaa?..
-''Burdayım!  Ne oldu ki?''
-''Ne oldusu var mı? Adamlar kaç aydır seni arıyorlar''.
-''Adamlar mı? Kim lan onlar''
-''Lan sövdürme beni. Kim olacak bizim Peter'ler... Kaç tane mektup yazmışlar cevap bile vermemişsin''.
Olay şimdi anlaşıldı. Safa yattım.
-''Beni niye arıyorlar ki?''
-''Niye mi arıyorlar? Seni çok beğenmişler oğlum. Peter bana, bul onu tam bizim aradığımız adam; akıllı ve zeki(aynen böyle demiş Peter).Hırıstiyanlığı Türkiyede yaymak için bunun gibilere ihtiyacımız var''.
-''Eeee !''
- ''Eee'si me'si yok. Seni İsviçre'ye göndereceklermiş, papaz mektebine''.
Şimdi anlaşıldı vehbinin kerrakesi. Ankara'da adresime gönderilen mektupların sebeb-i hikmeti buymuş.
Benim durakladığımı gören arkadaşım,
-''Akşam gidiyoruz değil mi? Bu fırsat kaçmaz oğlum...''
------
Aradan yıllar geçti. Bu öyküyü  eşe dosta bir çok kez anlattım. Öyküyü paylaştığım onlarca kişiden sadece bir kişi şu soruyu sordu.
-'' Levi's jeani aldın mı bari?''
!!!!


21 Haziran 2015 Pazar




LİZBON


Yedi tepeli ama İstanbul'a benzemez

Lizbon’a ilk kez 2006 yılında gittim. Çalıştığım şirketi bir İspanyol firması satın almıştı. Şirket yönetimi, bir yandan kendi şirket kültürünü bizim gibi yeni katılanlara anlatmak, öte yandan da satış müdürlerinin tanışıp-kaynaşmasını sağlamak amacıyla  Avrupa’nın değişik ülkelerinde görev yapan pazarlama müdürlerini Portekiz’in Atlas Okyanusu kıyısında bulunan lüks bir otelde 5 günlük bir kampa almıştı.
Kamp bitimi hafta sonuna denk geldiği için Türkiye’ye  hemen dönmeyip 2 günümü de Lizbon’da geçirdim. Kent çok hoşuma gitmişti. 2 günün sonunda bu güzel kentten ayrılırken;
-‘’Buraya bir kez daha gelmeliyim’’ dedim. Kısmet 2015’n Mayıs ayıymış.
Terastan Lizbon-Chiado
Portekiz ilginç bir ülke.  Her ne kadar Avrupa’nın önemli yarımadalarından biri olan İber’in hemen batısında yer alıyorsa da pek Avrupalı gelmedi bana. Geçmişlerine bir göz attığımda; Portekizlilerin de Avrupalı olmak gibi bir heveslerinin olmadığını gördüm. Tarih boyunca Avrupa ana karası ile ilişkileri üç beş savaş dışına pek sınırlı kalmış. Portekizliler, sırtlarını Avrupa’ya, yüzlerini okyanusa dönmüşler sanki. Böyle olunca da adamların işi gücü deniz aşırı ülkeler olmuş. Tüm dünyayı dolaşıp, yeni yerler keşfetmişler; sömürgeler  kurmuşlar.  Zaten Avrupa Haritasına baktığınızda; Portekiz’in Avrupa Anakarası'nda benim bu gözlemimi kanıtlarcasına  ‘’eğreti gelin’’ gibi durduğunu görürsünüz.
Teatro Nacional de Maria II-Ulusal Tiyatro

Bu gün 2 milyon 100 bin nüfusu ile Portekiz’in yaklaşık 750 yıllık başkenti olan Lizbon, Tajo Nehrinin Atlas Okyanusuna dökülmeden oluşturduğu halicin kıyısında yer alıyor. Kimileri Lizbon’u bu konumu ve 7 tepe üzerine kurulmuş  olması dolayısı ile İstanbul’a benzetiyorlar. Ama bu benzetme bana çok ‘’zorlama’’ geldi. Çünkü Tajo Nehrinin İstanbul Boğazı ile hiçbir benzerliği yok. İkincisi ise İstanbul artık 7 tepeli değil, 77 tepeli bir kent bugün…
IV.Eduardo Parkından Marquis Pampal Square

Nerelere Gidilir
İster yürüyerek, ister metro ya da otobüse binerek, gezip göreceğiniz çok yer var Lizbon’da... Ben geçen seferde olduğu yürüyüşüme yine otelimin yakınındaki VII. Eduardo Park’ının alt tarafında bulunan Marquis of Pambal Square’den başladım.
Marqius of Pambal Square
Bu büyük meydanın ortasında bulunan sütunun üstünde gücü temsil eden bronz bir aslan ve aslanın üzerinde betimlenmiş olan ve meydana adını veren başbakanın bir heykeli var. Meydanı, Adaes Bermudes,  A. Couto ve F. Santos birlikte tasarlamışlar.
Avenida da Liberdade
Lizbon'un bana göre en güzel bulvarı olan Avenida da Liberdade, bu meydandan başlayarak Restauradores Square kadar uzanıyor. 1764 yılında yapılan, 1830’ lu yıllarda yenilenen bulvar, 1100 metre uzunluğunda, 90 metre eninde; yan yolları ile birlikte 10 şeritli... Bulvarın her iki yanı ulu ağaçlarla bezenmiş. Bir hayli geniş tutulmuş olan yaya kaldırımları, her bir kenarı 5-6 cm olan beyazımsı kare mozaik taşlarla kaplanmış. Mozaiklerin arasına serpiştirilen siyah mozaikler ile yapılmış desenler ise kaldırma ayrı bir güzellik katmış. Size önerim, ya sabahleyin ya da güneş henüz Lizbon ufuklarını terk etmeden  Avenida da Liberdade’den  bu güzel bulvarın tadını çıkara çıkara, hiç acele etmeden  kentin kalbi sayılan Baxia’ya kadar yürümeniz. Yol boyu göreceğiniz binalar, değişik temalı heykeller ve sizi alış veriş yapmaya zorlayan mağazalar yürüyüşünüze ayrı bir çeşni katacaktır.
Restaurades Square

Liberdade’nin sonunda, Restauradores Square yer alıyor. Meydanın ortasında  Portekizlilerin İspanya’dan özgürlüklerini kazanması anısına dikilmiş bir sütun var. 
Kentin kalbi Baxia demiştim. Gerçekten de burası Lizbon’un özeti gibi. Anıtlar, tarihsel yapılar, ülkemizde pek rastlayamayacağınız güzellikte heykellerle süslü meydanlar, alış veriş yapabileceğiniz dükkanlar, restoranlar ve daha niceleri…
Praça do Comercio- Kral l. Jose
Lizbon haritasına bir göz atın. Liberdade’yi büyük bir nehir, Liberdade’nin bitiminde başlayan ve sizi Praça do Comercio’ya ulaştıran, bir birine koşut 8 caddeyi de bu nehrin deltada oluşturduğu kollar gibi düşünün. Ve bu nehir Lizbon’u ziyaret edenleri 8 kolu aracılığı ile Praça do Comercio’ya ulaştırıyor.
Praça do Comercio. Geride Agusto Kemeri
Praça do Comercio, Portekiz dilinde ticaret meydanı demekmiş. Yaklaşık 38 dönümlük bir alana kurulmuş olan ve ucu denize dönük ‘’U’’ şeklindeki meydan, adından anlaşılacağı gibi eskiden limanın, gümrüklerin, tersanelerin ve bazı kamu binalarının yer aldığı, Portekiz’in sömürgelerine ve dünyaya açılan bir kapısıymış. 1755 depreminden önce burada bulunan kraliyet sarayı Riberia depremde yıkılınca meydan yeniden düzenlenmiş. Bu meydana, yıkılan saraydan mülhem ''Terreiro do Paço’’ Saray Meydanı’’ da diyorlar.

Meydan, Augusto Caddesine çok güzel bir kemerle (Arço de Rua Augusto)  bağlanıyor. Başlangıçta çan kulesi olarak tasarlanmış bu kemer, yapılan değişiklerle zamanla zafer takına dönüşmüş. Kente sahilden giriş kapısı sayabileceğimiz  Arço de Rua Augusto, 19 yy’da yaşayan ünlü Portekizli Mimar Eugenio dos Santos’un eseriymiş.
Praça do Comercio’nun tam ortasında ise; Kral l. Jose’nin, heykeltraş Machado de Castro tarafından yapılmış, yılanları(kötülüğü) ezen bir atın üstündeki muhteşem bir heykeli var. Burayı mutlaka ziyaret edin; çünkü burayı görmeden Lizbon’u görmüş sayılmazsınız.

Praça do Comercio’da bir süre vakit geçirdikten sonra kentin hemen her yerinden görünen kaleye (Castle of St. George) çıkmanızı öneririm. Kaleye yürüyerek de tırmanabilirsiniz. Bir keresinde öyle yaptım ama size önermem; bir hayli yorucu. Kaleye çıkmanın en kolay yolu 12E ve 28  no’lu tramvaylara ya da 737 sayılı otobüse binmek. Sizi dura kalka, oflaya puflaya kaleye çıkarıyorlar.
Yapılan kazılar, kaledeki ilk yerleşimin MÖ II. YY’a kadar uzandığını göstermesine karşın kale, VI. yüzyıldan sonra şekillenmeye başlamış; Romalılar, Vizigotlar ve Mağribiler tarafından değişik dönmede eklemeler yapılmış olan kale, Lizbon’a hakim yüksek bir tepede kurulmuş.Ayrıca Lizbon’un vadide kalan bölümünü görebileceğiniz geniş bir seyir terasına da sahip. Ancak Lizbon’u her açıdan kuş bakışı görmek istiyorsanız surlara çıkmanız gerekiyor. Kale saat 09.00-21.00 arası açık. Size önerim kaleye gün batmadan gelip, kapanış saatine kadar orada kalmak. Bu size Lizbon’u hem günüz gözüyle hem de ışıklar içinde görme olanağı verecektir. Kaleye girişin hediyesi 8.50 euro. Lizbon Kartınız varsa, giriş için 2 euro daha eksik ödersiniz. Bu arada kale surlarının üzerinde, Lizbon’a yaklaşan gemilerin dost mu, düşman mı olduğunu anlamak için konulmuş bir de dürbün var. Meraklısı bunun için 4 euro ödemeye razı olmalı. Eğer Lizbon Kartınız varsa bu merakınızı 3 euroya giderebilirsiniz.

Hazır kaleye kadar çıkmışken hemen yakında bulunan( böyle yazdığıma bakmayın 15 dakika yürümeniz gerekli) Santa Engracia Kilisesi’ni de(National Pantheon)  ziyaret edebilirsiniz. Kiliseyi bulmaya çalışırken Lizbon’un başka bir yüzünü, daracık, hatta 2 metre genişlikteki Arnavut kaldırımlı, parke döşeli sokaklarını ve bu sokaklarda ayakta kalabilmek için son bir gayretle biri birine yaslanmış gibi duran eski evleri görebilirsiniz. Yapımına 17. yy ‘da başlanan kilise,  barok biçemli kubbesinin de yapılması ile ancak 20. yy’da tamamlanmış. İçinde bazı Portekizli ünlülerin mezarlarının da bulunduğu kilise, 30’lu yıllarda Diktatör Salazar tarafından Ulusal Panteon olarak ilan edilmiş. Kiliseye girişte para almıyorlar; bağış yapmak isterseniz, kimse yapma diye zorlamıyor.

Lizbon Katedrali (Yıl 2006)
Kaleye çıkarken otobüsü ya da tramvayı kullanın demiştim. İnerken de aynı şeyi yapabilirsiniz. Ama böyle yaparsanız; Lizbon Katedralini görmeden geçersiniz. Kaleden aşağı acele etmeden ve zorlanmadan yürüyerek inin ve bir köşeyi dönünce solunuzda Lizbon Katedrali’ni 
( Santa Maria de Lizbao)  göreceksiniz. 90X40 metrelik bir alana oturan katedral, Lizbon’un en eski kilisesiymiş. Tarih boyunca  başından bir çok deprem ve yıkım geçtiği için her mimar kafasına göre onarım yapmış. Bunun sonucu da biçemi,  barok, romanesk ve gotik karışımı (eklektik)  olan bu günkü katedral ortaya çıkmış. Giriş 3 euro.
Elevador de Santa Justa

Baixa’da dolaşırken, Liberdade’nin hemen bitiminde başlayan Rua do Ouro’nun kaldırımına taşmış, uzunluğu zaman zaman 15-20 metreye ulaşan insan kuyruğu göreceksiniz. Kuyruğun başlangıcına doğru ilerlediğinizde, yapımına 1900 yılında başlamış ve 1902 yılında tamamlanmış, Lizbon’a gelen her turistin mutlaka bindiği Elevador de Santa Justa (asansör) karşınıza çıkar. Ben önceleri asansörü yapan kişinin, Eiffel Kulesini yapan Fransız Gustave  Eiffel sanıyordum, yanılmışım. Ama  asansörü yapan da  Porto doğumlu Raul Mensier de Ponsar adlı bir Fransızmış. Asansörün yapılış nedeni Baixa ile Barrio Alto arasındaki ulaşımı kolaylaştırmakmış. Asansörş imdilerde sadece 5 euro ödeyen turistler tarafından kullanılıyor. Size küçük bir uyarı: Eğer kuyruğun uzunluğu 10 metreyi geçiyorsa; beklemeyin, binmek için başka bir anı kollayın Çünkü her 10 metrelik kuyruk asansöre binmek için yarım saat beklemek demek. Asansörle yukarı çıkınca bir seyir terasına ulaşıyorsunuz. Buradan başta kale olmak üzere Lizbon’dan güzel görüntüler alabilirsiniz.
Asansörden Lizbon. Arkada Lizbon Katedrali ve Tajo Nehri
Asansörü Barrio Alto’ya bağlayan geçit sizi küçük bir meydana çıkarıyor. Meydanı  çevreleyen antika dükkanları, butikler, kafeler, meydana açılan daracık sokaklar çok ilginç. Sokaklarda kısa bir yürüyüş yapıp Barrio Alto’yu biraz daha tanıdıktan sonra, buradaki kafelerden birine oturup dinlenirken,  günün hemen her saatinde müzik yapan gençleri dinleyin.Burada en dikkate değer yapı 9 yıl öncesinde olduğu gibi onarımı hala bitmeyen kilise; demek ; ki tarihsel eserlerin onarımı yıllar sürüyor.
Asansörden Lizbon.Arkada Kale.(Yıl 2006)
Geldiğiniz yere asansörle dönebilirsiniz. Ama bana sorarsanız; hemen meydanının bitiminde başlayan Nova Almado sokağından aşağı doğru inin, karşınıza küçük bir meydan ve bir seyir terası çıkar. İster seyir terasındaki banklardan birine, isterseniz oradaki küçük kafelere oturun, bir bardak Porto şarabını kaleye karşı zevkle yudumlarsınız. Karar sizin.
Birkaç adım sonrası ise Rossio Meydanı.
Asansörden Rossio Meydanı
Meydanın çevresi tarihi yapılarla çevrelenmiş. Bunların en ünlüsü ise Teatro Nacional de Maria II ( ulusal tiyatro). 1846'da hizmete giren neo klasik biçemli  tiyatro binasının mimarı İtalyan Fortunato Lodi'dir Meydanın ortasında Kral IV. Pedro'nun bir sütun üzerine konmuş bir heykeli ve heykelin her iki yanın da da 2 süs havuzu var. Bu meydan ortaçağdan beri  bir çok gösterilere, infazlara tanıklık etmiş. Şimdi ise gözde bir turistik mekan. Burada özellikle hafta sonları geleneksel yiyecek ve içeceklerin sergilendiği, hediyelik eşyaların satıldığı küçük bir pazar kuruluyor. Pazarda halk müziği dinlemek ve halk oyunları seyretmek de olası.
Rossio Meydanı (Yıl 2006)

Buraya kadar ziyaret etmenizi istediğim yerler nispeten biri birine yakın, kale hariç yürüyerek dolaşabileceğiniz yerler. Ancak Lizbon’da kentin dışında yer alan, buraya kadar gelmişken kesinlikle görmeniz gereken bölgeler de var. Bunların en önemlisi hiç kuşkusuz Belem bölgesi. Belem’e Tramvayla gidebilirsiniz. Buradaki yürüyüşünüze Belem Kulesi’ni (Torre de Belem) ziyaret ederek başlayabilirsiniz.Kral I. Manuel tarafından ünlü kaşif Vasco da Gama anısına yaptırılan Belem Kulesi Tajo Nehri’ni Atlas Okyanusa döküldüğü noktada yer almaktadır.
Torre de Belem
Kara taştan gotik biçemdeki kulelenin yapılış amacı okyanustan Tajo Nehri’ne giren gemileri denetlemekmiş. Karadan kıyıya küçük bir köprü ile bağlanan ve 1983 yılında UNECO tarafında dünya miras listesine alınan kuleye giriş 3 euro; Lizbon Kart ile 1 euro eksik ödüyorsunuz.
Kulenin yaklaşık 200 metre kadar uzağında olan Padrao dos Descobrimentos (keşifler anıtı), 15 ve 16 yüzyıllarda dünyayı keşfetmek amacıyla bilinmezlere yelken açan cesur denizciler ve bu denizcilerin arasında bulunan Prens Henry'in anısına, ölümünün 500. yılında yapılmış.
Padrao dos Descobrimentos(Keşifler Anıtı)
Mimar Jose A.Continelli Telmo’nun yelken açmaya hazır bir tekneyi betimlediği bu anıtta, aralarında Vasco da Gama’nın da bulunduğu ünlü deniciler, rahipler, pusulacılar, haritacılar ve haçlı askerlerinin heykel ve yüksek kabartmaları yer alıyor. Anıtın bulunduğu alanın zeminine büyük bir dünya haritası, kaşiflerin izlediği yol ve pusula işlenmiş. Bu mozaik ise; anıtın yapıldığı yıl olan 1960 ‘da Güney Afrika hükümeti’nce hediye edilmiş. Anıtın üstünde bir seyir terası var. Teras bir hayli yüksekte yer aldığı için Belem’i ve Belem’de yer alan başta Mosterio dos Jerenimos Manastırını ve Manastırın hemen önünde yer alan muhteşem Belem Parkını kuş bakışı görebilirsiniz. Terasa asansörle çıkılıyor. Terastan inince bir köşeye çekilip anıtı beynime kazıyıncaya kadar  bir süre izledim. Tarihsel bir olayı betimleyen, onları bir kez daha yaşamamıza olanak sağlayan bu ve benzeri anıtları görünce insanlık adına seviniyorum. Ve aklıma bizdeki siyasilerin içi boş, hamasetten öte gitmeyen tarih anlayışları geliyor; üzülüyorum. Kuleye çıkmanın bedeli 3.euro. Lizbon Kartınız varsa cebinizden 2 euro çıkıyor.
Belem Parkı

Belem’de görmeniz gereken yerlerden biri de Mosterio dos Jerenimos. Oraya gitmek için yapacağınız ilk şey Kaşifler Anıtı’nın hemen karşısında bulunan alt geçitten karşıya geçmek olmalı.
  Bu geçit sizi havuzlar, heykeller, türlü ağaçlar ve renk renk çiçeklerle bezenmiş Belem Parkına çıkarır.
Mosterio dos Jerenimos
Görkemli Mosterio dos Jerenimo Manastırı ise bu parkın hemen karşısında yer alıyor. Bu muhteşem manastırın temeli 1501 yılında atılıyor. 100 yıl süren inşaatı 5 ayrı mimar tamamlıyor. Portekizliler, baharat ticaretinden elde ettikleri altılarla manastır inşaatını tamamlamışlar. Rivayete göre her yıl 70 kğ altın ‘’yemiş ‘’bu manastır. 1983 yılında UNESCO tarafından dünya mirası listesine alınan Manastırda Vasco da Gama ve Kral I. Manuel’n mezarı ile büyükçe bir kilise, denizcilik ve ulusal arkeoloji müzesi de bulunuyor. Müzelere giriş şayet Lizbon Kartınız varsa bedava; yoksa cebinizden 8 euro çıkıyor.

Belem’de görülmesi gerekli yerlerden biri de Ajuda Sarayı'dır. 1755 yılındaki büyük Lizbon depreminden sonra, güvenli bir yere taşınmak isteyen Kraliyet Ailesi, bu günkü  Ajuda  Sarayı’nın bulunduğu yere gelip geçici bir saray yapmışlar.
Ajuda Sarayı
Bu günkü Ajuda sarayı’nın temeli ise depremden yaklaşık 40 yıl sonra 1796 yılında atılmış. Saray siyasal ve finansal sorunlar nedeniyle ancak 19. Yüzyılınikinci yarısında tamamlanabilmiş. Bu sürede birkaç mimarın elinin değdiği iki saray, neo klasik biçemde yapılmış. Lizbon Kartınız olmasa bile görecekleriniz girişte ödeyeceğiniz 5 euroya değer. Kesinlikle görün derim. Buraya Belem’den yürüyerek gelebilirsiniz. Saray tepede olduğu için 2-3 km yokuş çıkmanız gerekir; bunu önermem. 759 nolu otobüs sizi Sarayın Bahçesine kadar getiriyor. Taksi ise Belem’den saraya 5 euro. Saraydan Belem’e dönüşünüz ise yürüyerek olsun. Bu sayede yolunuzun üstünde bulunan Jardin Botanico’yu da  (botanik bahçesi) gezebilirsiniz.
Ajuda Sarayı

Palaço de Belem (Belem Sarayı), manastırın hemen yanında genişçe bir bahçenin içinde yer almakta ve bu günlerde Portekiz Cumhurbaşkanları’nın çalışma ofisi ve yabancıları kabul ettiği bir mekan olarak kullanılmaktadır. Saray, Lizbon’un sil baştan yeniden yapılmasına yol açan 1755 depreminden sonra yeniden yapılmış ve 1886 yılında bu günkü halini almış. Sarayın içinde ağırlıklı olarak yabancı devlet adamlarının cumhurbaşkanına hediye ettiği eşyalar ve diplomatik evraklar yer almaktadır.
Belem’e gelmişken isteğe bağlı olarak görebileceğiniz birkaç yer daha var. Müzesi, Planetario Gulbenkian ve  Belem Kültür Merkezi; vaktiniz varsa gezmenizi öneririm.

Başka Nerelere Gidilir.
Daha önce de söylediğim gibi Lizbon'da gezip görülecek yer çok; yeterki zamanınız olsun. Eğer 3 günden fazla kalaacaksanız Basilica de Esterla'yı (Kraliyet Bazilikası) görün.Geç barok ve neo klasik biçemde yapılan Bazilika 1790 1790 yılında hizmete girmiş. Duvarlarında ve iç zemininde pembe ve sarı mermerlerin kullanılan bazilikanın 2 çan kulesi bulunuyor.Burası Hz. İsa'ya adanmış dünyadaki ilk bazilikaymış.
Bazilikanın hemen karşısında içinde değişik ağaçların, süs havuzlarının ve hekellerin bulunduğu aynı adı taşıyan bir de park var.
Parkın bir kaç yüz metre aşağısında ise; Eski Yunan Tapınaklarını andıran sütunlu girişiyle Parlemento Binası yer alıyor.
Bu arada kentin dışı sayılacak bir bölgede hayvanat bahçesi,su kemeri ve Vaco da Gama kulesi görülebilir.
Vasco da Gama Alış Veriş Merkezi-Oriente
Vasco da Gama Kules
i'ne gitmek için kırmızı hatlı metroyu kullanın. Oriente' İstasyonu'nda inin. Bir kaç 100 metre sonra kuleyi görebilirsiniz. Bu arada istasyonun hemen karşısında ise adı gene Vasco da Gama olan büyük bir alış veriş merkezi var.

Market Palace, ticaret meydanına yürüyerek 5-6 dakika. Burada Portekiz'e özgü peynirler, ekmekler, sardalye konserveleri, reçeller ve yüzlerce çeşit şarabın satıldığı dükkanlar var. Ayrıca ayakta yada oturarak bir şeyler atıştıracağınız mekanlar var. İlginç. Görün derim.

Ne Yenir Ne İçilir
Baxia'da Barlar Sokağı(!)

Lizbon, her ne kadar sırtını Avrupa'ya, önünü Atlas Okyanusu'na dönmüşse de, yeme ve içme kültürleri bize pek yabancı değil, özellikle Ege ve Akdeniz kıyılarında yaşayanlar için...
Sofralarının baş yemeği balık ve öteki deniz ürünleri. Balık olarak en fazla bulunan sardalye ve morina(codfish). Deniz ürünlerinden tatmak istiyorsanız, kesenize uygun bir çok restoran bulabilirsiniz. Baixa'da bu restoranlardaan bolca var. Kişi başı, bira ya da bir bardak şarap dahil 15 euraya çıkarsınız. Barrio Alto'daki restoranlarda ise bu rakam 12 euro civarında. Ancak ben daha lüks restoran, daha kaliteli şarap arıyorum derseniz, Rossio Meydanında ve Augusto Caddesinde aradıklarınızı bulursunuz.Deniz ürünlerinden, ahtapot, karides ve ıstakozu denemenizi öneririm. Özellikle ahtapot güvecini... Burada en çok yenen balık olan morina balığından yapılan bacalhau da denemeye değer.
Market Pakace
Ayrıca, 
İspanya'ya özel sandığımız tapas ve pahellayı-özellikle deniz ürünlü olanı- denemenizi öneririm.
Lizbon'da gezerken bir çok pastane ve bu pastanelerde çok çeşitli tatlılar ve pastalar dikkatimi çekti.Bunların en ünlüsü nata. Onu da Belem'deki Pastais de Belem'de yemenizi öneririm. İnce açılmış bir hamurdan yapılıyor ve çok hafif. Dondurma sever misiniz, bilmiyorum. Sevdiğinizi varsayarak size, Augusto Caddesindeki dondurmacıya uğramanızı öneririm. Hem dondurmaları, hem de sunumları nefis. Aynı lezzetteki dondurmayı Hamamet-Tunus'da yediğimi anımsıyorum.


İçeceklere gelince; Lizbon da (ve Porto'da) tattığım nispeten ucuz fiyatlı şaraplar da dahil 8-10 şarap çeşidinin hepsi güzeldi. Gördüğünüz her şarabı için demeyeceğim ama Portekiz  Şarapları geneli hem kaliteli, hem de uygun fiyatlı.. Size tattığım şaraplardan bir kaç örnek vereyim:
Deniz Ürünlü Pahella
Bira olarak size iki marka önerebilirim: Super Bock ve Sarges.
Ginjina  vişne likörü ise iyi bir hediyelik olur.
Portekiz, sardalya konserveleri ile ünlü.Her türlü sardalye konservesinin yanında şarabınızı yüzlerce tür şarabın satıldığı Market Palace'den alabilirsiniz.
Buralara kadar gelmişken Fado dinlemeden memlekete dönmek olmaz. Bir çok restoranda bir yandan yer içer, bir yandan da geleneksel Portekiz müziği olan fadoyu dinlersiniz. Barrio Alto'da bu restoranlardan çokça var. Bunların en ünlüsü ise Clube de Fado. Bir de aktör John Malkovich'in ortak olduğu Baca do Sapado adlı ziyaretçilerden övgü alan bir restoran varmış ama ben gidemedim. Fado restoranlarını seçenlere şu uyarıyı yapsam iyi olur. Fiyatları, fado yapılmayan restoranlara göre pahalı. Ama  Lizbon'a kadar gelmişken Fado dinlememek olmaz. Yoksa dönüşte arkadaşlara ne anlatacaksınız? 
Fado

Kentin değişik yerlerinde Barrio Alto ile kale arasındaki vadiyi ve Tajo nehrini seyredeceğiniz seyir teraslarındaki kafelerde hem bir şeyler içer, hem de Lizbon'u yükseklerden de görme fırsatını yakalarsınız.

Nelere Dikkat Etmeli
.Hangi restorana giderseniz gidin daha masaya oturur oturmaz size sormadan bir kaç zeytin,biraz soslanmış zeytinyağı, bir parça peyniri servis yapıyorlar. Bunları ikram sanmayın hepsinden para alıyorlar.
Bunları geri göndermek için iki sebebiniz var. Birincisi insanı enayi yerine koyup, siz sipariş etmeden tabakları bırakıp hemen kayboluyorlar.
İkincisi ise, fiyatları pek de ucuz sayılmaz.

Lizbon'a Nasıl Gidilir 
Lizbon'a THY'nin her gün karşılıklı seferleri var.

Türkiye Elçiliği İletişim Bilgileri


Telefon:

+351-213 003 110 (Genel/Geral)
+351-213 003 122 (Konsolosluk İşlemleri/Consular)

Faks:

+351-213 017 934

Posta adresi:

Avenida Das Descobertas, 22
Restelo
1400-092 Lisboa Portugal
---------------------------------------------------------------------
Vasco do Gama Kulesi

----------------------------------------------------------------------

Campo Pequeno- Alış veriş merkezi ve Gösteri Merkezi
Jerenimos Manastırından Ayrıntı
Jerenimos Manastrı İçten Görünüş

Convent of Carmo-9 yıldır onarımı bitmemiş
Su Kemeri
Mesquita Central de Lissbao- Lizbon Merkez Camisi 

2015 Mayıs

18 Mayıs 2015 Pazartesi




Cam ambalajda geri dönüşüm: Sorunlar, öneriler…(*)

Ülkemizde kullanılmış cam ambalajın belli işlemlerden geçirildikten sonra yeniden ambalaj olarak üretilmesinin geçmişi eskilere dayanır. O günlerde, ürünlerini cam ambalajda pazara süren firmaların, kullandıkları cam ambalajı belirli oranlarda toplayıp/toplatıp geri dönüşümünü sağlamakla ve bunu belgelemekle ilgili bir yükümlülükleri yoktu. Zamanla toplumda,  çevreyle ilgili sorunların giderek önem kazanmaya başlaması kamuyu harekete geçirmiş ve 1991 yılında,  Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliği yürürlüğe girmiştir. Ambalaj atıklarına özgü ilk yönetmeliğin mevzuatımızda yer almasının tarihi ise; 2005 yılıdır. Zaman içinde değişen koşullar nedeniyle yönetmelik değişikliklerine gidilmiştir. Bu gün ise; 24.08.2011 tarihli  Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği (AAKY) yürürlüktedir.

Ambalaj atıklarını, piyasaya sürenlerin(PS) ya da yetkilendirlimiş kuruluşların(YK) yıllara göre hangi oranlarda geri kazanmakla yükümlü olacakları 2011 Tarihli AAKY’nin 17. Maddesinde belirtilmiş olup, 2015 yılı için bu oran, tüm ambalajlar için %48’dir. 2020 yılında ise; geri kazanım oranını %60 ‘a yükselecektir. Ancak bu güne dek yapılan kapasite artırma çalışmalarına karşın yönetmelikte geri kazanılması zorunlu olan bu oranlara, özellikle cam ambalajda ulaşmak mümkün olmamıştır.  Söz gelimi 2014 yılında, ürünlerinde cam ambalaj kullanan PS’lerin kullandıkları çeşitli tiplerdeki cam ambalaj miktarı yaklaşık olarak 800 bin tondur.  PS’lerin yükümlülüğü ise; yönetmelikte belirlenen %44 oranı dikkate alındığında 352 bin ton olması gerekir.  Buna karşılık yetkilendirilmiş kuruluş olan ÇEVKO’nun belgelediği ‘’fırına hazır cam kırığı’’ miktarı ise; 99.2 bin tondur. Bir başka deyişle pazara sunulan 800 bin ton cam ambalaja karşılık, bunun ancak yaklaşık % 12.4’ü  olan 99.2 bin ton  fırına hazır cam kırığı belgelenmiştir(**).
Cam Ambalada Hedeflerin Gerisinde Kalınmasındaki Etmenler Nelerdir?
Yukarıda da belirttiğimiz gibi,  ambalaj atıkları içinde yönetmelikte belirlenen esaslar çerçevesinde toplanmasında en fazla güçlük çekilen cam ambalajdır. Bunun nedenlerine aşağıda kısaca değinilmiştir.

      Yürürlükteki AAKY, ambalaj atıklarının kaynağında ayrı toplanması felsefesi üzerine bina edilmiştir(Madde 1/ç). Yönetmelikte belirlenen yöntemin dışında toplanan cam ambalaj atığı belgelendirmede kullanılamamaktadır. Evlerden toplanan cam ambalaj atıklarının toplam cam ambalaj atıkları içindeki oranını ise tahminen %10 civarındadır. Cam ambalajın büyük bir bölümü evsel atıklara karışmaktadır.

     Yönetmeliğe göre (Madde 8/2 ); bu sistemin işleyişinde önemli bir oyuncu olan belediyelerin YK’lar, PS’ler ya da lisanslı firmalarla(LF) yakın işbirliğinde olmaları gereklidir. Ancak; bu işbirliği henüz istenen düzeyde değildir. Bizdeki bilgilere göre; bu yönetmelik kapsamına giren belediyelerin ancak %20 si AAKY’nin kendilerine getirdiği yükümlülükleri yerine getirmektedir.

    Tüketiciler, çevre konusunda yeteri kadar bilinçli değillerdir. Bu konuda AAKY (madde 31) YK’lara eğitim yapma görevi vermişse de, YK’ların kısıtlı bütçeleri nedeniyle yaptıkları bu bilinçlendirme çalışmaları, ülke coğrafyası göz önüne alındığında yeterli olmamaktadır. Eğitim konusunda başta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olmak üzere Belediyeler ve Milli Eğitim Bakanlığı daha etkin rol oynamalıdır.

    Cam, aynı işi gören ambalaj malzemelerine göre daha kırılgan ve daha ağırdır. Bu nedenle sadece kaynakta ayırma yöntemi ile yönetmelikte cam için belirlenen hedeflere ulaşmak mümkün görünmemektedir.

.    Kimi toplama ayırma tesisleri (TAT- GDT), kendilerine ödenen cam bedelini yetersiz buldukları için cam ambalaj atığını toplamaya sıcak bakmamaktadırlar.

      Fırına hazır cam kırığı üreten GDT’ler, zaman içinde yeni teknoloji yatırımı yapmış/ yapıyor olmalarına karşın buradan çıkan hammaddede, zaman zaman kalite sorunu yaşanmakta ve önemli miktarda cam kırığı sistem(belgelendirme) dışında kalmaktadır.

     Ambalaj atıkları konusunda faaliyet gösteren yaklaşık 800 civarında TAT ve GDT olmasına  karşın, cam ile ilgilenen GDT  sayısı iki elin parmakları kadar olup, fırına hazır cam kırığının yaklaşık % 75-80’i sadece 3 firma tarafından üretilmektedir.

      Kaynakta ayrı toplama sistemi yetersiz kaldığından,   yönetmelikte belirlenen kotalara ulaşmak için anlaşmalı olan belediyelerin gösterdikleri yerlere cam kumbarası konmakta ancak buna karşın cam ambalajın büyük bir bölümü evsel atıklarla birlikte depolama alanlarında toprağa gömülmektedir.

Çözüm Önerileri

   1- AAKY’de yer alan geri kazanım hedefleri, AB’nin  94/62/EC ‘’Ambalaj ve Ambalaj Atıkları Direktifi’nde’’ olduğu gibi, “Genel (malzemelerden bağımsız) Geri Kazanım Hedefi”, “Genel (malzemelerden bağımsız) Geri Dönüşüm Hedefi” ve “Malzemelere Göre Geri Dönüşüm Hedefleri” olmak üzere üç başlık altında düzenlenmelidir. Bu hedefler, cam da dahil tüm ambalaj malzemeleri için AB direktiflerine uyumlu hale getirilmelidir.

  2-    Bilindiği gibi içecek sektöründe kullanılan cam ambalajlı ürünlerin büyük bir bölümü otel, restoran, bar ve kafelerde(HORECA) tüketilmektedir.  Buralardan çıkan cam ambalaj atıkları, organik atıklardan ayrılmadan evsel atıklarla birlikte çöp kutularına aktarılıp, oradan da düzenli depolama alanlarına götürülerek toprağa gömülmektedir. Bu ekonomik bir kayıptır. Bu kaybı önlemek için HORECA’lara, işletmelerinden çıkan cam ambalaj atıklarını ayrı bir yerde toplama ve buradan çıkan atıkları da LF’lara vermeleri zorunluluğu getirilmelidir.
  
 3-  Özellikle cam ambalaj için yürürlükteki ‘’lisans verme ölçütleri’’ gözden geçirilmeli, toplama ve ayırma işi birbirinden ayrılmalı, geri dönüşüm işinin ise bu konuda uzmanlaşmış firmalar tarafından yapılması özendirilmelidir.  

 4- Büyük şehir belediyeleri, ilçe belediyelerince düzenli depolama alanlarına gönderilen evsel atıklardan ton başına belli bir bedel almaktadırlar. Kaynağında ayrı toplama  yapılmayan bölgelerden çıkan cam ambalaj atıkları, evsel atıklarla birlikte belediyelerin düzenli depolama alanlarına gönderilmektedir. Cam, benzer işlevi gören öteki ambalajlara göre daha ağır bir malzemedir. Söz gelimi 0.200 cc’lik bir madensuyu şişesinin ağırlığı ortalama olarak 135 gram, ülkemizde 2014 yılı içinde maden suyu için kullanılan cam ambalaj miktarı ise; yaklaşık 500 bin tondur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu ambalajların büyük bir bölümü evsel atıklarla birlikte taşındığı için, fazladan bir ağırlık oluşturmakta ve belediyelerin ton başına ödedikleri bedelleri artırmaktadır. Belediyeden belediye değişmekle birlikte düzenli depolama alanlarına getirilen evsel atıklardan alınan bedel, ton başına ortalama 40 TL’dir. Ayrıca bu rakama, en az bu kadar da toplama maliyeti eklemek gerekir. Belediyeleri, özellikle cam ambalajı kaynağında ayrı toplamaya yönlendirmek için düzenli depolama alanlarına getirdikleri evsel atıklardan alınan ton başına bedeli artırmak bir çözüm olarak önerilebilir. Bu durumda ton başına daha fazla bedel ödemek istemeyen belediyeler, nispeten ağır olan cam ambalajı evsel atıklara karıştırmadan, kaynağında ayrı toplama yöntemini seçeceklerdir.

  5- Şu bir gerçek ki; kaynağında ayrı toplama her belediyede yönetmelikte çizilen çerçeve dahilinde, gereği gibi yapılamamaktadır. Elbette bunun nedenleri arasında, belediyelerin ekonomik gücü, coğrafi konumu, beldede yaşayanların yerleşim biçimi ve tüketim alışkanlıklarının farklı olması sayılabilir. Bu sistem yerleşinceye kadar evsel atıkların içine şu ya da bu şekilde karışan cam ambalajların, her türlü sağlık önlemi alınıp, uygun teknolojiler kullanılarak düzenli depolama alanlarında evsel atıklardan ayrılarak belgelendirmede kullanılması sağlanmalıdır

.6-  Coğrafi bölgelerimiz dikkate alınarak lisanslı cam geri dönüşüm firma kapasitesinin arttırılması ve mevcut teknolojilerinin yenilenmesi için, Bakanlığımız eşgüdümünde, yetkilendirilmiş kuruluşların ve ilgili ekonomik işletmelerin katılımıyla çalışmalar yapılmalı, AB, vb. fon olanaklarını araştırarak ortak projeler hayata geçirilmelidir. Bunun için paydaşların bir proje grubu oluşturması uygun olacaktır.

7- Nüfusları aynı olsa bile beldeler arası ekonomik gelişmişlik ve tüketim alışkanları vb. hususlar, bir birlerinden çok farklıdır. Söz gelimi, gelişmiş bir beldeden çıkan cam ambalaj miktarı, ekonomik olarak nispeten daha geri olan bir beldeden daha fazladır. Eşdeğer nüfus ölçütü belirlenirken belde nüfusunun yanı sıra gelişim düzeyi ve tüketim alışkanlıkları da dikkate alınmalıdır.

Sonuç
Mevcut yönetmelik çerçevesinde, cam ambalajın kurallara uygun olarak belgelendirilmiş geri dönüşümünün sağlanması, gelecekte de bir sorun olarak karşımıza çıkacaktır. Bu nedenle yukarıda açıkladığımız çözüm önerilerinin hazırlanacak yeni yönetmelikte dikkate alınmasının bu sorunun çözümü için gerekli olduğu kanısındayız.

(*)Bu makale ÇEVKO Dönüşüm Dergisi’nin 2015-1-18. sayısında yayımlanmıştır.

(**)Burada sadece ÇEVKO’nun belgelendirdiği cam miktarı dikkate alınmıştır.