3 Ağustos 2016 Çarşamba



KÖLN-COLOGNE

Ülkem dışında çok gittiğim ve en uzun süre yaşadığım kenttir Köln. İlk kez 1973 yılının temmuzunda gitmiş, iki ay kadar yaşamıştım. Gerçek anlamda gezdiğim ilk kentti. Bu tarihten sonra sayamadığım kadar çok gittim. En son gidişim ise; Köln Fenerbahçeliler Derneği'nin daveti üzerine bu yılın mayıs ayındaydı.
.
Başkalarını bilemem ama ben, sıkça gittiğim ve uzun zaman yaşadığım kentleri, mutlaka bir şeyleri eksik anlatacağım, önemli bir ayrıntıyı atlayacağım endişesiyle yazmaktan uzak durmuşumdur.
''Peki Köln'ü bunca yıl aradan sonra neden yazmaya karar verdim ?''  Bu yılın mayıs ayında, Köln Fenerbahçeliler Derneğinin  düzenlediği ''bahar '' etkinliği'' davetine icabet edip, orada 4 gün geçirince,
''Artık kaçış yok, Ülken dışında, gerçek anlamda gezip gördüğün ilk kent olan Köln'ü yazma zamanı çoktan geldi de geçiyor, vira bismillah ! '' deyip bilgisayarımın tuşlarını takırdatmaya başladım.
Ren Nehrinde Sefer Yapan Gemi Otel


Köln Tarihine Kuş Bakışı

Köln, MÖ 50 yılında zamanın Roma İmparatoru Claudius tarafından, Cermen kabilelerinin saldırılarından korunmak için kurulmuş bir ileri karakolmuş. Claudius, kente karısı Agrippina'nın adını vermiş. Ancak Roma tarihi hakkında biraz bilgi sahibi olanlar, Agrippina'nın , Claudius'un bu jestine, onu zehirleyerek karşılık verdiğini anımsayacaklardır.
Bu olaydan yaklaşık 500 yıl sonra kent, Latince  coloniadan (koloni) evrilen Cologne-Köln adını almış; iyi de olmuş..
Kıyısında kurulduğu Ren Nehri'nin de etkisiyle Orta Çağdan itibaren  Kuzey Almanya'nın en önemli ticaret merkezi durumuna gelen Köln, Birinci Dünya Savaşı'nı kazasız belasız ve hasarsız atlatmış atlatmasına da İkinci Dünya Savaşı sırasında deyim yerindeyse yerle bir olmuş. Savaş sonrası ise yaşanan ''Alman Kalkınma Mucizesi'' ile birlikte, hızla gelişen ve bu gün yaklaşık 1 milyon 50 bin kişinin yaşadığı bir kent olan Köln,  aynı zamanda  Kuzey Ren Vestfalya Eyaletinin de başkentidir.
Böll Platz'dan Dom

Nerelere gidilir

Köln'e ister uçakla, ister kara yolu ile isterseniz trenle gelin, kenti gezmeye Houpthbahnhof'dan-merkez tren garı-  başlamalısınız. 1859 yılında yapımı tamamlanan Hbf, günün 24 saati adeta canlı bir organizmaymışcasına hareketlidir. Bhf'dan Almanya'nin Berlin, Frankfurt, Münih, Hamburg gibi önemli kentleri ile Almanya dışındaki, bir çok başkente tarifeli tren seferleri yapılmaktadır.
 ''Tren bileti nasıl alırım, Almanca bilmiyorum'' diye üzülmeyin. Burada otomatik tren bileti veren makinelerde Türkçe yönlendirmeler var.Aklınızda bulunsun,Türklerin Almnya'da n yoğun olduğu eyaletlerden biri de Kuzey Ren Vestfaya Eyaletidir. Hbf'da alış veriş yapacağınız, yemek yiyeceğiniz çokça kafe ve dönerci bulabilirsiniz.
Dom
Dom
Dom Katedrali Hbh'’a birkaç dakikalık mesafededir. Katedral Köln'ün en ilginç yapısıdır. Köln'e gelip de burayı görmeden gidene rastlamadım. Öyle ki; görmek isteseniz de istemeseniz de bu katedral, Köln'ün hemen her tarafından görünür. Gerçekte bulunduğu kentle özdeşleşen çok az yapı vardır. Söz gelimi bunlardan biri Pisa Kulesi, bir diğeri Eiffel Kulesi'dir. Bunların fotoğrafını gördüğünüz de ''burası neresi'' demezsiniz. İşte Dom Katedrali'de böyledir. Kısaca Dom demek Köln demektir.
Dom Katedrali
Dom'un bulunduğu yere katedral yapma düşüncesinin VII. yüzyıla kadar dayandığı söyleniyor . Temeli ise yaklaşık 500 yıl sonra atılıyor. (1248). Temel atılıyor atılmasına da parasızılık nedeniyle ancak 632 yıl sonra tamamlanıyor (1880)..Barselona'daki Sagrada Familia' da dahil benim gezip gördüğüm yapımı en uzun süren katedraldir Dom. İlk kez 1973 yılında gezdiğim katedral o zaman onarımdaydı. En son gittiğimde de onarılıyordu (Mayıs 2016). Bu tür yapıları ayakta tutmak için sürekli onarmak kolay iş olmasa gerekir...
UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan katedral Kuzey Avrupa'nın gotik biçemli en büyük kilisesidir. Her iki kulesinin yüksekliği 157 metreye ulaşır.
Bir Gargoyle Örneği

Kum taşından örüldüğünü sandığım dış duvarları, yüzyılların etkisi ile kararmış. Katedralin önünde bulunan meydanda durup kulelere baktığınızda; yapının görkemi karşısında kendinizi güçsüz ve çaresiz hissediyorsunuz. Katedralin dış duvarları nakış gibi işlenmiş. Onlarca aziz heykelinin bulunduğu dış duvarlarda, çatının suyunu akıtmak için yapılan ve oluk görevi gören gargoyle denilen, insan- hayvan karışımı yontulara baktığınızda ürperiyorsunuz.
Katedralin içi, dışı gibi kasvetli.. Bu kasvet gotik yapıların bir özelliği olmalı... İçerde bulunan heykellerin ve şapellerin yanında dikkat çeken en önemli unsur ise, incildeki öykülerin tasvir edildiği vitraylar...

Dom'daki ilginç yerlerden biri de sağdaki çan kulesine tırmanmak. Hediyesi 5 €. Ben, yıllar önce bir solukta çıkmıştım bu daracık merdivenlerden.  Bu kez çıkarken iki kez dizimi dinlendirmek için durduğumu itiraf etmeliyim. Erinmedim saydım: Kulenin tepesine 509 basamakla çıkılıyor.

Dom konusunu bağlarken şunu söylemeden geçmeyeyim.''Köln'ne sadece Dom'u görmek için bile gelinebilir.''
Dom-Giriş Kapısı

Dom'un hemen yanı başında Roma- Germen Müzesi (Römisch-Germaniches  Museum) bulunuyor.
Bu müze, kentin tarihini öğrenmek isteyenler için önemli müzedir. Müzede Roma dönemine ilişkin eserler sergilenmekte... Ancak bizdeki müzelerle karşılaştırdığınızda biraz yavan kalıyor.
Bu arada müze binasının çağdaş mimari ile yapıldığını da sözlerime ekleyeyim.
Almanlar, eski ve yeninin mimari zıtlığını göstermek için müzeyi bu biçemde yapmış olabilirler. Her ne düşünceyle yapmış olsalar da ben bu müzeyi, Köln'ün sembolü olan Dom'un burnun dibine yapmazdım doğrusu...
Müze pazartesi günleri, dışında her gün açık. Hediyesi 9 euro.
Roma -Germen Müzesi'nin hemen arkasında bulunan Heinrich Böll Platz'ı çevreleyen iki önemli yapı var. Bunlardan biri;1985 yılında, bir vakfın desteği ile kurulan Gesellschaft für Moderne Kunts Museum'dur.
Çağdaş sanat eserlerinin kalıcı olarak sergilendiği müzede, zaman zaman müzenin temasına uygun olarak yine çağdaş sanatçıların eserlerine de yer verilmektedir.


Roma- Germen Müzesi
Hemen her yerde olduğu gibi bu müze de pazartesi günleri kapalı. Şimdiki giriş fiyatı hakkında bilgi sahibi değilim.. Ziyaret ettiğim tarihte müzedeki eserlerden çok etkilenmiş, ödediğim giriş parasının karşılığını fazlasıyla aldığımı düşünmüştüm.

Eğer çağdaş sanatlara ilgi duyuyorsanız, kesinlikle gezin derim. Köln'e yapacağım ilk ziyaretimde burayı bir kez daha gezeceğim.

Henrich Böll Meydanının hemen yanı başında ilginç bir demir yolu köprüsü var. Adı Hohenzollerbrücke. Aslında köprü normal bir demir yolu köprüsü. Asıl ilginç olan yanı: yüklendiği ikincil görevden kaynaklanıyor. Köprü,parmaklıklarına asılan ve yeni evlilerin aşklarının sağlamlığını ve sürekliliğini simgeleyen kilitlere ev sahipliği yapıyor. 
Bu görenek, köprüsü olan bir çok Avrupa kentinde de uygulanıyor. Köprü parmaklıklarında binlerce kilit var. Kilitlerin kimi eğreti. biraz zorlamayla açılabilir. Bu evliğin sağlam temele dayanmadığını mı gösteriyor dersiniz?
Kimi de öyle kavi ve sağlam ki; topla tüfekle açamazsınız.
Köprü de bir de yaya yolu var. Buradan Deutz'a yürüyerek geçebilirsiniz. Bu arada yüksekçe bir yerde değilseniz ya da bir drona sahip değilseniz; Böll Meydanı, Dom'un güzel fotograflarını çekmek için ideal bir yer.
Meydanda bir de II.Kaiser Wilhelm'in at üstünde güzel bir heykeli var. Ren Nehrinin karşı kıyısında da , yani köprünün karşı yakasında ise; I. Kaiser Wilhelm'in ki bulunuyor. Anlaşılan Almanlar, köprüyü koruma görevini imparatorlarına vermişler.
                                    II. Kaiser Wilhelm

Buradan aşağı inip Rhein Garten'i boydan boya geçen, Ren Nehrine koşut yürüyüş yolunda yürümenizi öneririm Yürümek dedimse illa da yürümeniz gerekmiyor. Bir Kölsh Birası alır, ulu bir ağacın dibindeki bir banka oturur, hem dinlenir, hemde Ren Nehrine özgü yük gemilerinin akıntıya karşı verdikleri çabayı izlersiniz. Yok komformistseniz; yürüyüş yolunun sağındaki kafe, birahane ve restoranlara oturup aynı şeyi yaparsınız. Ama izleyeceğiniz gene ince uzun nehir gemileridir.
St. Martin

Bu yürüyüş yolu kesintisiz olarak Deutzer Bürücke'ye kadar uzanır. Yürüyüş sırasında bisikletlilere dikkat edin. Eğer kendilerine ayrılmış yollardan gidiyorsanız acımadan çarparlar, haberiniz olsun. Deuztzer Brücke'ye doğru yürürken sağ tarafınızda 4 köşe kulesi olan bir kilise göreceksiniz. Bu St. Martin Bazilikası'dır. Köln'deki 12 romanesk biçemli kiliseden biri olan bazilika, Dom Katedrali ile birlikte kentin panoramasını tamamlayan güzel yapılardan biridir.
Yürüyüş yolu Deutzer Brücke'ye kadar kesintisiz devam eder. Köprünün altından geçip, hiç bozmadan Scokoladenmuseum'u (Çikolata Müzesi) buluncaya kadar yürüyün.
Müzenin bulunduğu Rheinauhafen'e bir köprüden geçerek ulaşırsınız. Müzeyi anlatmadan bu köprü ve köprünün hemen yanı başındaki kuleye (Malakoffturm ) ilişkin bir kaç bilgi kırıntısını sizinle paylaşayım. Köprü ve kule, zamanla büyüyen kentin savunması için, mevcut surlara yeni surlar eklenmesi zorunluluğu ortaya çıkınca yapılmış. Kule ve hidrolik basınçla çalışan salıncaklı köprü 1855 yılında tamamlanmış. Mimarı ise Carl Scnitzler'miş.
Çikolata  müzesi bende,  nehrin bağrına saplanmış bir bıçak izlenimi veren bir yarımada üzerine kurulu. Müzeyi ziyaret etmeden size bir uyarım olacak: Eğer yanınızda çocuklarınız varsa; girmenizi önermem. Çünkü size pahalıya patlar gününüz zehir olur.
'' Çocuklarım benim her şeyim. Onlara canım feda''
diyorsanız siz bilirsiniz. Ama müzeden çıkınca yüzünüzün aldığı şekli görmeyi çok isterim doğrusu...
Neyse biz işimize bakalım. Müze, benim gibi daha önce bu tür müzeleri gezenler için bile ilginç. Çikolatanın geçmişi taa! Azteklere kadar uzanıyormuş. Müzede bir de çikolata üretim tesisi var. Burada kakao çekirdeğinin nasıl çikolataya dönüştüğünü, nasıl paketlendiğini izliyorsunuz. Doğal olarak çikolatanın paketlenmesi ile üretim süreci tamamlanmıyor. Sürecin tamamlanması için burada sizin devreye girmeniz gerekiyor ve süreç çikolata satın almanızla sona eriyor.  İçeride, belki daha önce hiç görmediğiniz türde çikolata var, ucuzundan pahalısına... Müzeye girişin 10 €. Buraya ilişkin olarak çocuklu ailelere için tek iyi haber, girişte ailelere indirim yapıyorlar.

Çikolata Müzesinin arkasında ise, Deutsches Sport & Olimpia Museum var. Daha önceki gelişlerimde olduğu gibi bu kez de girmedim müzeye. Ama ilgilenen olursa; hazır buraya gelmişken bu müzeyi de gezebilirler.

Köprüden sonra Am Leystapel yolundan karşıya geçin. Küçük bir kilise ile burun buruna geleceksiniz. Romanesk (Gotik Mimarinin Önceli) mimarinin küçük bir örneği olan St. Maria Kilisesi, ilk kez 948 yılında hizmete girmiş ama zaman içinde yapılan eklemeler ile bu günkü halini almış. Kilise dışarıdan bir şeye benzemiyor gibi. Ama görünüşe aldanmayın, bir zahmet içeri girin.
St. Maria


The Seaman's Madonna


Kilisenin içinde genelde incilden esinlenilerek yapılan resimler ve vitraylar var. Ama bunların yanında size ''iyi ki dışındaki sadeliğe bakıp da girmezlik etmemişim'' dedirtecek, ahşaptan güzel bir heykel var. Adı: Denizci Madonna- The Seaman's Madonna''. Bu ahşap yontu Janos Van Cleve'nin yapıtıymış. Ayrıca kilisenin tavanında da boyayla yapılmış süslemeler ilginç...

Kiliseden çıktıktan sonra sola dönüp Am Leystapel'i geldiğiniz yönün tersine Deutzer Bücke'ye gelinceye kadar izleyin. Köprüye ulaşınca, artık kıyıya veda edip kentin sokaklarına dalın.

Bir süre yürüdükten sonra kentin ünlü eğlence yerlerinden biri olan Alter Markt'a ulaşırsınız. Baharı , yazı ve güzü bir yana bırakın; kışın hafta sonlarında bile, eğer gökte yağmur yüklü bulutlar yoksa; buradaki kafe  ve birahanelerde yer bulmak çok güçtür. Ben, Köln'e geldiğimde, her zaman olmasa bile, buraya mutlaka uğrrım.
Ancak, son gelişimde hava yağışlı olduğundan dolayı çektiğim fotografda  ortalıkta pek kimseleri görmeyeceksiniz.
Burada ki birahanelerde ve kafelerde fiyatlar makul. '' Hesap ne gelecek ?'' korkusu olmadan yiyip, içebilirsiniz.


Alter Markt
Jahnstrasse'de bulunan St. Mauritius Kirche'nin  yapım tarihi 1135 yılına kadar gidiyor. Hıristiyanlığın yaygılaşması sonucu artan cemaatin ibadet gereksinimi karşılamak üzere, zamanın zenginleri tarafından, bir manastırın yanına yaptırılan kilise, zaman içinde yapılan ilavelerle başlangıçtaki romanesk mimari özelliğini yitirip, barok mimari özellikleri taşımaya başlamıştır.


Mauritus Kirche
Mauritus Kirsche'nin yakınında gene barok biçemli Herz Jesus Kirsche'yi de ziyaret edebilirsiniz.
Romalılar'ın Köln'ü kurduktan sonra kentin etrafını surlarla çevirdiklerini yukarıda anlatmıştım.
Bu surların dışarıya açılan kapılarından biri de Hahnentorburg'dur. Kentin batı kesiminde yer alan kapı, horoz kapısı olarak da bilinir..
Yapımı 1235-1240 yılları arasında tamamlanan ve iki yarım daireden oluşan mazgallı kulelerin arasında kemerli bir kapı vardır.
Köln'ü çevreleyen surlar, 19. yüzyılın sonunda kentin genişlemesini ve büyümesini engellediği için yıkılmış, sadece bu günkü iki kule bırakılmış.  Hahnentor, zaman içinde kimi zaman hapishane, kimi zaman sergi alanı ve müze olarak kullanılmış.

Hahnentor






Aziz Greon Bazilikası Dom'a 8-10 dakikalık yürüyüş mesafesindededir. Bazilika 1607 yılında yapılmıştır. Bir çok kilisede olduğu burada da ibadetin yanı sıra programlı olarak konserler verilmektedir. Ben yaklaşık 10 yıl önce, rastlantısal olarak bir org dinletisine tanık olmuştum. Harika bir dinletiydi. Eğer kilise müziğinden hoşlanıyorsanız; internetden hangi kilisede ne tür dinleti var öğrenir, işi rastlantıya bırakmazsınız.
                                                                                St. Greon                                                                                          

Köln'deki 12 Romanesk Bazilika'nın en önemlisi St. Ursula Bazilikası'dır.  Bazilika, Hunlular tarafından öldürülen St. Ursula ve 11 000 ( yazıyla da on bir bin) bakireye adanmıştır.Dıştan pek bir şeye benzemeyen bazilikanın içi ilgniç olduğu kadar da muhteşem... Burayı yapan sanatçılar, bazilikayı bir iğne oyası titizliğinde işlemişler. Etkilenmemek mümkün değil. Hava yağışlı olduğu için burada 1 saate yakın zaman geçirdim.
St.Greon
Bazilikanın ''altın oda'' denilen bölümün duvarlarına, şehit edilen bakirelerin kemikleri düzgün bir şekilde sıralanmış. Bazı kafatasları ise altın işlemeli,  camdan kutularda saklanmış. İnsan gerçekten ürperiyor. 11 bin bakirenin Hunlular tarafından öldürülmesi bence bir söylence. Ama bu bile buranın özel bir yer olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Mihrabının arkasındaki 3 parçalı vitray ise bazilikanın doğal ışık kaynağı... Bu arada St. Ursula, Köln'ün koruyucu azizesiymiş.
St.Ursula
Altın Oda ve Kemiklerin Sıralandığı Duvar- St. Ursula
Zoo Brücke ve Hohenzollern Brucke arasında ve Ren kıyısında yer alan ve Köln'deki romanesk kiliselerden biri olan St.Kunibert Kilisesi, 1247 yılında tamamlanmıştır. Üç nefli (üç koridorlu) olan kilise Aziz Kunibert'e adanmış olup, St. Kunibert'in mezarı da bu kilisededir. Kilise Köln'ün panaroması içinde önemli bir yer tutar. Kiliseyi ziyaretinizden sonra bahçesinde bir yere ilişip Ren Nehrin'den gelip geçen gemileri izleyebilirsiniz.



St.Kunibert

Başka Nerelere Gidilir

Almanya'nın tüm kentlerinde olduğu gibi Köln de parklarıyla, botanik bakçeleri ile yeşil bir kenttir. Bunların en önemlisi olan Botaniche Garden/ Flora, kentin kuzeyinde, hayvanat bahçesinin hemen yakınındadır. E.von Oppenheim öncülügünde , Köln'ün ileri gelenlerinin desteği ile 1864 yılında kurulan botanik bahçesi, 11.5 hektar alanı kaplamaktadır. Başlangıçta flora ve botanik bölümü duvarlarla bir birinden ayrılmışken, 1920'lerden sonra bu duvar ortadan kaldırılmış, o tarihten itibaren  tek bir botanik bahçesi olarak hizmet vermeye başlamıştır. Bahçede 10 binden fazla tür bitki varmış. Palm house ve tropik serada sıcak iklimlerin egzotik ağaçları arasında dolaşırken kendinizi yağmur ormanlarında safari yapıyor duygusuna kaptırabilirsiniz. Zaman zaman konserlere ve toplantılara ev sahipliği yapan botanik bahçesinde spor yapabileceğiniz yürüyüş yolları da bulunmaktadır. Hoşça vakit geçireceğinizi umduğum Botanik Garden'a son gidişimde para ödemedim. Daha önce bir kez daha gitmiştim ama giriş parası ödeyip, ödemediğimi anımsamıyorum doğrusu..
Botanik Garden/Flora



Nehrin doğu yakasında, Hohenzollernbrücke ile Zoobrücke  arasındaki, nehre kıyısı olan 40 hektarlık bir alana kurulu Rhein Park, bana göre Köln'ün hem en güzel parkı hem de en güzel yerlerinden biridir. 1912 yılında hizmete açılan park 1989 yılında ulusal değer olarak kabul edilmiştir.

Yürüyüş yolları, oyun alanları ve ziyaretçilerin üzerine uzanıp düş kurabileceği halı misali çimleriyle park tam bir sosyal etkinlik alanıdır.
Tiergarten



Park, özellikle mayıs ekim arası çok güzel oluyor. Buraya kesinlikle gelmenizi öneririm. Giriş parasız.
Rhein Park
Bir başka park da geniş çim alanlarının bulunduğu Media Parktır. İş yerlerine yakın olduğu için genelde çevrede çalışanların  yemek aralarında geldiği bir parktır. Parkta geniş çim alanları ve yürüyüğş yolları bulunmaktadır.
Media Park

Köln'd bir de hayvanat bahçesi-Tiergarten- var. 1860 yılında 40 hektar arazi üzerine kurulu hayvanat bahçesi, 500'ün üzerinde hayvan türüne ev sahipliği yapıyormuş.
Hayvanat bahçesinin kurulduğu alan geniş. Ziyaretçiler genelde bisikletle dolaşıyor. Her hayvanat bahçesinin olmazsa olmazı; hayvan temalı oyuncakların satıldığı bir de hediyelik eşya satan dükkan var. Çocukları uzak tutun(!). Hayvanat bahçesine giriş yetişkinler için 14 Euro. Aile indirimi var.


Siz ilginç bulur musunuz bilmem ama yurt dışındaysam ve yeterli zamanım da varsa gittiğim kentin mezarlıklarını da ziyaret ederim.
''Yaşar kendine uygun bir mezar yeri miarıyor. ?' 
diye düşünenleriniz olabilir. Henüz böyle bir niyetim yok.
Ren Üstünde Yeni Binalar
Mezarlıklar o ülkenin kültürünü anlamamıza yardım eder. Sadece anıtları fotograflamak, iyi bir yerde yemek yemek o toplumu tanımak için yeterli değildir. Bu satırları okuyanlar arasında benim düşüncelerimi paylaşanlara Köln'de ziyaret edecekleri bir kaç mezarlık adı vereyim. Bu mezarlıkların ilki Mülheim- Deutz tarafında; 1698 yılında ilk gömülmenin yapıldığı, yaklaşık 5000 mezarın yanısıra Oppenheim, Offenbach gibi ünlü ailelerin mezarının bulunduğu Yahudi Mezarlığıdır-İsrael Friedof-.  Bir başkası ise buraya yakın olan Deutzer Friedof''dur. Dom tarafında ise Melaten Friedhof'u önerebilirim. Yahudi mezarlığı değil ama öteki iki mezarlık, türbemsi yapıları ve  heykelleri ile bir açık hava müzesi gibi. Buraları bir sanat galerisinde dolaşır gibi gezebilirsiniz. Şimdiye dek bir mezarlık gezmemişseniz eğer, vakit bulun gezin derim. Size bir çok gezen öğüdü.
Tekneden Dom ve  St. Martin

Köln'ü bir de  Ren Nehrinden görmek isterseniz,
Hohenzollerbrücke'nin yakınında bulunan iskeleden kalkan nehir gemilerine binin.

Tur yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Tur sırasında güzel fotograflar çekebilirsiniz.

Hediyesi 16.Euro.



Köln'ü gezmek için yeterli zamanınız yoksa, istediğiniz durakta inip gene istediğiniz durakta binerek turunuza devam edebileceğiniz Hip-on Hop-off tur otobüslerine binmenizi öneririm. Bir günlük turun hediyesi 16 Euro.
Bu arada Köln'ü bisikletle de dolaşabilirsiniz. Özellikle nehir kıyısını bisikletle dolaşmak çok eğlenceli. Korkmayın bir çok Avrupa kentinde olduğu gibi Köln'dede bisikletler için ayrılmış özel yollar var.

Ne Yeni Ne İçilir
Tüm Alman kentlerinde olduğu gibi geleneksel  Köln Mutfağı'nın temelini patates oluşturuyor. Domuz eti, sosis, haşlanmış sebze ve pasta da Köln Mutfağı'nın olmazsa olmazları arasında yer alıyorlar.
Köln'de bir çok türk restoranı da var. Bu restoranların başat yemeği ise döner.
Köln Fenerbahçeliler Derneği Üyeleri ve Kulüpten Arkadaşlarla Gulaş Restorandayız
Tarih boyunca bir ticaret kenti olan Köln'de uluslararası mutfakları bulmak da olası.
Ama ben size sadece bir yer önereceğim. Köln'e her gidişimde uğramadan dönmediğim bir restoranı... Yeri Neumarkt'da. 

Ama adı Puszta Hütte.

Adresi ise; Fleischemengergasse no:57


Sahibi ya Macar asıllı bir Alman, ya da Alman asıllı bir Macar... Öyle güzel gulaş yapıyor ki; ben Macaristan'da bile böyle lezzetlisini yemedim. Tatlımsı bir acılığı var. O kadar hoş ki; her seferinde 3 kase yiyorum.
Neumarkt'a o restoranı bulun, sonunda bana hak vereceksiniz.
Gilden Kölsch
''Köln'de ne yenir ?'' sorusunu kısaca yanıtladıktan sonra ''ne içilir'' sorusunun yanıtına geldi.
 Elbette bu sorunun yanıtı '' ne bulursan içilir'' olmayacak. Köln bir bira kenti ve buraya özgü Kölsch biraları ünlü. Zaten Kölsch , Almanca'da Kölnlü ya da Köln'e ait demekmiş. Köln'de yaşayan arkadaşlarıma sordum; 40'a yakın Kölsch tipi bira varmış burada.
Az Sonra Kızarmış Patates ve Bira Molası


Size bazı bira adları vermenin tam zamanıdır. Hazır olun: Reisdorf Kölsch, Sinner Kölsch, Ganser Kölsch, Burger Kölsch, Fruh Kolsch... Dahasını isterseniz , dahası da var. Gilden Kölsch, Sion Kölsch, Kuppers Kölsch... Bu biraları Alt Stat'da, Alter Markt'da ya da herhangi bir restoran yada birahanede içebilirsiniz.
Yıl 1988 Schildergasse- Neumarkt


 Köln'de Eğlence

Ne tür bir eğlenceden hoşlandığınız konusunda en ufak bir fikrim yok. Bu size bazı önerilerde bulunmayacağım anlamına gelmez. Ortalama bir insanın gidebileceği yerlerden bir kaç mekan adı ve adresi verebilirim.
Geç vakte kadar eğlenip bir yandan da biranızı yudumlayacağınız bir yer arıyorsanız, Aachener Str. 33'de bulunan Sixpack'ı, kalabalıktan hoşlanıyorsanız gene Aachener Str. no: 57'de adreslenen Tausenbar'ı, yok ben eski müziklerden hoşlanır, nostaljik takılırım derseniz Hohenzollernring 90'da bulunan Diamond'su öneririm.
Pascha-Fotograf Google'dan Alınmıştır

Yok bunlar beni kesmez diyenlere de  önerebieceğim Pascha' paşa- var. Pascha 12 katlı bir binada hizmet veriyor. 1974 yılında bir genel ev olarak faaliyetine başlayan ve 1994 yılından bu yana  Pascha adıyla faaliyet gösteren mekanda eğlencenin her türlüsü var, yeter ki paranız olsun. Restoran, gece kulübü, bar, güzellik ve masaj salonları, solaryum ve hotel burada alacağınız hizmetlerden birkaçı. Gece kulübü hariç bütün hizmetler 7/24 veriliyor. Gece kulübü ise 21.00-05.00 arası açık. Ama buranın ünü sadece verdiği bu komple eğlence hizmetinden kaynaklanmıyor. Burası aynı zamanda Avrupa'nın en büyük genel eviymiş. Zaten bulunduğu sokağın adı da Horn Strasse. Horn, Almanca'da boynuz demek. Pascha'nın sahipleri, hem yaptıkları işi kuşkuya yer vermeyecek şekilde açıklasın, hem de arayanlar, mekanı kolay bulsunlar diye olacak, özellikle horn- boynuz sokağında konuşlanmış olabilirler(!).
Pascha'ya giriş 5( yazıyla beş) Euro. (Bu rakam 10 yıl öncesinin, şimdi girişte ne alıyorlar fikrim yok). Rivayet edilir ki; Pasca adını koluna dövme yaptıranlar, buraya ömür boyu para vermeden giriyorlarmış. Böyle bir şey yaptırırsanız, ve canım ülkemde yaşıyorsanız ömür boyu uzun kollu gömlek giymek zorunda kalacağınızı anımsatmak isterim. Bu arada küçük bir not. Eskiden buraya kadın müşteri almazlardı. Bir kaç yıldır alıyorlarmış diye duydum.
Köln Fenerbahçeliler Derneği'nin Bahar Şenliği


Alış Veriş
Köln'ün en önemli ve en tanınmış alış veriş merkezi, buraya 1960'lı yılların başında gelen ilk kuşak Türkler'in Beyoğlu diye adlandırdıkları Shildergasse'dir. Sadece yayalara açık olan bu caddedeki mağazalarda, hem Almanya'nın hem de dünya markalarını bulabilirsiniz. Aynı caddede alış verişe daha düşük bütçe ayıranlara hitap eden mağazaları da bulabilirsiniz. var. Ama daha özel ve butik şeyler arıyorsanız, Rudolfplatz, Benesisstrasse ve Ehrenstrasse'ye gitmeniz gerekir.
Eau de Cologne

Köln'den alınacak en güzel hediye ise, adı Köln ile özdeşleşmiş olan  4711 Kölnisch Wasser'dir. 1709 yılında Giovanni Paola Feminis'in icat ettiği bu kolonyayı Dom çevresinde bulunan 4711'in resmi mağazalarında satın alabilirsiniz.

Nasıl Gidilir

Köln' THY'nin her gün karşılıklı seferleri var.

Türkiye'nin Köln Konsolosluğu


AdresLuxemburger Str. 285, 50354 Hürth, Almanya
Gulaş


Botanik Garden/Flora


Dom
Ren Kıyısı

Köln Fenerbahçeliler Derneği'nin Bahar Şenliği
Tiergarten
St.Ursula -Bakire Kafatası Muhafazası



25 Temmuz 2016 Pazartesi




MANTI BİR JAPON YEMEĞİ MİDİR?

Yılını tam anımsayamayacağım ama 10 yıl kadar oluyor sanıyorum. Bir müşteri ziyareti için Kayseri’ye gitmiştim. Vakit öğleye yaklaşınca müşterim,
-‘’ Yaşar abi, yimeğe gidelim mi?’’ dedi Kayseri ağzıyla…
‘’Olur, gidelim’’.
-‘’Ne yimek istersin?’’
-’’Geleneksel Kayseri Mutfağı olursa sevinirim’’, diye yanıtladım.
Kent merkezinde bir restorana gittik. Masalarımıza oturur oturmaz,  garson elinde yemek listesi ile geldi. Ben listeye bakmadan garsona,
-‘’Kayseri’nin yerel yemeklerinden yemek istiyorum, listeye gerek yok. Yemekleri sen ayarla ‘’. Garson listeleyi alıp uzaklaşırken, tam çaprazımdaki masaya gözüm takıldı. Üniversite çağlarında ikisi kız, ikisi erkek, ellerindeki listeye bakıp gülüşüyorlardı. Neye gülüyor olabilirlerdi?
Listede komik bir şey mi vardı? 
Doğrusu meraklandım. Az önce bize yemek listesi getiren garsonu çağırıp,  özür dileyerek yemek listesini yeniden getirmesini söyledim, getirdi.
Listeyi açtım. Yukarıdan aşağı tarıyorum. Kayseri mantısı; komik değil, etli yaprak sarma; o da komik sayılmaz, kağıtta pastırma; bu hiç değil değil... Peki bu çocuklar neye gülmüş olmalılar? Listeyi okumaya devam ediyorum. Sucuklu yumurta, kıymalı su böreği vee ! Toyota Tabağı… Toyota Tabağı mı? Parmağımı Toyota Tabağı yazan satıra koydum.   Kayseri'nin yerel yemeklerini sunan bir restoranın yemek listesinde demek Japon Mutfağından örnekler de varmış. Garibime gitti doğrusu? Çocuklar bunu komik bulmuş olabilirlerdi. Bakalım tabağın içinde ne var? Toyota Tabağı yazısının altındaki içerik yazısı küçük. Yakın gözlüğümü taktım. Tabağın içindekileri okuyunca; şaşkınlık bir yana gözlerime inanamadım. Olay komikten de öte... Toyota adıyla sunulan tabağın içinde Kayseri'ye özgü yiyecekler vardı.
Bize hizmet eden garsona seslendim, geldi. Olabildiğince nezaketle,
-‘’Buyurun efendim! dedi, bir arzunuz mu var? '' 
Listedeki Toyota Tabağı yazısını işaretle,
-‘’Bu ne arkadaşım, tam anlayamadım doğrusu.  Kayseri gibi bir yerde, Kayseri’nin yerel tatlarını, bir otomobil markası ile sunmak neyin nesi oluyor?''
-‘’Efendim ben bilemeyeceğim. Bizim patronlar Toyota bayisi de, galiba onun için bu adı koymuşlar.''
-‘’ Restoranın müdürü ile görüşebilir miyim?''
-''Tabii ki.''
 Sağ olsun müdür, hemen geldi. Aynı soruyu ona sordum. Aynı yanıtı alınca;
-‘’Size telefonumu bırakıyorum. Bu tabağın isim babalığını kim yaptıysa; onunla görüşmek isterim.''
Restoranla ilgilenen kişi, müdürün deyişine göre patronun eşiymiş.
Doğrusu iştahım kaçtı. Hesabı ödeyip çıktık.
Aradan yaklaşık bir saat geçtikten sonra telefonum çaldı. Ben de kayıtlı olmayan bir numaradan aranıyorum. Telefonu açtım.
-‘’Yaşar Atilla buyurun’’. Bir kadın sesi. Kendini tanıttı. Az önce yemek yediğimiz restoranın sahibinin eşiymiş.Telefonumu restoranın müdüründen almış,
-‘’Galiba bir sorununuz varmış bey'fendi’dedi.
‘’Hanım efendi benim bir sorunum yok şükür. Ama sorun, siz de  galiba .’’
-‘’…’’
Telefonda bir an sessizlik olunca devam ettim.
-‘’Kayseri gibi muhafazakar olarak bilinen bir kentte, Kayseri’nin yerel yerel yemeklerini, yabancı bir otomobil markasının adını vererek sunmanız beni şaşırttı doğrusu.
-‘’Ama biz Toyota’nın Kayseri bayisiyiz, dedi nazik bir şekilde. Bu yüzden Toyota Tabağı adı verdik. taktı.
-‘’Hanımefendi! Bosh Filtreleri bayisi olsaydınız tabağın adı Bosh Filitreleri Tabağı mı olacaktı? Kayseri gibi geleneklerine ve değerlerine bağlı olduğunu sandığım bir kentte, üstelik Kayseri'nin yerel mutfağının örneklerini yabancı bir otomobil markası ile sunmanız bana göre çok yanlış. Bu arada ben Kayserili de değilim.
-''Bakın bey'fendi ! siz öyle söylüyorsunuz ama Bay Toyoda(*) bu tabağa Toyota tabağı adını verdiğim için bana rozet bile taktı.
-‘’Ben varsıl biri değilim ama Bay Toyoda, sizin bu jestinize(!) karşılık Japonların ulusal yemeği suşiye ‘Kayseri Tabağı’ adı versin, ben tüm varlığımı satar adamın heykelini yaptırırım, inanın’’
-‘’….’’
-‘’Bakınız bizler, yıllardır ‘Yunanlılar rakımıza  sahip çıkıyor, Kıbrıslı Rumlar baklavamızı kendi, adlarına tescil ettirdiler’ diye oturduğumuz yerden ağlayıp, sızlanıyoruz. Bütün bunlar biliniyor ve yaşanıyorken siz ise; bize ait değerleri bir tabak içinde Japonlara sunuyorsunuz.
Telefon konuşmamız bu minval üzerine bir süre daha devam etti. Bir birimizi ikna edemeden, karşılıklı olarak ‘’iyi günler dileyip’’ görüşmeyi sonlandırdık.
…….
Aradan 4-5 yıl geçtikten sonra yine bir Kayseri ziyaretimde, bu kez başka bir müşterim beni hava alanında karşıladıktan sonra,
‘’Yaşar bey. Kahvaltı yapalım. Yolumuzun üzerinde güzel bir kahvaltı salonu var. Orada kahvaltı yapar daha sonra atölyeye gideriz dedi.
-‘’Tamam iyi olur.’’
Araba da 5 kişiyiz. Arabayı kullanan arkadaş yıllar önce geldiğim restoranın önünde durdu.
Eyvah gene Toyota Tabağı !...
İçeri girdik. Sevimli bir garson, elinde yemek listesi ile geldi. Geçen seferkinin aksine listeye önce ben uzandım. Merakla listeyi yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı inceledim; yok, Toyota Tabağı yok. Garsonu çağırıp
-‘’Neden bu listede Toyota Tabağı yok ?’’
-‘’Beyefendi, dedi garson gülümseyerek.’ Bizimkiler Toyota bayiliğini bırakınca, Toyota Tabağını da listeden çıkardılar’’.
3-4 yıl öncesi restoranın yöneticisi ile yaptığım telefon konuşması ve takılan rozet geldi aklıma, hafifçe gülümsedim. Listeye bakıp gülümsediğimi gören arkadaşlardan biri,
-‘’Hayırdır abi neye gülüyorsun ?’’ deyince öyküyü kısaca anlattım. Öykü bitince merakla sipariş bekleyen garsona
-‘’Madem burada artık Toyota Tabağı servis edilmiyor, o halde bize de Toyota Tabağı olan başka bir restorana gitmek düşüyor’’, deyip oradan ayrıldık.
Yaklaşık 10 yıllık bu öyküyü neden anlattım. Niyetim bir restoranı kötülemek değil elbette-üstelik yemekleri de leziz-. Amacım bizim olan, bizi biz yapan  değerleri koruma konusunda dikkatlerinizi çekmektir. Bunun tutuculukla, çağa ayak uyduramamakla ilgisi yok. Son yıllarda bir çok turistik yerde beyaz peynirin törkiş mozerella, lahmacunun törkiş pizza adıyla servis edildiğine tanık oldum. Geçenlerde gittiğim  Memleketim Adana'da bile kıyma kebabının ( Adana Kebabı) makarna ve mantar ile servis edildiğini görünce;
- ''Pes artık! dedim. Benim gibi gerçek bir Adanalı için bu bi'tür''kıyamet alameti sayılır''.

Ezcümle dostlar, böyle gidersek; rakıdan, baklavadan sonra bizim diye gururlandığımız dönerimiz de, bir gün karşımıza'' Alman Spesiyalitesi (**)'' olarak çıkarsa, şaşırmayalım lütfen...
...

(*) Aradan yıllar geçti. Çok emin olmamakla birlikte rozeti takan kişinin adının Toyoda olduğu aklımda kalmış.
(**) 3-4 yıl önce Almanya'yı ziyaret eden turistlerle yapılan bir araştırmada sorulardan biri döner ile ilgiliymiş. Döner nedir? sorusuna Turistler, '' Döner bir  Alman Spesiyalidir'' diye yanıt vermişler.





20 Temmuz 2016 Çarşamba




BİR DARBE MAĞDURUNUN 36 SAATİ

Adana, Mersin ve Tarsus’da yaptığım iş görüşmeleri başarılı geçmiş; üniversiteden mezun ettikten sonra yaklaşık 30 yıldır görmediğim 3 öğrencimle ayrı ayrı görüşüp, o güzel günleri yeniden anmış, kıyma kebabı ve Adana usulü içli köftemi yedikten sonra mutlu bir şekilde, dönüş yolculuğu için Adana Şakir Paşa Hava Alanına gelmiştim.

Polis kontrolünden geçtikten sonra uçakların uçuş saatlerini bildiren ekrana gözüm takıldı. 21.35’de kalkacak olan uçağımın kalkış saati 22.30’a alınmış. Bu durum, benim gibi sıkça uçanlar için bir sürpriz sayılmazdı. Seyahatlerde her zaman yanıma kitap alırım. En iyisi bir köşeye çekilip kitabımı okumak...

Saat 22.00 sularında uçağa alındık. Kabin amiri klasik konuşmasını yaptıktan sonra kapılar kapandı. Artık kalkışa hazırız diye düşünürken, kadın pilotumuz,
- ''Sabiha Gökçen Hava Limanındaki yoğun trafik nedeniyle en az 35 dakika kadar geç kalkacağız. Sabrınız ve anlayışınız için teşekkür ederiz'' deyince, bozulmadım desem yalan olur. İçeri havasız, soğutma sistemi çalışmıyor; bunaldım doğrusu. Güzel ve verimli geçen iki günün finalinin böyle olmaması gerekirdi, ne yapalım çekeceğiz.
Bir süre sonra, yüzünü görmediğim halde içimizi ısıtan yumuşak ve güven verici sesi nedeniyle çok güzel bir kadın olduğunu düşündüğüm pilotumuz, kalkış müjdemizi verdi.
Sonunda hareket ediyoruz.
Uçak apronda hareket etmeye başlayalı birkaç dakika olmuştu ki; ön sıralardan bir kadın tiz bir sesle
-‘’Darbe olmuş, ben uçaktan inmek istiyorum !’' diye bağırdı.
Darbe mi ?
Ne darbesi ?
Kim Yapmış? 
Hangi çağdayız?
Kadının nasıl haberi olmuş? 
Daha bu soruların yanıtı alamadan, uçak durdu. 
Kabin amiri,
-'' Yolcularımızdan biri ülkede darbe olduğunu telefon mesajı ile öğrenmiş. Bu nedenle inmek istiyor. Havacılık kuralları gereği geri dönüp onu indirmek zorundayız'' duyurusunu yaptı.
Duyurunun ardından uçak yeniden park alanına dönerken herkes telefonuna sarıldı; kimi yakınları ile konuşuyor, kimi internetden canlı yayın arıyordu.
Park yerine geri döndük.
Kapılar açıldı, darbe haberini veren kadın indi.
Kapılar tekrar kapandı. Kabin amirinden bir duyuru daha:
-''Havacılık kuralları gereği, lütfen baş üstü dolaplarınızdaki çanta ve şahsi eşyalarınızı indirip, görevli arkadaşlarımıza gösterin. Bu işlem tamamlandıktan sonra kalkacağız. Anlayışınız ve sabrınız nedeniyle teşekkür ederiz''.
Bir hay- huy içinde valizlerin kontrolü başladı. Yanımdaki yolcu TRT yayınını bulmuş.
 -''Ağabey, dedi darbeciler spikere bildiri okutuyorlar.''
-''Sadece TRT'yi mi ele geçirmişler, Başka kanallar da bir şeyler var mı ? '' 

Bu arada kontrol işlemi bitip, uçak yeniden piste doğru yönelirken 5-6 kişi birden ayağa kalkıp bağırmaya başladı.
-''Biz de inmek istiyoruz''
Haydaa! Az önce aklınız nerdeydi yahuuu!
Uçak yeniden durdu.
İnmek isteyenler indi.
Kapılar yeniden kapatılıp, havacılık kuralları (!) gereği valizler kontrol edildi.
Kaptanımız, Atatürk Hava Limanının hava trafiğine kapandığını ama Sabiha Gökçen'in trafiğe açık olduğunu bildirdi.
Sevindim.
Eh artık hareket ediyoruz demeye kalmadan 15-20 yolcu daha ayağa kalkıp biz de ineceğiz demezler mi?
''Le havle vela kuvvete.  Neden inmediniz daha önce? ''
!!!
Yolcular uçağı terk ederken yanımdaki genç, 
-'' Ağabey şimdi NTV'yi buldum. Başbakan ve bakanlar sırayla konuşuyor, duruma hakimlermiş''
Bu nasıl iş anlamadım. Darbeye niyet edenler, darbe haberini ülkemin en az izlenen TV kanalı TRT'den mi duyuruyorlar sadece ?  İlginç doğrusu.''
Yolcular indi. Sivil havacılık kuralları (!) yeniden uygulandı. Bu arada her olasılığa karşı yeniden yakıt ikmali yapıldı. Öyle ya biz havadayken alan kapatılırsa, ülke dışında bir yere inme olasılığımız vardı. Yakıt ikmali bitti, tam uçak yeniden piste yöneldi ki;
Birden güzel kaptanın sesini yeniden duyduk.
''Kaptanınız konuşuyor, bana ulaşan bilgilere göre; Atatürk Hava Limanından sonra Sabiha Gökçen Hava Limanı da iniş ve kalkışlara kapatılmış. Bu nedenle aprona geri dönüyoruz.''
Yüzünü görmediğim kadın pilot bu duyuruyu yapınca bir den bire çirkinleşiverdi benim gözümde.
''Hey ulu tanrım! Güzel geçen iki günün acısını bu fakirden böyle mi çıkarıyorsun?''
Uçağa binerken pili zayıflayan telefonumu kapatmıştım. Uçakta bunlar olurken de açmamıştım. Ama şimdi bir ''atımlık barutu'' kullanmak için telefonu açıp, arkadaşımı aradım.
-'' Dursun gel beni al, uçak kalkmıyor.''
Ondan olumlu yanıtı alınca kapıların açılmasını beklemeye başladım.
Yolcuların yarısı ayakta. Aradan bir kaç dakika geçti geçmedi.
Gene bir anons, gene kaptanın kaptanın sesi.
-''Han'fendiler, bey'fendiler ve sevgili çocuklar- sevgili çocuklar sözünü THY Pegasus'dan arakladı bilesiniz- Atatürk Hava Limanı ve Sabiha Gökçen Hava Limanı, hava trafiğine yeniden açılmıştır. Gecikme nedeniyle sabrınız ve anlayışınız için bir kez daha teşekkür ederim.''
Bu duyuruya üzülsem mi , sevinçten göbek mi atsam, karar veremedim. En iyisi tarafsız kalmak(!)
Telefonumu yeniden açıp, beni almak için yola çıkan arkadaşıma, ''beni almaya gelmemesini, yalnız eşimi ve çocuklarımı arayıp durumumun iyi olduğunu söylemesini istedim.'' Malupm: telefonun gücü tükenmek üzere. O yüzden ben arayamıyorum.
Ve sonunda havalandık.

Gözlerimi kapatıp, olayları sakin kafayla düşünmeye başladım. Etraftan gelen bilgilere göre darbe girişimi sadece İstanbul ve Ankara'da olmuş. TV kanalları, sosyal medya  ve öteki iletişim araçları açık olduğuna göre bunlar azınlıkta olmalılar. Darbeyi her kim yaparsa yapsın, başarısız olma olasılıklarından mutlu oldum. imdiye kadar Post Modern darbe de dahil olmak üzere 6'sı güzel ülkem de, biri de Nahcivan'da olmak üzere 7 darbe görmüş, darbelere ''şerbetli'' biri olarak sakindim.

Bire bir yaşadığım darbelerin ilki 1960, 27 Mayıs İhtilaliydi. Babam, radyodan ihtilal haberini alır almaz bizi uyandırmış, Alpaslan Türkeş’in dinleyende kuyudan geliyormuş duygusu uyandıran boğuk sesiyle okuduğu ''sevgili vatandaşlarım'' diye başlayıp ''sokağa çıkmamamızı rica eden'' sözleriyle biten TSK bildirisini, ardından da çalan Harbiye Marşını dinletmişti. Ülkede Örfi İdare (sıkı yönetim) ilan edilmişti. Sokağa çıkmak yasaktı. Gün ışımış, evimizin bahçesine çıkmıştık. Bir süre sonra bahçe kapımızın önüne sayıları 10-15’i bulan bir kalabalık toplandı. Başlarında adaşım olan dayım vardı. ( İşin ilginç yanı dayım o aralar işsizdi ve babam ona yardımda bulunuyordu). Birden teneke çalmaya başladılar. Babam, müfrit(aşırı) Menderes hayranı ve Demokrat Partiliydi. Bu yüzden mahallemizdeki CHP’liler ihtilal kutlamasını bizim bahçe kapımızın önünde yapıyorlardı.
Sonrasında Talat Aydemir'in iki darbe girişimi ;22 Şubat ( 1962) ve 21 Mayıs (1963) Başbakan İnönü ve Türk Silahlı Kuvvetlerince kansız bir şekilde bastırıldı. O sıralar orta okuldaydım. 12 mart 1971 darbesine üniversitede öğrenciydim; tam bir kabustu. 1980 12 Eylülünde ise kızım Asena 4 aylıktı . Sıkıyönetim olmasına karşın aynı günün öğleden sonrası Asena’yı pusetine koyup Akay yokuşundan aşağıya doğru inmiş, İnönü Meydanında konuşlanmış olan tanka kadar gitmiştim. Görevli asker Asena'yı kucağına almış ve tankın üstüne çıkarmıştı. İlk günler her şey iyi gidiyordu. Günde ortalama 20 kişinin öldüğü günler geride kalmıştı artık. Sonrası ? Sonrası malum...Yıllar sonra '' darbeler döneminin bittiğine kendimizi inandırmışken kimilerinin ''Post Modern’' diye adlandırdığı 28 Şubatı yaşadık. Bunca darbe görmüş ve bu konuda bir çok kitap okumuş olan ben, uçaktaki yolculardan edindiğim bilgilere dayanarak bu darbenin başarılı olacağına inanmadım. Başarılı olmaz, olmasına da Allahtan kan dökülmez. Deneyimlerim gösteriyor ki; sonunda olan olan çimenlere olacak.
...

Alanda ilginç bir sesizlik var. Normal günlerdeki telaştan, hareketlilikten eser yok. Yolcuların kimi telefonla görüşüyor, kimisi kaybolan valizinin peşinde, bir kısmı bir köşeye sinmiş bekliyor; olağan görüntü değil bunlar. Çıkış kapısının önü bomboş; ne bir taksi ne de yolcu taşıyan servis otobüsleri... Uzaklardan anlaşılmaz sesler geliyor. Yakınlardaki camilerin birinden sela veriliyor. İlk kez bir darbe sonrası sela verildiğine tanık oldum.
Parka bıraktığım aracım için ödeme yapıp, otoparka yöneldin. Oturmaktan olacak sol dizim de müthiş bir acı var. Arabayı buldum ama anahtarını bulamıyorum. Hey ulu tanrım 4-5 saat içine bu kadar uğursuzluk sığar mı? Galiba; anahtarı evinde kaldığım Dursun’da unutmuşum. Pilin gücü bitti bitecek...
Saat 02.00.
Daha uyumamıştır.
Aradım. Telefonu 2. zilde açtı. Sağ olsun uyumayıp TV’de gelişmeleri izliyormuş. Durumu anlattım.
-''Belki anahtar kaldığım odada düşmüştür.
-''Bi bakıversen.''
Birkaç dakika sonra döndü:
-‘’Aradım, taradım bulamadım ağabey.’’
Güzeeelll. Ortada taksi de yok. Dizim sızım sızım... Arabaya da giremiyorum. Umarsız; başkalarının yaptığı gibi bir köşeye ilişip gün doğuşunu bekledim.
...
Dışarıdaki bağırtılar buraya kadar geliyor. Sürekli sela veriliyor.
Encamımız hayrolsun!
Gün ışıyınca ilk işim, Adana’da beni alana bırakan çalışma arkadaşımı aramak oldu.Belki anahtar arabasına düşmüştür.
5 dakika sonra döndü.  Anahtar bağaja düşmüş. Bu gün otobüse verecek, yarın sabah terminalden alacağım.
Sol dizim yeniden ağrımaya başladı. Arkadaşlara güveç yapmaları için Adana patlıcanı almıştım. Bir yandan onun ağırlığı, öte yandan Ayşegül’ün yaptığı Adana usulü içli köfte paketi, benim iç çamaşırlarım… Aksayarak alanın dış kapısına kadar geldim. Girişleri SAW-KOOP yazılı 3-5 tır, daha aşağıda ise 8-10 tane belediye otobüsü  kapamış. Ne bir araç girebiliyor alana, ne de terk edebiliyor alanı...
Kapıdaki görevliye ,
-''Taksi bulabilir miyim?'' diye safane soruyorum.
Sanki uzaylı bir yaratıkmışım gibi beni süzüyor.
Yanıt vermesini beklemeden-ki yanıt vermeyeceği suratından belliydi- hava alanının oto yol bağlantısına kadar acı içinde yaklaşık 2 km kadar  yürüdüm. Patlıcanlardan kurtulsam mı acaba? '' Dayanırım'' deyip bu düşüncemden caydım. Ara sıra geçen özel araçlara beni almaları için işaret yaptım ama sanki darbeyi ben yapmışım gibi önümden geçerken daha da hızlandılar. ''Ulan! hani ulus olarak tasada ve kıvançta birdik. Demek ki bu zor günlerde gemisini kurtaran kaptanmış...'' Yaklaşık 15 dakika daha umarsızca otomobillere  el kaldırdım. Arabalar, otoyolun boş olmasından yararlanıp, ''hazır radar da yokmuş'' fırsatçılığı ile hız rekorları kırarak yanımdan geçip gittiler.
O da ne? Ters yönden bir taksi geliyor. Çölde su bulmuş bedevi gibi sevindim. El kaldırdım, zıngadanak durdu önümde.
-‘’Hocam Ataşehire gideceğim, götürür müsün?’
-‘’Götürürüm ama tek kişi olmaz. Yanına, o yöne giden birini daha bul götüreyim. Malum darbe oldu'' deyip uzaklaştı.
‘’ Le havle vela kuvvete, illa billaaah !!!
Daha yaklaşık 2-3 hafta önce Atatürk Hava Limandaki patlama sırasında bir çok taksicinin, panikle oradan ayrılmak isteyen insanlardan 100-150 dolar istediğini okumuştum. Aynı senaryo burada da karşıma çıktı galiba?
''Ulan fırsatçı dümbük, darbeyi fırsat bilip beni kazıklayacaksın ha? Taksici milleti değil misiniz? Hepinizin topunu…'' Elbette bunları içimden söyledim. Böyle bir zamanda otostop yapan kişinin taksiciye söyleyeceği en son sözdür bu. 
Umarsız, yol kenarında benim gibi bekleşen kalabalıklara
-'' Ataşehir’e yolcu var mı?'' diye ünleyip durdum ama kılığımın dolmuşçu kahyası kılığına benzemiyor olmasından sanırım, çağrımı kimse iplemedi.
Ya sabır çekip darbecileri hayırla(!) bir kere daha ya'dettikten biraz sonra, az önceki taksici önümde durdu. Takside bir de yolcu vardı.
-‘’Ağabeyi Ünalan’a götürüyorum. İstersen seni de Ataşehir'e bırakırım. Ataşehir’e normalde 60 TL alıyorum ama  senden 50 alacağım.. Çünkü aynı yöne iki yolcu taşıyorum, fırsatçılık yapamam’.
-’Tamam ''deyip bindim .
Konuşkan biri, Sarıkamışlıymış.'' Onu fırsatçı olarak görmemem gerektiğini , herkes korkudan dışarı çıkamazken, onun ölümü göze alıp eve 3-5 kuruş daha fazla götürmesini ayıplamamamı söyledi.'' 
Hak verdim doğrusu. Az önce taksicilere yaptığım genellemeden pişmanlık duydum.
Bağlantı yolundan E'5'e doğru gidiyoruz. Yolda otomobiller, tırlar, pikaplar … Çoğu yolun kenarına çekilmeden terkedilmiş. Sanki Walking Dead filminin bir sahnesi… Bu insanlar neden korkmuş olmalı. Anlaşılan durum ciddi.
İlerde yolumuz barikatlarla kesildi. Taksici hemen geri dönüp, ters yönde ilerlemeye başladı. Yollar boş.
Bir süre gittikten sonra başka bir yan yola saptı. Üç beş kilometreden sonra bir barikat daha... Tekrar geriye dönüş, yeniden ters yön. Hadi bu kez kurtulduk derken bir barikat daha...Alandan ayrıldıktan yaklaşık 2 saat sonra barikatları atlata- atlata eve geldim. İnerken taksiciye 65 TL ödedim.
‘’Ağabey 50 TL’te anlaşmıştık alamam dedi.'’ Tebessüm ederek,
-‘’Al dedim gönlümden geçti, isteyerek veriyorum. Çok teşekkür ederim.''
O da teşekkür edip Ünalan’a doğru hareket etti.

Alana indikten yaklaşık 10 saat sonra evime ulaşmıştım. Banyo yapıp, güzel bir uyku çektim. Size Garip gelecek ama hiçbir TV kanalını izlemedim. Ne de olsa darbelere karşı şerbetli bir nesilden geliyordum.
Ertesi sabah, dertlerin, şansızlıkların bitmesi umuduyla çalışma arkadaşım Mahmut ile terminalden anahtarı alıp, Sabiha Gökçen’e yollandık. Daha otoyol dan çıkıp hava alanı sapağına girmiştik ki trafik, kilit. Yarım saatte 100 metre kadar ilerleyebildik. Bekle allah bekle. Geri dönemiyorsun, ileri gidemiyorsun... Alana 2 km var. Yürüyüp gidebilirim ama sol dizim perişan. Alanın girişine kadar gidip dönen meraklılara  ''durum ne'' diye sordum.
-''3-4 saate kadar açılmaz, tankları kaldırıyorlar''yanıtını alınca, yayan yapıldak koyuldum yola. İnsanlar uçaklarını kaçırmamak için ellerinde valizler, kucaklarında çocuklar, kollarına girdikleri yaşlılarla, sanki Balkan Bozgunu sonrası Bulgar zulmünden kaçan muhacirler gibiydiler.  Saat 10’u geçiyor. Sıcak dayanılmaz. Bir de üstüne stres...Sinir sistemim ''çift katlı ekmek kadayıfı''... Allahtan su ve simit satıcıları hemen faaliyete geçmişler. 
Zahmetli bir yürüyüşten sonra ana baba gününü andıran girişe vardım. Oradan doğru park yerine gidip ödemeyi yaptıktan sonra arabamı aldım. Marşa basıp motorun sesini duyunca,
-'' Oh! dedim. Artık kafam rahat. Doğru ana kapıya... ''
Kapıya geldim gelmesine ama, görevli,
-'' Çıkamazsınız buradan.''
-‘’Neden?’’
 Sonra ''neden '' sorusunun'' bu olağan dışı günde, resmi elbiseli birine sorulamayacağını geçmiş deneyimlerim nedeniyle hemen fark edip, sorumun saçmalığını anladım. Ülkede darbe olmuş ben ''neden'' diye soruyorum.
Adamın ters bir yanıt vermesini beklemeden, en kibar halimle ,
-'’Başka bir çıkış var mı acaba’’
-‘’Kargo kapısı açık, oradan çıkabilirsiniz. Şu göbeği tıkayan tırı geçin doğru kargo kapısına gidersiniz.
Teşekkür edip, yolu tıkayan tırın yanından teğet geçip, kargo yazan trafik levhasını izlemeye başladım. Önümde Ankara plakalı bir araç, ardında ben...
''Sonunda buradan kurtuluyorum galiba'' dememe kalmadı, bir polis  önümdeki aracı durdurdu, zorunlu olarak ben de durdum. Yolun ortasında bir tank, üzerinde sivil giyimli birkaç kişi bir şeyler yapıyorlar. Ya sabır deyip az önceki nezaketimi kaybetmeden polise sordum.
-‘’ Sorun nedir memur bey’’
-‘’Tankı kaldıracaklar ama çalıştıramıyorlar’’
Haydaa!!' 
''Oğlum madem darbeye niyetlisiniz doğru dürüst bir tankla yola çıkın. Hadi yenisini bulamadınız, bari bakımlı olanını alın’’.
Neyse, 10 dakikalık bekleyişten sonra tank çalıştı. Yalınız motor tekliyor gibi. Önde eskort, arkada tank, tankın arkasında artçı görevli, onun arkasında Ankara plakalı bir araç, ben ve bir de BMW. Kaplumbağa hızıyla ilerliyoruz. Hızımızı kontrol ettim; arabamın göstergesi saatte 6-7 km’yi gösteriyor. Kaplumbağanın hızından birazcık hallice. Bu hızla yaklaşık 200 metre kadar gittik- gitmedik tank zınk diye durdu.
Sonra öndeki eskort durdu.
Artçı durdu.
Ankara plakalı araç durdu.
Ben durdum.
Ve
BMW durdu.
Bu kez öndeki aracın sahibi sordu artçıdaki polise.
-‘’Niye durduk memur bey’’
Tank arızalanmış, yeniden hareket ettirmeye  çalışıyorlarmış. Bir yarım saat kadar onarımı bekledik. Havayı yırtan bir sesle tank yeniden çalıştı: Gür, gür, gür…
Önce eskort hareket etti.
Onu tank izledi.
Ardından Artçı,
onun ardından Ankara plakalı araç,
sonra ben,
en sonra da BMW. Hep birlikte yola koyulduk.
Bu kez hızımız 15 km’ye kadar çıktı. Tuzla Yedek Subay Okulunda  bir tankın 50 km’ye kadar hız yapabildiğini öğrenmiştik. Vazgeçtim 50 kilometreden, bu dar günde 15 km de hiç yoktan iyidir. Ben yedek subay okulundaki günlerimi düşünürken birden bire, tank gene durdu.
Artçı durdu.
Eskort durdu.
Ankara Plakalı araba durdu.
Ben durdum.
BMW?
BMW umudu kesmiş olacak ki; geri dönüp, geldiği yönde uzaklaştı.
İş trajediden, traji komiğe doğru 4 nala yol alıyor. Hadi hayırlısı...
Sonuçta bir kaç kez daha durup kalktıktan sonra tankımızı ( tankımız diyorum,çünkü; yaklaşık bir buçuk saattir beraberiz ve artçılık yapıyoruz(!). Artık bizim sayılır.) tankların park edildiği alana götürdüler.
Kargo kapısına yönelmeden önce, belinde tabancası olan bir sivile-belli ki polis- tedbiren sordum.
-‘’Kargo kapısına gitmek istiyorum’’
-‘’Bu yolu doğru takip edin, kargo kapısına ulaşırsınız.''
-''Teşekkürler memur bey.''
Yol bomboş. Buradan bir an önce kurtulmak istiyorum. Farkında olmadan ıslıkla '' Yola çıkmış arıyorum kaybettiğim aşkımı/ sakın ümit verme seveceksen başkasını.../ ''şarkısını çalıyorum.
Allah allah! ben hayatımda bu şarkıyı ne söyledim, ne de isteyerek dinledim. Neden şimdi pelesenk oldu ıslığıma.
''Darbenin etkisi olabilir mi?''
''Son zamanlarda  kafama darbe de almadım'' diye düşünürken önümdeki Ankara plakalı aracın sert fren sesi ile kendime gelip, ben de aynı sertlikte  durdum. Anaa! Kargo çıkışı beton bariyerlerle kapatılmış. Dikkatli olmasak devrim şehidi olacakmışız. Bariyerin yanında duran görevliye,
''Kardeşim ne zaman kapattınız yolu, buraya açık diyorlardı.'' 
-''Bura hep kapalıydı zaten''
Ölür müsün, öldürür müsün. Darbe önleneli yaklaşık 30 saat olmuş, İstanbul'un 2. büyük Hava limanından aracınla çıkamıyorsun.
Çar naçar geri dönüp, alanın çıkış kapısından şansımı bir kez daha denemeye karar verdim.
Görevliye, bunca olaydan sonra olabilecek kadar sevimli olup,
-''Arkadaşım kargo kapısından alan dışına çıkış var dendi ama orası da kaplı. Nasıl çıkacağım buradan -aslında kargo kapısını tarif eden aynı kişiydi. Ulan beni yanlış yönlendirdin öküz! deyip belaya bulaşmanın sırası değil. Yüzdüm -yüzdüm kuyruğuna geldim-.
Önce saatine,  sonra bana baktı.
-''2-3 dakika sonra çıkabilirsiniz dedi.Gerçekten de 3 dakika sonra alandan ayrıldım.
Bir hevesle arabayı kullanıyorum. ''Oh artık kurtuldum. Bitti bu kabus'' dememe kalmadan,
Via Port kavşağında yoğun bir trafik. 
''Ne ola ki? Belki terkedilmiş bir tankı kaldırıyorlar. Ya da ne bileyim...'
'Üç şeritli yolda , emniyet geçişi de dahil 4 sıra araba ilerlemeye çalışıyoruz. Dur-kalk, dur kalk... 25 dakika sonra ''anlaşıldı Vehbi'nin kerrakesi'' . Bilin bakalım yol neden tek şeride düşmüş. Çoğunuzun benim gibi düşüneceğine kuşkum yok.'' Yola terk edilmiş tankı kaldırıyorlar, onun için trafik tıkalı''.
Yok cancağızım, yok güzel kardeşim. Şeytanın bile aklına gelmeyecek bir sebepten yolu tek şeride indirmişler.  
Kimler mi?
Sıkı durun nedenini açıklıyorum: Karayolları Genel Müdürlüğü çalışanları.
Yola çizgi çekiyorlar efendim. Sanki başka günler çuvala girmiş gibi...
...
Eve gelip son 36 saatte yaşadıklarımı bir kez daha düşündüm.
Bu darbe girişiminin hedefinde kim ya da kimler vardı? Bunu bilemiyorum.
Bu yaşadıklarıma bakılırsa;  hedefte ben vardım gibime geliyor (!)

(17-18 Temmuz 2016. İstanbul)
...
NOT:Tam sırasıdır, ışıklar içinde yatası Levent Kırca'nın ''Darbe Yapan Askerler'' parodisini izlemenin.