24 Mayıs 2016 Salı





LONDRA

''Londra'da bir İngilizle karşılaşma olasılığınız, çölde bir kutup ayısı ile karşılaşma olasılığınızdan düşüktür.'' (İngilizce Kurs Öğretmenim-1991)

Bir çok kez gidip gördüğüm, hatta bir kaç ay da olsa yaşadığım ünlü kentleri, layıkı ile yazamama korkusuyla, onlara ilişkin izlenimlerimi kağıda dökmeyi hep ertelemişimdir. Bu kentlerden biri de Londra'dır. İlk kez 25 yıl önce gittiğim Londra'yı değişik tarihlerde 7 kez ziyaret ettim. Bu sekizinci oluyor. Son gidişimde 9 gün geçirdiğim, gelecekte de kızımın eşiyle birlikte orada yaşıyor olmasından dolayı daha çok gideceğimi umduğum bu kenti sonunda yazmaya karar verdim. Biliyorum çoğu insanın gittiği, gitmese bile hakkında çok şey bildiği Londra'yı yazmak kolay olmayacak. Ama denemekte yarar olduğu kanısındayım.
Ken Wood'da Çocuklarımla


Londra Tarihine Şöylesine Bir Bakış
Londra'yı Romalılar İsa'dan sonra 43 yılında kurmuşlar. Bugün City of London olarak bilinen bölgede kurulan Londra'nın ilk adı Londium imiş. Londium ilk kurulduğu yıllarda etrafı surlarla çevrili büyük bir kale, ya da içinde Romalı askerlerle halkın yaşadığı küçük bir kentmiş. Bu kale kent 61 yılında Kelt Kraliçesi Boidica tarafından yerle bir edilmiş. Ama daha sonra Romalılar kenti yeniden ayağa kaldırmışlar. İS 100'de İngiltere'nin başkenti olan Londra, Romalılar'ın son kalıntılarının 410 yılında İngiltere'den ayrılmasından sonra hızla gelişerek, yangınlara, veba salgınlarına ve halk ayaklanmalarına karşın, tarihin her döneminde hem siyaset, hem de ticaret açısından önemli bir merkez olmuştur. Yaklaşık 8 milyon nüfusuyla dünyanın önde gelen ticaret merkezlerinden biri olan Londra'da 300 'den fazla dil (yazıyla üçyüz) konuşuluyormuş.
Thames Nehri'nin iki yakasında kurulu kent, dünyanın en yeşil kentleri arasında yer alıyor.
London Eye- Olsun O Kadar


Nerelere Gidilir, Nereler Görülür?
Londra'ya ilişkin olarak sorulan, yanıtı hem kolay hem de zor olan bir sorudur bu. İşin kolayına kaçıp bu soruyu şöyle yanıtlayabilirim;
-'' 20 pound verip London Eye binin.  30- 35 dakikada tüm Londra'yı kuş bakışı görmüş olursunuz. 25 yıldır gidip geliyor olmama karşın Londra'da şuraya gidin, şunu yiyin, şunu için diyecek kadar yeterli bir deneyimim( var da) yok. Ancak Sokrates'in'' Benim tek bildiğim, hiç bir şey bilmediğimdir'' sözünü Londra'ya uyarlayıp, kendime de haksızlık yapamam.
London Eye


Madem  söz London Eye'den (Millenium Wheel) açıldı ilk oradan başlayalım. London Eye 2000 yılında, yani Milenyumda hizmete girdi. Yeri Westminster Palace'ın çapraz karşısında ve Thames'in hemen kıyısında. Yüksekliği 135 metre.
London Eye'dan Londra
Yapıldığı yılda dünyanın en büyük ''dönme dolabıymış''. Şimdilerde ise; 160 metre yüksekliğinde olan Nanchang Star ve 165 metre yüksekliğinde olan Singapore Fleyer'den sonra 3. sıraya düşmüş. London Eye, her biri 25 kişi alan 30 kabinden oluşuyor, yolcu bindirip indirirken genelde durmuyor ve bir turunu yaklaşık 30 dakikada tamamlıyor. Dönme dolabın tepe noktasına ulaşırken, hava açıksa; tüm Londra, deyim yerindeyse '' ayaklarınızın altına seriliyor''.  Ancak bu özelliğine karşın, yılda 3.5 milyon kişinin bindiği dönme dolabı, özellikle bulunduğu yer itibariyle bir türlü  sevememişimdir. Bu günkü yerinden biraz daha uzağa yapılabilirdi. Ters bir açıdan baktığınızda Westminster Palace'ı London Eye'ın dairesel bir şekilde çerçevelediğini görürsünüz.

-''Bırak nereye yaparlarsa yapsınlar, sana mı kaldı eleştirmek''. diyenleriniz olabilir. Bu soruyu soranlara
 London Eye yapılırken birçok İngiliz'inde benimle aynı düşüncede olduğunu anımsatırım. Geleneklerine ve geçmişlerine düşkün İngilizler, dönme dolabın buraya yapılmasına nasıl izin verdiler anlamıyorum. Anlaşılan onlar da yavaş yavaş  kapitalizm ve onun yarattığı popüler kültüre yenilmeye başlamışlar. . Her neyse; bu dönme dolaba binip Londra'yı  kuş bakışı seyretmenin bedeli büyüklere 20, küçüklere ise 10 pound. Bu paraya dönme dolabın hemen karşısında yer alan binadaki 5 dakikalık 4 D Experience gösterisi de dahil. Burada Londra'yı 4 boyutlu olarak 4 dakika içinde turluyorsunuz. Küçük bir uyarı: Özellikle yazın zamanınızı bilet kuyruğunda geçirmek istemiyorsanız; biletinizi internetten, buraya gelmeden satın alın.
İlk kez 1974 yılında açılan London Dungeon'u (işkence müzesi) buraya taşımışlar, hemen London Eye'nin arkasına... Doğrusu da iyi etmişler. Eskisi sapa bir yerdeydi. Burası işkence müzesi.
London Dungeon-Yeni Yerinde
 Hani ''Tencere dibin kara seninki benden kara'' diye bir söz vardır. İşkence müzesi bu sözü doğrulayan bir çok örneğin sergilendiği bir yer. Bu günkü çağdaş batı uygarlığının, bu karanlık;  insanın bir değer olarak kabul edilmediği sistematik işkencenin olağan sayıldığı  evrelerden geçip de dünyaya egemen bir kültür olmasını anlamak gerçekten zor. Bu müzeyi eski yerindeyken,  uzun zaman kuyruk bekledikten sonra gezmiştim. Burayı gördükten sonraki yıllarda Berlin ve Amsterdam'daki benzerlerini gördüğüm için bu kez London Dungeon'ı ıskaladım. Müzede, çeşitli ışık ve ses efetkleri eşliğinde, loş koridorlardan geçip, karşınıza çıkan odalarda o dönemi canlandıran etkinlikleri izliyorsunuz. Söz gelimi Jack The Ripper (Karın Deşen Jack) gösterisi bunlardan sadece biri. Skeçler ile işkence ve o döneme ilişkin yargılamalar canlandırılıyor. London Dungeon'u ziyaretimde bir mahkeme sahnesine tanık olmuştum. Aklımda kaldığı kadarıyla sahneyi aktarmaya çalışayım: Yüksekçe bir yerde oturan beyaz peruklu, çirkin, meymenetsiz bir yargıç, orada bulunan turistlerden birini işaret etti ve sordu:

-''You !''
- ''Me ?''  Yargıç,yılan ıslığını andırır bir sesle;
- '' Yesss  you. Where are you from?'' diye sordu.
-''San Fransisco diye yanıtladı turist.''
- ''What are you doing here?'' dedi yargıç, daha adam ağzını açmadan. Ve ekledi:
-''I am sentenceing you to execution.''
- !!!! ???
O günkü adalet anlayışından bu günkü uygarlığa...
Allahtan bizim ülkemizde böyle yargıçlar yok da her şey ''usulüne'' göre yapılıyor.
Hediyesi 15 pound.

Aynı yerde bir birine çok yakın olan Sea Life ve Sherek's Adventure'ı de ziyaret edebilirsiniz. Şherek's Adventure ilgimi çekmediği için girmedim. Sea Life'i daha önce ziyaret etmiştim. Singpur'dakini de gezdikten sonra bu tür yerler, pek ilgimi çekmiyor doğrusu.
Bu arada yukarıda saydığım etkinliklerden London Dungeon dahil London Eye, Sea Life, Sherek's Adventure ve size daha sonra anlatacağım Madam Tussaud'u kombine bilet alarak sadece 39 pounda dolaşabilirsiniz. Aslına bakarsanız, görmeyi istediğiniz bu ve benzeri yerleri önceden saptayıp, toplu bilet alarak, her biri için  alacağınız ayrı ayrı bilet parasından çok daha azını ödeyebilirsiniz.
Shakespeare's Globe-Google'dan alınmıştır 


London Eye'den nehir boyunca Waterloo Birdge'e doğru yaklaşık 100 metre kadar yürürseniz karşınıza, görende orta çağdan kalmış duygusu uyandıran beyaz renkli, silindirik bir yapı çıkar. Bu Shakespeare's Globe'dur.  Bu tiyatro binası, sadece Shakespeare'nin oyunlarının sahnelenmesi için, 1599 yılında, yazarın da küçük ortağı olduğu bir şirket tarafından yaptırılmış. Ancak tiyatronun ömrü 14 yıl sürmüş, 1613 yılında VIII. Henry oyunu sahnelendiği sırada çıkan bir yangınla kullanılmaz hale gelmiş, Daha sonra onarılmasına karşın 1644 yılında tiyatroya şeytan işi diyen yobazlar, Globe'u yakmışlar. ( Bu satırları yazarken Ferhan Şensoy'un 1985 yılında yakılan Şan Tiyatrosu geldi birden bire aklıma.  Hay Allah!) 1989 yılında bölgede yapılan kazılarda tiyatronun kalıntıları bulununca, eldeki çizimlere dayanarak Mimar Theo Crosby binayı yeniden tasarlamış ve Globe, 1997 yılında bu yeni haliyle hizmete açılmış. Tiyatro 857 kişilikmiş. Ama sahne ile sıralar arasında kalan boşluğa da ucuz bilet satarak, ayakta izlemek koşuluyla 700 kadar seyirci(turist) alıyorlarmış. Oyunlar yazın sergilendiği için  tiyatronun  sadece bir bölümü kapalı. Sıralar tahta ve amfi tiyatro gibi basamak basamak yükseliyor. Ben tiyatroyu  2001 yılında gezmiştim. Bu gidişimde içine girmedim. Tiyatroda yaz boyu William Shakespeare'nin oyunlarını izleyebilirsiniz. Oyunlara giriş ücreti oyununa ve oturacağınız yere göre değişiyor. Oyunu izlemenin bedeli en düşük 50 pounddan başlıyor. Yer bulmak zor oluyormuş. Bu yüzden biletlerinizi  buraya gelmeden önce internetten almanızı öneririm, tabi hava durumuna bakarak. Sadece tiyatroyu gezmek için yetişkinseniz 11.50, 60 yaş üstüyseniz 10.50, 5-15 yaşında  çocuklarınız varsa 8.0 pound ödemeniz gerekiyor. 5 yaş altı  çocuklardan para almıyorlar. Ben bu tiyatroyu 2001 yılında 5 pound vererek dolaşmıştım.
Tate Modern-Picasso


Hazır buradayken Shakespeare Globe'un hemen yakınında bulunan Tate Modern'i gezmeyi ihmal etmeyin. Ulusal ve uluslararası çağdaş sanat eserlerinin sergilendiği bu müzede Picasso'dan Dali'ye bir çok sanatçının eseri yer alıyor. 2000 yılında hizmete giren müzeye giriş ücretsiz. Ama müze içinde özel sergi varsa; bunlara giriş için para ödüyorsunuz. Aklınızda bulunsun.

Tate Modern'den çıktıktan sonra,  Thames'in aynı kıyısından yaklaşık 15-20 dakikalık bir yürüyüşle Millenium Köprüsü'ne ulaşırsınız. Köpründen karşıya geçin. Köprünün ortasına geldiğinizde St.Paul Katedrali'ni fotoğraflayacağınız en iyi noktadasınız demektir. Bu anı kaçırmayın. Çünkü London Eye yapılmadan önce bu katedralin fotografı, Westminster ile birlikte Londra'nın sembol fotograflarından sayılırdı. Bu günkü katedral, aynı yerde yapılmış katedrallerin 5. siymiş. Buradaki ilk katedral, İS 604 yılında yapılmış. Zaman içinde  bu ve bundan sonra aynı yere yapılan 4 katedral yangın sebebiyle harap olunca şimdiki katedralin temeli.1697 yılında atılmış, 1708 tarihinde hizmete açılmış. Proje mimarı Cristopher Wren'miş. Katedral, ikisi küçük biri büyük üç kubbeden oluşuyor. Haç şeklinde temellendirilmiş katedral gotik biçemlidir. Girip gezmenizi öneririm. Ziyaret için 14 pound alıyorlar. Daha önceki ziyaretlerimde giriş parası ödediğimi anımsamıyorum. Demek şimdi paralı yapmışlar. Katedrali para ödemeden geçmeniz için size bir tüyo vereyim: Kapıdaki görevliye ciddi bir suratla'' dua etmek için geldim'' deyin. Daha sonra 0.35 pound ödeyip bir mum yakarak kiliseyi dolaşırsınız. Dua mı? O sizin ferasetinize kalmış artık. Katedral içinde fotograf çekmek ise yasak. Yasağı delme konusunda ise tüyom yok ne yazık ki...
Bu arada sırası gelmişken Lady Diana ve Prens Charles'in düğününde St. Paul Katedrali'nde yapıldığını anımsatayım. 
Daha yorulmadım yürüyebilirim diyorsanız size Tower of London'a kadar yürümenizi öneririm. Yol biraz uzun. Ama yorgun hissediyorsanız kendinizi, Tower of London'a metro ya da otobüsle de gidebilirsiniz. Yürümeye karar verdiyseniz, The Monument'i (Yangın Kulesi) görmeden geçmeyin. Londra'da sıkça yangın çıktığı için, yangının nerede başladığını görmek amacıyla 1666 yılında, 62 metre yüksekliğindeki bu kuleyi yapmışlar. Mimarları C.Wren ve R.Hooke imiş. Ben bu kuleye ilk kez 1991 yılında çıkmıştım. Londra'yı kuş bakışı olmasa da oldukça yüksekten görmüştüm. Ama şimdi Londra'yı yüksekten görmek için bu kuleye çıkmaya gerek kalmadı; London Eye var. Ben o zaman giriş için 1 pound ödemiştim. Yanlış anımsamıyorsam bunca merdiveni çıkmayı başarıp, kulenin seyir terasına ulaştığım için bir belge vermişlerdi bana. Doğrusu şimdi ne giriş fiyatını biliyorum, ne de sertifikanın hala verilip verilmediğini...
London Tower



Tower of London (Londra Kulesi), dışıyla da içiyle de Londra'da  görüp gezilecek önemli yerlerden biri. Ben orayı 2001 yılında gezmiştim.  Londra Kulesini 1078 yılında I. William ( Fatih William) yaptırmış. Kare biçimli, her bir köşesinde bir kule bulunan Tover of London'un beyaz taşları Fransa'dan getirilmiş. Kralın kuleyi yaptırmaktan amacı; kendisi ve ailesi Fransız kökenli olduğu için  ailesini halkın saldırılarından korumakmış. Başlangıçta kral ve ailesinin yaşadığı bir saray olan tasarlanan kule zamanla, hapishane, idam hükmünün uygulandığı yer, işkence yeri, gözlem evi, darphane , cephanelik vb olarak işlev görmüş. Thames Nehrinin kuzeyinde yer alan kulenin çevresindeki surlar, surların dışındaki su hendekleri  ise; Aslan Yürekli Richard döneminde yapılmış. İçinde kraliyet tacı ve bir çok eserin sergilendiği kulenin hayalet öyküleri ünlüymüş. Kulede dolaştığı söylenen hayaletlerden biri de Kral VIII. Henry'nin öldürttüğü karısı Anne Bolyen'inki imiş.
Kuleyi ziyaret 18.95 pound. Görmeye değer.

Adını Tower of London'dan alan Tower Bridge'nin yapımı 8 yıl sürmüş. Köprünün hizmete giriş tarihi 1894. Mimarları H.James ve J.Wolfe Bary olan köprü, açılır kapanır düzenekte olan bir baskül köprüymüş.
Londra'nın önemli simgelerinden olan köprüden bir kez de olsa yaya geçmenizi öneririm.
Tower Bridge


Buraya kadar gelmişken tam sırasıdır tekne turu almanın... Buradan Westminster'e gitmenin en iyi yolu Thames'de tekne turuna katılmak. Londra Kulesi'nin hemen yanı başından kalkan tur tekneleri, önce Wensminster Köprüsü'ne daha sonrada karşı kıyıya geçip London Eye'a kadar gidiyor. Tekne ile Thames'de yol alırken Londra'yı bir kez de nehirden tanıma fırsatınız oluyor. Size önerim; London Eye tarafındaki iskelede inmeniz. Çünkü karşıya Westminster Köprüsü'nden yürüyerek geçmeniz şunun için önemli: Yayalardan ve fotograf çekenlerden fırsat bulursanız Big Ben'in ve Westminster Palace'ın (Parlemento Binası) fotograflarını en iyi köprünün üzerindeyken çekersiniz.
Westminster Bridge'den Big Ben ve Westminster Palace

Tekne turunu, kent turu yapan otobüslerin paket programlarından alırsanız, Londra'yı baştan başa otobüsle dolaştığınız gibi, tekneden de Londra'yı bir başka açıdan görmüş olursunuz. 24 saatlik tur yetişkinler için 26, 48 saatlik tur ise 33 pound.
Londra'yı  bir yana bırakın, Büyük Britanya'nın da en önemli sembolü  gotik biçemli Big Ben'dir., Big Ben, Palace of Westminster'in (Parlemento Binası) bir parçası olarak 1859 yılında yapılmış. Gerçek adı Elisabeth Tower olmasına karşın, halk tarafından, üstündeki çanın adı olan  Big Ben'den esinlenilerek bu adla anılmaya başlanmış. Kulenin yüksekliği 96 metre olup 4 yanında 4 adet saat bulunmaktadır. Dünyada 4 tarafında  saat bulunan kulelerin en büyüğüymüş. Saatlerin ağırlığı 5.5 ton, çanınki ise;13.5 tonmuş. Çan çaldığında 14 km uzaktan duyulurmuş. Her halde yapıldığı zaman ölçülmüş bu mesafe. Bu gün kentin gürültüsünden, sesin dağılımını engelleyen yüksek binalardan sonra çan sesinin bu kadar mesafeye ulaşacağını sanmıyorum. Kuleye çıkamıyorsunuz malesef...
İngiliz Parlementosu'nu oluşturan Avam Kamarası ve Lordlar Kamarası'nca ortaklaşa kullanılan Palace of Westmister'in  yapımı Orta Çağa kadar uzanıyor.  Parlemento Binası 1512 yılında yanıyor, onarıldıktan sonra  1834 yılında yeniden yanınca; Krallık Charles Bary'e yeni bir proje hazırlatırıyor ve Westminster, 1859 yılında hizmete giriyor. Parlemento Binasın'da 1100 oda varmış ve koridorların uzunluğu 4.8  kilometreymiş.
Westminster Sarayını bu seyahatimde de gezemedim. Ama ilk seyahatimde (Eylül 2016) gezip, bu yazımı güncelleyeceğim.
Palace of Westmiter'n arkasında W.Churchill ve Nelson  Mandela'nın heykellerinin bulunduğu bir meydan, meydanın hemen batı tarafında iki kilise var. Kiliselerden birinin adı  1523 yılında ibadete açılan , gotik biçemli ve Antakyalı St. Margaret adına yaptırılan St. Margareth Churc, diğeri ise Westminster Abbey'dir. Churcihill gibi bazı önemli kişilerin düğünleri burada yapılmış.
Westminster Abbey

W.Churchill anıtının bulunduğu meydanı arkanıza alıp Whitehill Street'den (Parliament St.) Trafalgar'a kadar yürümeye devam edin. Hemen solunuzda demir parmaklıklı bir kapıyla kapatılmış, daracık bir sokak göreceksiniz. Burası 10 th Downing Street, yani İngiliz Hükümeti'nin (İç Kabine'nin) toplandığı başbakanlık binasının bulunduğu sokaktır. 1991 yılında buradan geçerken dönemin başbakanı John Major'u gördüm tesadüfen. Major, Başbakanlık  merdivenlerinde bir kaç dakika durup, etrafındaki sayıları bir elin parmaklarını geçmeyen gazetecilere bir şeyler söyledi. Konuşması bitince arabasına binip, önünde giden  2 (yazıyla da iki)  motosikletli polis eşliğinde yanımdan geldi geçti. O zaman İngiltere Başbakanı'nın sadece iki polis eskortu eşliğinde kent yollarında seyahat etmesine, geçtiği yolların trafiğe bile  kapatılmamasın şaşırmıştım. Çünkü o dönemde IRA terör eylemleri yapıyordu. Aradan bunca zaman geçti. Şimdi düşünüyorum da; ''Güneş Batmayan'' bir imparatorluğun mirasçıları başbakanlarına, bizim kaymakamlarımıza, ilçe belediye başkanlarımıza verdiğimiz değeri vermiyorlar. Yazıklar olsun (!)...
Horse Guards

Başbakanlığı geçtikten sonra gene solunuzda kalan, kemerli kapısı arkadaki bir alana açılan bir binada Horse Guard's diye adlandırılan atlı polisleri göreceksiniz. Şansınız varsa ya da daha önceden gösteri saatini öğrenip buraya gelmişseniz; atlı polislerin ilginç gösterilerine tanık olur, dev gibi atlarla fotograf çektirebilirsiniz.
Yolun sonu Amiral Nelson'un sütün üstünde heykelinin bulunduğu Trafalgar Square'dir. Trafalgar Meydanı benim için Time Square -New York, Tiananmen Square-Bejing, Devrim Meydanı- Havana ve Taksim Meydanı  gibi anlam ifade eden meydanlardan biridir.. Meydan, adını  birleşik Fransız ve İspanyol donanmasını bozguna uğratan Amiral Horatio Nelson'dan alıyor.
Amiral Horatio Nelson Anıtı
Havuzlar ve heykellerle süslü meydanın hemen kuzeyinde ise ünlü National Art  Gallery var. Bu müzede Aklınıza ünlü hangi sanatçı gelirse onların eserleri sergileniyor. İhmal etmeyin mutlaka gezin.  Size iyi  haber: Girişte para almıyorlar.
Trafalgar Square-Arkada National Art Gallery

Trafalgar'dan batıya doğru The Mall Street'de, St. James Parkı'nı solunuza alıp yaklaşık 10 dakika kaadar yrürseniz tam karşınıza Buckingam Palace çıkar. 1703 yılında hizmete giren ve başlangıçta Buckingam Dükleri için yapılan bu saray Kral II. George tarafından 1761 yılında Buckingam Dükü'mnden satın alınmış ve  bu tarihten sonra İngiliz Kraliyet Ailesi'nin Londra'daki ikametgahı olarak kullanılmıştır.
Buckingam Palace ve Kraliçe Victoria Anıtı
Zamanla sarayda değişiklikler yapılmış, bugün önemli günlerde kraliçe'nin halkı selamladığı doğu cephesindeki balkon 20. yüzyılda saraya eklenmiştir. II. Dünya savaşı sırasında Alman bombardımanlarından zarar gören sarayda, 1962 yılından bu yana kraliyet koleksiyonları sergilenmekteymiş. Mişli geçmiş zaman kullanmamın nedeni; onca gelip gitmeme karşın sarayın içine girmek kısmet olmadı, hep dıştan gördüm. Kısmetse; 2016 Eylülünde burayı gezdikten sonra bu maddeyi güncellerim.

Bu arada sarayın doğu cephesinde Kraliçe Victoria'nın muhteşem bir anıtı var. Zaten buraya gelirken dikkatinizi ilk bu anıt çeker.
South Kensington Bölgesinde, Cromwell Road üzerinde bulunan, kızıl taşlarla yapılmış Victoria-Albert Müzesi, Londra'da kesinlikle görülmesi gereken yerlerden biridir. Burada, tablolar, yontular, halılar, tekstil ürünleri, seramikler, biblolar...kısaca bir müzede sergilenmesi gereken ne varsa sergileniyor. Bilenler, burada sergilenen seramik koleksiyonlarının eşi benzeri olmadığını söylüyorlar. Victoria- Albert Museum'dan çıkıp yaklaşık 100 metre yürürseniz karşınıza gene gezilmesi gerekli müzelerden biri olan Natural History Museum çıkar.
Natural History Museum Ve Dev Kaşalot

Burası klasik doğal tarih müzelerinden biri. Bana müzede en ilginç gelen şey dev bir kaşalottu (balina). Böylesini filmlerde bile görmemiştim. Burada eğer yanınızda çocuğunuz da varsa hoşça vakit geçirebilirsiniz.
Natural History Museum

Dünyanın önde gelen birkaç müzesinden biri olan British Museum, Bloomsbury Street üzerinde bulunuyor. Müzede Antik Yunan, Roma, Firavunlar Dönemi Mısır, Orta Doğu, Hindistan ve İngilizlerin şu ya da bu şekilde ulaştığı hemen  her ülkeden eserler var. 7 milyondan fazla sanat eserine ev sahipliği yapan müzeyi adam akıllı gezmek, neyin ne olduğunu anlamak için rehber eşliğinde gezmenizi öneririm. Rehberli 20 kişilik gruplar, kişi başı 25 poundmuş.  Ben bu müzeyi son kez 11 yıl önce bir kez daha dolaşmıştım. Ama rehber almadan. Müzeye, Eylül 2016'da bir kez daha gitmeyi umuyorum. Sanırım bu kez rehberli tur alacağım.
Westminster Palace'de Ünlü İngiliz Sanatçı Glenda Jackson ile- O Zamanlar Avam Kamarası Üyesiydi- 1999

Biritish Muesum'u özellkle sona bıraktım. Çünkü Londra'da, benim gibi her seferinde bir hafta, 10 günlüğüne kalanların bile ziyaret edemeyeceği kadar çok sayıda müze var. Ben yukarıda saydıklarımdan başka, değişik tarihlerde Science Museum, Museum of London, Imperial War Museum, Museum of Instruments ve National Maritime Museum gibi tematik müzeleri de gezmiştim. National Maritime Museum'da Çanakkkale savaşlarında kullanılan dev bir gemi topu da sergileniyor.
Atatürk'e Benzemeyen Bal Mumu Heykeli-1999

Özel müzelere gelince; Londra'da para vermeden gireceğiniz kamu müzelerinin yanı sıra, para ödeyip gezeceğiniz özel müzeler de var. Benim gezdiğim müzelerin tamamına giriş bedava. Özel müzelerden en ünlüsü Madam Tussaud Müzesi'dir. Bu müzeye daha önce iki kez gittiğim için bu kez ziyaret etmedim. Müzede ünlü sanatçılar, ünlü sporcular kimi devlet adamlarının mumdan yapılmış heykelleri sergileniyor. Sergilenen mum heykeller zamanla değişiyor. Atatürk gibi önemli devlet adamlarının heykelleri ise  demirbaş, kaldırmıyorlar. İlk ziyaretimde Atatürk'ün heykeli pek kendisine benzemiyordu. Sonraki ziyaretimde gördüğüm heykel ise daha güzel ve daha çok Atatürk'e benziyordu. Madam Tussaud'da değişmeyen heykellerden biri de Kraliyet ailesi. İlk ziyaretimde Kraliyet ailesi içinde yer alan Lady Diana'nın heykelinin yerinde, ikinci gidişimde yeller esiyordu. '' Ne demişler: Düşenin dostu olmazmış''. 

Müze'nin alt katında ise 18. yüzyıl Londrası'ndan bir kesit var.  Loş ışıklar altında, işkence görenlerin çığlıkları eşliğinde yaşıyorsunuz 18. yy Londrasını. Müzeyi ilk kez ziyaretimde düştüğüm komik durumu anlatayım sırası gelmişken. Bileti alıp içeri girince karşı masaya yöneldim. Masada, müzenin özel üniformasını giymiş ''kerli ferli , orta yaşlı bir adam oturuyordu. Masaya yanaşıp tura nasıl başlayacağımı sordum Adam umursamadı. 
''Acaba! İngilizce yanlış bir şey mi söyledim'' diye düşünüp,toparlandım. Aynı cümleyi daha gramerli olarak bir kez daha kurdum. Adamda gene tık yok. Tam ''ne kaba herifmiş'' diye düşünürken, Madam Tussaud'da olduğum aklıma geldi. Kös kös geri döndüm.. Kolayca anladığınız gibi adam mum heykeldi. O kadar sahiciydi ki. 
Madam Tussaud-1991

Buraya girmek için de yukarıda yazdığım gibi 3-5 müzeyi ve etkinliği kapsayan kombine bilet alın. Madam Tussaud'a aldığınız biletle , müzenin bitişiğindeki Planetarium'a da girebilirsiniz. İlginç bir yer.
Şu ana kadar yazdıklarımın tamamına yakını, müze, kilise, ya da saray tanıtımıydı.
-''Kardeşim bize sadece buraları mı anlatacaksın ? Görülecek başka yerleri yok mu bu Londra'nın?' Kapalı yerlerde dolaşmaktan sıkıldık artık'' diyenleriniz olacaktır. Elbette var, olmaz mı?
Picadilly Circus

Londra bir parklar ve bahçeler kenti, tam 143 tane park varmış. Bu yüzden dünyanın  geniş yeşil alanlarına sahip kentlerin başında yer alıyor. O kadar çok yeşil alanları var ki gezmekle bitmez. Bunların en ünlüleri Hyde Park, St. Regent's Park ve St. James'dir. Havanın güzel olduğu günlerde bu parklar, spor yapanlar, çocuklarını ya da köpeklerini dolaştıranlar, öğle arasında sandeviçlerini yiyen çalışanlarla dolup taşar. Parklarda çok sayıda küçük göletler, var. Bu göletlerin sakinleri ise kuğular, ördeklerdir. Bir banka oturduğunuzda, sizi hiç umursamadan yediklerinizden pay istemeye gelen sincaplarla ya da hemen yanı başınızda aniden bitiveren tavşanlarla karşılaşabilirsiniz. Londra'daki günleriniz kısıtlı bile olsa bu parklardan birini boydan boya yürümenizi öneririm.
Bu arada Hyde Park'ın kuzey doğu ucunda yer alan  Speaker's Corner'i de görmeyi ihmal etmeyin. Özellikle hafta sonlarında burada ilginç tipler, ilginç konuşmalar yapıyorlar.
Speaker's Corner
Bilmem gerçek bilmem efsane; bu köşede ne söylerseniz söyleyin her hangi bir kovuşturmaya uğramıyormuşsunuz.  I.Körfez savaşı sırasında burada,  bir Iraklı'nın konuşmasını dinlemiştim. Adam ağzına geleni söylemiş, İngilteresinden Amerikasına kadar saydırmıştı. Alkışlayanlar, yuhalayanlar... Sonunda adam konuşmasını bitirdi ve hiçbir şey olmamış gibi ayrıldı oradan. Düşünsenize canım feda olası ülkemde de böyle bir kaç köşe olsa; sanırım insanlar içlerini dökmek için geceden sıraya girerlerdi. Konuşabilirler miydi? Meçhul. Konuşsalar da ellerini kollarını sallaya sallaya o köşeyi terk edebilirler miydi.? Emin değilim. Mutlaka işe ''karşıt görüşlüler(!)'' yada rufailer karışırdı.


Londra'nın dışında, kent içindekilerden çok daha büyük parklar var. Bunların en ünlüsü, içinde tropik bitkilerin yetiştirildiği dev seralar olan Kew Gardens'dir (Royal Botanic Gardens). Kew Garden's da görülecek yerlerden biri de içinde hayaletler dolaştığı söylenen, Kral III. George'ın deliliğinin son dönemlerini geçirdiği 3 katlı bir evdir. Dolaşmanızı öneririm. Evin bazı odalarını onarmamışlar, bu yüzden insan ürperiyor. Kew Garden's a giriş yetişkinler için 15.5, cocuklar için 3.5 pound. Ama aile indirimi ve 60 yaş üstü indirimleri de var.
Kew Gardens

Londra'yı çevreleyen parklardan biri de 995 hektar ( yaklaşık 10 milyon M2) büyüklüğündeki Kral I. Charles döneminde kurulan Richmond Park'tır. Park o kadar büyük ki Parkın ortasında bir de göl var. Yürüyerek dolaşmak olanaksız. Bisikletle belki.  Ben araba ile dolaştım. Parkta spor alanları, etkinlikler için ayrılmış bölümler ve yanlarına kadar yaklaşabileceğiniz yüzlerce geyik var. Ayrıca, tilki, sincap, tavşan, ördek vb. de parkın sakinlerinden.
Thames-Richmond

Çocuklarınız Londra seyahatinizde  yanınızda ise; onları mutlaka London Zoo'ya götürün. Şu ana kadar benim gördüğüm en büyük hayvanat bahçesi.
Soho ve hemen yakınındaki Çin Mahallesi de gününüze ve gecenize renk katacak mekanlardan ikisi...
Londra'nın Sembollerinden Biri:Telefon Kulübesi


Alış Veriş
Bunca gidiş gelişlerimden sonra  alış veriş konusunda şunu  rahatlıkla söyleyebilirim ki; dünyada ne varsa Londra'da fazlası var. Burada satın almayı arzuladığınız her şeyi bulabilirsiniz; eğer paranız varsa  tabii ...Bu tümceyi okuyunca morliniz bozulmasın. Londra çok pahalı bir kent. Buraya gelmeden bunu bilmenizde yarar var. Ancak yüreğinize su serpecek bir haber de vereyim: Pahalı mağazalar da dahil her yılın aralık ve haziran aylarında tüm mağazalar %50, hatta daha yüksek oranda indirim yapıyorlar. Seyahatinizi bu aylara rastgetirirseniz en azından konfeksiyonda Londra'nın pahalılığı sizi etkilemez.
Londra'da alış veriş yapacağınız, neredeyse aradığınız her şeyi bulacağınız mağazalar, iki ünlü cadde de toplanmış: Oxsford Street ve Regent Street. Bu caddelerde ünlü Harrods ve Harvey Nichols gibi büyük alış veriş merkezleri ve  İngiltere ile özdeşleşmiş Burberry'nin yanısıra Gant, Calvin Cline, Laura Asley, Gap gibi ünlü mağazalar da var. Eğer ucuz ama kaliteli keten kumaştan üretilmiş tekstil ürünleri satın alacaksanız size tek bir mağazanın adını vereyim: Primark. Bu mağaza kaliteli ürünleri gerçekten ucuz fiyata satıyor. Oksfort Street'de bu mağazadan iki tane var. tarifi kolay. Ellerinde Primark yazılı kağıt torbalı kim varsa, onların geldiği yönün tersine gidin mağazayı elinizle koymuş gibi bulursunuz.
Amy Winehouse- Camden Town

Eğer eskiye ve antikaya merakınız varsa Portebello Road'ı, çılgın kalabalığa karışarak, karışıp amaçsızca dolaşmak, alış veriş etmek, ve de dünya mutfaklarının lezzetini tatmak istiyorsanız Camden Town'u size önerebilirim. Camden Town'u dolaşırken Panama Kanalının küçük bir örneğini olan ve bir tekneyi farklı yükseklikteki su yüzeylerinde yüzdüren su kaldıracını da görmeden geçmeyin.
Camden Town


Ne yenir Ne İçilir
Londra için sorulan tuhaf sorulardan biri de bu olmalı. Yazıma başlarken Londra'da 300'e yakın dil konuşulduğundan söz etmiştim. Anlayacağınız, Thai mutfağından, Meksika Mutfağına, oradan Portorico Mutfağına, dön gel Türk Mutfağına kadar tüm mutfaklar burada temsil ediliyor. Hatta burada yapılan pizzalar o kadar lezetliymiş ki; Londra'dan İtalya'ya pizza gönderiliyormuş. Ben diyenlerin yalancısıyım. Londra'da sadece İngiliz Mutfağı yok görünürlerde. Bir fish and chips'leri var ulusal yemek olarak. Onun da balığı denizden, cipsi ise Fransa'dan. Şaka bir yana İngiliz Mutfağı en azından benim bildiğim kadarıyla yok gibi. Geçenlerde eşi İngiliz bir arkadaşımla konuşurken,
-''Haksızlık etme Yaşar. İngilizlerin kidney pie'yı da var'' dedi. Unutmuşum. Ondan ve tüm İngiliz halkından ulusal yemeklerini tümüyle saymadığım için özür dilerim(!).
Pub'da Ale Zamanı

İngilizler yemek konusunda fakir olmalarına karşın puplar konusunda  ise bir hayli zenginler. Özellikle Londra'da gidip birşeyler yiyip içeceğiniz yüzlerce pub var. Ancak bu publar arasında, her şeyde olduğu gibi diğerlerinin önüne geçen, Londra'yı ziyaret edenlerin en az bir kez gittiği çok ünlü 20 civarında pub varmış. Bu ünlü publardan ancak ikisine gidebildim. Biri, 1950 yılından beri varlığını sürdüren Kensington Church Street'deki The Churchill Arms, diğeri de 10 North Humberlant- St. James'deki The Sherlock Holmes. Her iki pub da ziyaret edilmeyi hak ediyor; yemekleri ve özellikle biraları ile...
The Churchill Arms


Size bu publarda hangi birayı önereceğim konusunda kararsızım. O kadar çok bira denedim ki. Ama size bir tanesinin adını vereyim. Çapraz bulmacalarda ''ünlü bir İngiliz birası'' diye en çok sorulan bir sorunun yanıtıdır bu biranın adı: Ale.


Eğlence
Size garip gelecek ama Londra'da eğlence anlamında sizlere önereceğim, disco, bar, ya da gece kulübü gibi yerlerin sayısı çok bende çok az. Bu yüzden bu konuda sizlere pek yardımcı olamayacağım. Gene de bir kaç yer adı verebilirim. Londra'da eğlencenin merkezi Soho. Soho'da her türlü eğlence türü mebzul miktarda var.
 Burada gay barlardan, her türlü müziğin yapıldığı discolara kadar  çok sayıda eğlence yerleri bulabilirsiniz. Freedom, gay barlardan biri.
Fish & Chips
Gay bar deyip de tereddüt etmeyin, oralara girmek için illa onlardan biri olmanız gerekmiyor. Heaven Bar'da başka bir gay barı. Buraya gitmek için en uygun undergraund; Charing Cross ve Enbakment istasyonları. Zoo Bar & Club ise; genelde gençlerin  yeğledikleri bir gece kulübü. Zoo Bar & Club'a yakın undergraund istasyonu ise Leicester . Bir de O'neill's Bar var. Burası benim gittiklerim içinde en çok sevdiğim bar. İrlanda tarzlı bu bara ulaşmak için Oxford St., Picadilly Circus ve Leicester istasyonlarını kullanabilirsiniz.
Müzikale'Girmeden Önce

Barlara ve discolara saat 22.00'den sonra gitmenizi öneririm. Genelde gece yarısından sonra 02.00 gibi kapanıyorlar. Bazılarında ise; giriş için sıra bekliyorsunuz, özellikle hafta sonları. Girişte yaş sınırlaması var. Kimilerinde yaş sınırı 18'den başlıyor, kimisinde ise yaş sınırı başlangıcı 21. Yanınızda pasaportunuz olursa zararı olmaz. Bu arada cüzdanınıza da dikkat edin.
Ne zaman Londra'ya gitsem muhakkak bir müzikale giderim. Eğer sizinde müzikalllere ilginiz varsa; burada bir müzikal izlemeden Türkiye'ye dönmeyin. Tiyatrolar genellikle Covent Garden ve Picadilly çevresinde yoğunlaşmış. Bu güne kadar bu tiyatrolarda Chicago, The Lion King, Phantom of Opera, Mamma Mia ve Marry Poppins'i müzikallerini izledim. Tiyatroya biletlerini Picadilly çevresine yayılmış bilet gişelerinden, internetten ve bizzat tiyatro gişelerinden alabilirsiniz. Ben tiyatro gişesinden almanızı öneririm. Çünkü bir gidişimde The Lion King biletini Jamaika asıllı bir İngiliz yurttaşının gişesinden almıştım, bana circle diye üst balkonun en arka sırasını satmıştı kerata, hem de circle fiyatına...
Tiyatrolarda genelde 3 bölüm var. Stalls en pahalı yer. Circle orta fiyatlı, üst balkon ise en ucuz olanı. Bilet fiyatları 25-30 pondan başlıyor, 100 pounda kadar ulaşıyor. 
Westminster 1999


Nelere Dikkat Etmeli
.Londra büyük bir kent, üstelik çok pahalı. Buraya gelmek için bütçenizi iyi ayarlamalısınız.
.Londra'ya turla da gelebilirsiniz, kendi turunuzu kendiniz planlayarak da... Ben turunuzu kendinizin planlamasını öneririm. hem daha çok yer görür, hem de turun izlencesine bağlı kalmadan özgürce yaşarsınız Londra'yı.
.Londra'da ulaşım kolay. Ulaşım için hem yer altını, hem yer üstünü kullanabilirsiniz. Kalacağınız süreye göre; günlük, haftalık ve aylık bilet alabilirsiniz. Londra da undergraund bileti 6 bölge için ayrı ayrı fiyatlı. Gideceğiniz bölge sayısı artınca  doğal olarak bilet fiyatları da artıyor. Londra'da gezilip, görülecek yerlerin tamamına yakını ilk üç bölgede olduğu için biletinizi üç bölgeye seyahat edecek şekilde alın.
.Kalabalık yerlerde dolaşırken, çantanıza dikkat edin.
.Bizim gibi trafiği sağdan olan ülkelerden gelenler için Londra bir cehennem. Yollardan karşıya geçerken önce sağa, sonra sola, sonra tekrar sağa bakın ve karşıya dikkatlice geçin.
Eğer karşıya geçeceğiniz yerde trafik ışığı yok, yerde yaya çizgisi(zebra) varsa; yol sizindir. Gelen araç size kesinlikle yol verir. Ben ilk kez Londra'ya geldiğimde bu kuralı bilmeme karşın, canım feda olası ülkemden ağzım yandığı için, bu kurala güvenmeyip, uzun zaman karşıya geçmek için çoğu kez bana yol veren aracın geçmesini beklemişimdir. Düşünebiliyor musunuz? Ben aracın geçmesini bekliyorum, araç benim geçmemi, ben bekliyorum, araç bekliyor... Böyle bir süre karşılıklı bekleştikten sonra yaradana sığınıp ''ya allah, ya fettah '' deyip karşıya geçtiğim çok olmuştur.


Thames'in Kıyısında-Richmond

.İnsanlar çok kibar, yardım sever ve güler yüzlü. Bunları gördükten sonra siz de ister istemez onlarlaşıyorsunuz: Kibar, güler yüzlü ve yardımsever... Ama ülkeye döner dönmez en kısa sürede eski halinize mümkün olduğu kadar çabuk dönmenizi öneririm. Yoksa enayi muamelesi görmeniz muhtemeldir.
.Yolunuz Soho'ya düşerse; table dans gösterileri ya da benzeri gösterilerin yapıldığı mekanlara giderseniz gelen hesaba itiraz etmeden önce; girişteki ''body guardların'' ebadını gözünüzün önüne getirin. Ebat büyüdükçe, hesaba itiraz şansınızın aynı oranda azalacağını unutmayın.
.Nerelere gitmek istiyorsanız onları gruplayın ve mümkünse hepsini kapsayan kombine bilet alın. Tek tek bilet almaktan çok daha azını ödersiniz.

Türkiye Baş Konsolosluğu:
Rutlanlodge Rutlan Gardens, Knightbridge.
London SW 1 BW

Tel:   020 75 91 69 00
Faks: 020 75 91 69 11

Ulaşım:
Londra'ya THY'nin her gün Gatwick ve Heatrow'a, Sabiha Gökçen'den ve Atatürk Hava Limanı'ndan karşılıklı seferleri var.

Not. Bu yazı Londra'ya her gidişimde güncellenecektir

London Tower
St.Paul
Portobello Road
Tate Modern Önü_Dali'nin Fili

27 Mart 2016 Pazar





KÜBA 

Düşten Gerçeğe


-Duydun mu Yaşar?
-Neyi ?
-Atomu be! Ruslar bize atom bombası atacakmış.
-Niye ki? Oğlum biz ne yaptık onlara?
-Valla bilmem. Ruslar’ın Amerika’yla araları bozulasıymış; Küba yüzünden.  Ruslar da siz Küba’yı vurursanız biz de Türkiye’yi vururuz diyesilermiş.
-!!!
Atom bombasını Japonya’dan biliyorum. Bir kez patladığında on binlerce insanın ölümüne yol açıyormuş. Sağ kalanlar ise ölmeyi dileyecek kadar acıyla yaşıyorlarmış.
Aynı günün akşamı, babam işten gelir gelmez okulda duyduklarımı anlattım.
Babam, Küba’yı, Castro’yu, onların Amerika’ya kafa tutuşunu, Rusya’nın,  komünist yapmak için Küba’yı desteklediğini, Amerika’nın da haklı (!) olarak buna kayıtsız kalamayacağını uzun uzun anlattı. Babam soluklanmak için durunca; sabahtan beri kafamı kurcalayan soruyu sordum:
-‘’Baba Rusya bize atom bombası atarsa ne olur?’’
- ‘’Amerika varken Rusya bize bir şey yapamaz.’’
İyi güzel de bu anlattıkları sorumun yanıtı değildi ki. Üsteledim:
-Ya atarlarsa?
 Babam tüm babalar çocukları ile nasıl konuşursa; öyle konuştu.
-Korkmayın! Ben varken size kimse bir şey yapamaz. Hem atom atılmadan sizi Altini’ne (*) götürür, orada saklarım. Oraya atom matom işlemez.
Oh bee! İyi ki babam varmış…
Ortaokulda ilk yılım, aylardan Ekim, yıl 1962. Küba sözcüğünü ilk o zaman duymuştum.
Daha sonra lise yılları… Siyasete ucundan kıyısından bulaştığım altmışlı yılların sonu…
Ve üniversite…
Che ile ilk orada tanıştım. Kaldığım SBF yurdunun kantin duvarında Che’nin o ünlü portresi boydan boya resmedilmişti.
Ve resmin altında da bir yazı: ‘’zincirlerimizden başka kaybedecek bir şeyimiz yok’’.
Ondan sonrası biliniyor zaten.
Havana'daki Otelimiz. National

Neden Geç Kaldım
Bu başlık, Füsun Erbulak’ın bir kitabının adı. Sahi Küba’ya gitmek için neden bu kadar geç kaldım?
Oysa Fidel ve Che’nin önderliğindeki Küba’nın, soğuk savaş döneminde Amerikan emperyalizmine karşı direnişi ve bu direnişin başarıya ulaşması; benim gibi 68’i ucundan kıyısından yakalayanlar için bile gurur kaynağıydı. Savaş makinası ABD’ye karşı olmazı olduran ve bir düşü gerçeğe dönüştüren Küba’yı ve Küba Halkını görmek, onları tanımak isteği, zamanla bir tutkuya dönüştü. Bu seyahatimden önce Küba’yı ziyaret etme şansını iki kez elde etmiştim. Ama işlerimin yoğunluğu, 20 yıl öncesine dayanan bu fırsatları değerlendirmeme izin vermedi. Bu kez ıskalamayacaktım. Kararımı Haziran 2015’de verdim. İşte Şubat 2016 ve ben Küba’dayım.
Turdan Bir Grup

Tarihte Kısa Bir Yolculuk
Küba deyince akıllarına öncelikle Fidel ve Che’yi getirip, 1959 Devriminden önceki Küba’yı ve Küba Halkı’nın yüzyılı aşkın özgürlük mücadelesini bilmeyenlere, bilip de görmezden gelenlere sayanlara öncelikle şunu söylemeliyim: 1959, sadece yıllar önce toprağa ekilen özgürlük tohumundan yıllar sonra ortaya çıkan bir çiçektir.
Küba'da Kırsal Yaşam
Kolomb, ipten kazıktan kurtulmuş çapulculardan ve serüven tutkunu soylulardan oluşan mürettebatıyla 1492 yılında Küba’ya ayak basıp, ardından Güney Amerika’dan gelip burayı yurt edinen, savaş sanatıyla uzaktan yakından ilgisi olmayan yerli halkı kolayca sindirdikten sonra adayı İspanya toprağı olarak ilan etmiş. Sonrasında İspanyollar, ada topraklarının şekerkamışı üretimi için elverişli olduğunu anlayınca,  Afrika’dan köle getirmeye başlamışlar. Çünkü adanın yerlileri, salgın hastalıklardan ve sömürgecilerin şevkatli (!) tutumlarından dolayı bu sömürü çarkını sürdüremeyecek kadar azalmışlardı. Köle ticareti 1865 yılında yasaklandı ama sömürü ortadan kalkmadı. Sonunda eski köleler, 1895 yılında İspanya’ya karşı ayaklandı. Bu başkaldırının önderi ise; bugün ‘’Küba’nın Babası’’ diye anılan ünlü şair Jose Marti idi. İspanya ile arası iyi olmayan ABD de işe karışıp, ‘’benim Maine adlı gemimi batırdın’’ bahanesiyle İspanya’ya savaş açınca; Küba’da,  bugün dünyanın birçok ülkesinde sahneye konan ‘’renkli devrimlerden’’ biri gerçekleştirildi ve İspanyollar, 1902 yılında Küba’nın bağımsızlığını tanımak zorunda kaldılar. Tanıdılar tanımasına da Küba için pek bir şey değişmemişti. Değişen sadece ‘’tellaktı’’, ‘’hamamsa’’ kubbesi ve göbek taşıyla aynı kalmış,  İspanyollar gitmiş, onların yerine Amerikalılar gelmişti. Bu arada sırası gelmişken söyleyeyim; kimi ‘’şom ağızlılar, sırf İspanya’ya savaş açmak için Maine’yi bizzat Amerikalıların batırdığını söylüyorlar''. Ne ayıp(!)
Ernesto Che Guavera (Google'dan alınmıştır)

Küba bağımsız oldu da ne oldu diye düşünebilirsiniz. Halkın yaşamında, özellikle Afrika kökenlilerin yaşamında bir değişiklik olmadı. Bunlar şekerkamışı plantasyonu sahiplerine karşı  -ki çoğunluğu Amerikalı patronlardı- zor çalışma koşulları ve düşük ücretleri protesto etmek için bir çok kez gösteriler yaptılarsa da, bu gösteri ve kalkışmalar çoğu Amerika’nın himayesinde ve desteğinde olan seçilmiş diktatörler tarafından kanlı bir şekilde bastırıldı.
1930’lu yıllarda, ABD’nin desteğiyle başa geçen Batista döneminde Küba, bu ülkenin arka bahçesi oldu. Kısaca Küba, Amerikalı para babalarının, onların yerli işbirlikçilerinin kumar oynadığı, fuhuş dahil her türlü çılgınlığı yaptığı dev bir eğlence merkezi haline geldi.
Halk mı?
Onlar yoksulluğun pençesinde, umarsız bir yaşam kavgası veriyorlardı.
Ve 1956’nin Aralığında, Meksika’da sürgünde bulunan Fidel ve 81 yoldaşı, devrim zamanının geldiğini düşünerek  Granma adlı tekneyle Meksika’dan Küba’ya doğru  denize açıldılar. Bu küçük gerilla birliğinde Che de vardı. Ama Che’nin bu birliğe katılması hiç de kolay olmamıştı. Çünkü Che, Küba yurttaşı değildi ve milliyetçi olan Fidel ‘’Küba’da yapmayı planladığı devrimi sadece Kübalılarla  gerçekleştireceğine inanıyordu. Sonunda Raul Castro Fidel’i ikna etti: Gerillanın savaşta doktora ihtiyacı vardı ve Ernesto Che Guavera’da bir doktordu.
Devrimden Sonra İlk Konuşma. Che,Fidel ve Camilo(Google'dan alınmıştır)
Meksika’dan 82 kişiyle yola çıkan birlik, ilk kez devrim ateşini yaktıkları Siera Maestra’ya ulaştıklarında doktorlar dışında 18 kişi kalmıştı. Yolda 64 yoldaşlarını yitirmişlerdi. 18 kişiyle başlayan bu serüven, 2 yıl içinde taraflı tarafsız hemen herkesin hayranlıkla söz ettiği Küba devrimi ile sonuçlanmış, devrimin başlangıcında adı Dr. Che olan Ernesto Che Guavera, Küba halkının kendisine verdiği ünvanla  Comandante Che olarak anılır olmuş ve 9 Ocak 1959 yılında Küba yurttaşlığına kabul edilmiş.
Gerisi?
Gerisi masal ve gerçeğin bir birine karıştığı bilinen bir öykü…

Havana
İspanyollar Küba’ya ilk olarak 1511 yılında yerleşmişler. Havana’nın kuruluşu ise 1519. O yıllarda İspanyollar Güney Amerika’nın kadim uygarlıkları olan, İnka, Aztek ve Maya İmparatorluklarını soyup soğana çevirdikten sonra elde ettikleri altın ve gümüşleri İspanya’ya doğrudan götürmek yerine Havana’ya getirirler, orada toplayıp, daha sonra yeniden gemilere yükleyerek, donanmaları eşliğinde İspanya’ya taşırlarmış bu ganimetleri. Kısaca Hava’na bir toplanma ve aktarma merkezi olarak kurulmuş.  Zaman içinde korsan saldırılarını önlemek için çevresine surlar ve kaleler yapılmış olan Havana, sonrasında Küba’nın başkenti olmuş. Havana bir ara İngilizlerin eline geçmiş, ancak İspanya, kendisi için stratejik konumu olan bu adayı İngilizlerden geri almak için onlara Florida’yı teslim etmiş.
Bugün Küba’nın başkenti olan Havana, 2milyonu aşan nüfusu ile Küba’nın ve Karayipler’in en büyük nüfusa sahip kentidir.
Güneş Turizm Konukları Hamingway'in Evine Girişte

Havana’ya İlk Adım
Amsterdam aktarmalı İstanbul uçuşumuzdan yaklaşık 17 saat sonra Havana’ya vardık. Rehberimizin ilk sözü şu oldu:
-Burada işler yavaş yürür, alışın.
Uçağımızın, tekerleklerini piste deydirmesinden yaklaşık 1 saat sonra, bizi otelimize götürecek otobüse binmiştik. 30 dakikalık bir yolculuktan sonra otele ulaştık. İlk şaşkınlığım otel oldu. Beklentimin üzerinde bir oteldi. Karayip Denizi’nin hemen kıyısındaki bir tepenin üzerine konuşlanmış olan otelimiz, koloni döneminden kalmaymış.
Otelimiz National
Resepsiyondaki görevliler rehberimizi yalanlarcasına oda anahtarlarımızı çar çabuk teslim ettiler. Av.Del Puero üzerinde bulunan Park Antonio Maceo Meydanı’na bakan deniz manzaralı bir odaya yerleştik. Odaya yerleşmemizden yarım saat sonra meydandaydık. Meydanda dizili eski model Amerikan arabaları, arabaların hemen yanı başında her yaştan gençler, kıvrak ve insanın kanını kaynatan Latin Şarkıları eşliğinde gülüp eğleniyorlardı.  Güneş, ufukta kaybolup, kızılımsı ışıkları otelimizin pencerelerinde yansıyıncaya kadar bir köşeye oturup olanı biteni izledim. Bu Küba başkaydı. Komünizmi yaşadıkları dönemde birçok doğu bloku ülkesini ziyaret etmiştim. O dönemde gittiğim hiçbir ülkede böylesine çalıp söyleyen, gülen eğlenen bir topluluğa rastlamamıştım. Asık suratlı demeyeyim ama yorgun, bezgin, bıkkın insanlardı gördüklerim; hiç abartmıyorum. Bu ülkeler çoktan kapitalist oldular. Küba ise hala komünist. Bu komünistler o komünistlere hiç benzemiyorlar. Al sana iki saat içinde ikinci şaşkınlık.
Bulunduğum süre içinde Küba beni şaşırtmaya devam edecekti. Artık şaşkınlıklarımı saymayı bıraktım.

Havana’daki ilk ziyaret ettiğimiz yer Devrim Meydanıydı (Plaza de la Revolocion).
Devrim Meydanı Jose Marti Anıtı
Meydan, diktatör Batista döneminde yapılmış.

 Önceki adı sivil meydanmış. Devrimden sonra adı değiştirilmiş. Meydan’ın ünü büyüklüğünden ya da güzelliğinden değil, Fidel’in devrimden sonraki ilk konuşmasını burada yapmış olmasından ve dünyanın en görkemli 1 Mayıs kutlamalarının yapıldığı alan almasından geliyor. Bu meydanda dünyanın en görkemli 1 Mayıs İşçi Bayramı Kutlamaları yapılıyormuş. Sırası gelmişken söyleyeyim; 1 Mayısta burada coşkulu kalabalıklar nedeniyle iğne atsan yere düşmüyormuş. 1 Mayıs haftasında buradaki otellerde ve Havana’ya giden uçaklarda yer bulmak zor oluyormuş.
Bir de bizdeki 1 Mayısları düşünün… Hadi keyfiniz kaçmasın bırakın bizdeki 1 Mayısları düşünmeyi, şu an tatildeyim ve yazmaya devam etsem iyi olacak.

Meydanda göze batan en önemli öge, daha öncede söylediğim gibi Küba’nın Babası olarak adlandırılan ve 109 metre yüksekliğinde bir sütunun kaidesinde yontusu bulunan şair, yazar ve ulusal kahraman Jose Marti’nin anıtıdır. Anıtın hemen karşısında bulunan ve bu gün İç İşleri Bakanlığı olarak kullanılan binanın meydana bakan yüzünde ise; Che’nin, Kübalı fotograf sanatçısı Alberto Korda’nın 1960 yılında çektiği, Che denince akla gelen o ünlü fotoğrafından uyarlanan demirden bir heykeli var.
Devrim Meydanı ve Che. Duvardaki Yazı:Hasta la Victoria Siempre
Altında da şu yazı: ’’Hasta la Victoria Siempre- Zafere Kadar Her Zaman’’. İspanyolca’dan çeviri rehberimizden…
Che’nin demir heykelinin bulunduğu binanın hemen yanı başındaki Savunma Bakanlığı binasının duvarındaki heykel ise; Fidel’in sağ kolu olan Camilo Cienfuegos’a ait. Heykelin altındaki yazının öyküsü şöyle: Fidel Devrimden sonra bu meydanda ilk konuşmasını yaparken yanında duran Camilo’ya dönüp, konuşmasını kastederek,
-‘’Nasıl gidiyor?’’ diye sormuş. Camilo’nun yanıtı da
- ‘’Vas bien Fidel- İyi Gidiyor Fidel’’. Çeviri gene rehberimizden.
Meydan çok geniş. Meydanı çevreleyen binaların bir bölümü bugün müze olarak kullanılıyormuş. Küba Komünist Partisi Merkez Komitesi Binası ve Jose Marti Kütüphanesi de bu Meydanda.
Saati 40 CUC
Bu arada Devrim Meydanında park etmiş, en yenisi 1959 model olan eski Amerikan Arabalarını kiralayabilir ya da fotoğraflarını çekebilirsiniz.  Venedik’te gondola binmek ne anlama geliyorsa; Havana’da da bu arabalara binmek aynı anlama geliyor. Hiç çekinmeyin araba sahiplerinin hepsi kibar, hepsi güler yüzlü. Kiralama bedeli olarak kapıyı 50 CUC’dan açıyorlar. İyi pazarlıkçıysanız bu fiyatı 30 CUC’a kadar düşürebilirsiniz. Ben 40 CUC’tan kiraladım. Kiralama süresi Havana’ turunu kapsıyor ve 1 saat.
El Capitolio
Havana’da görülmesi gerek yerlerden biri de El Capitolio (parlamento binası). Central Park’ın hemen yanı başında bulunan binanın temeli 1926 yılında atılmış, hizmete giriş tarihi ise 1929. Binanın mimarları R.Otero ve E.R.Pietra imiş. El Capitolio, yapıldığı tarihteki Amerikan etkisinin bir sonucu olsa gerek Washington’daki Capitol’ün bir benzeri. El Capitolio bir süre parlamento binası olarak kullanılmış. Binanı kubbesinin yüksekliği 92 metre. İçinde sergilenen sanat eserlerinin yanı sıra,  kapalı alanda bulunan dünyanın en büyük 3. Heykeli de Capitalio’daymış. Devrimden sonra Bilimler Akademisine devredilmiş. Bu günlerde onarımda, dolayısı ile kapalı. Bu yüzden içindeki heykelden söz ederken mişli geçmiş zaman kullandım.
Tiyatro Binası
Hazır oralarda dolaşıyorken Capitolio’nun hemen arkasında kubbeleri ile dikkati çeken Küba Telekom binasını da görülebilirsiniz.
Capitolio ile aynı sırada, yine koloni döneminden kalma ve bu günlerde Küba Ulusal Bale ve Tiyatro gösterilerinin sunulduğu Teatro la Habana’nın mimarı Belçikalı P. Belau imiş. Temeli 1837’yınında atılan bu barok biçemli tiyatro binasının ön cephesinde İtalyan yontucu Guiseppe Moretti’nin elinden çıkma 4 adet yontu vardır. Gerçekten hoş bir yapı. Parque Central’da (Merkez Park) bulunan önemli anıtlardan biri de Jose Marti’nin yontusudur. Bu Parkta fotoğraflanacak çok şey var.
Jose Marti Anıtı-Central Park

Eski Havana-Habana Vieja
UNESCO tarafından Dünya Mirası Listesine alınan ‘’Eski Havana’’ sömürge dönemi mimarisini yansıtan sivil ve dini yapıları, taş döşeli daracık yolları ile hem yerlisi hem de yabancısı tarafından Havana’nın en çok ziyaret edilen yeridir.
San Cristobal Katedrali
Bu bölge, Havana’da kaldığım 4 gün içinde oraya gündüz ya da gece, ne zaman yolum düşse; hep canlı ve hareketliydi. Eski Havana’nın yabancılar tarafından en çok rağbet edilen yerlerinden biri Plaza de la Catedral’dir( Katedral Meydanı). Meydandaki başat yapı, Catedral de San Cristobal de la Habana’dır. Ana yapısı barok biçemli olmasına karşın eklektik bir anlayışı içeren özelliği de vardır. 1748 yılında Cizvit papazlarının desteği ile yapımına başlananmış ve 1787 yılında hizmete girmiştir. 19. Yüzyılda ise Katedrale, eklektik özellik kazandıran neo klasik ‘’makyajlar’’ yapılmıştır. Katetrali ilginç yapan bir özellik ise; çan kulelerinin simetrik olmamasıdır. Soldaki kule sağdakine göre küçük olarak yapılmıştır. Nedenini sordum: Katedralin sol kulesi tarafında bulunan sokağın, ancak bu büyüklükte bir kule yapmaya elverişli olduğunu söylediler. Anlayacağınız  Katedralin İtalyan Mimarı Francesco Borromini burayı tasarlarken ufak bir hesap hatası yapıp soldaki sokağı hesaba katmamış. Bu hata da Katedrali, dünyada benzeri olmayan asimetrik kuleli ünlü bir kilise yapmış. Katedral, Pazartesi- Cumartesi 09.00-16.00 arası açık. Girişte para alınmıyor.
Katedralin bulunduğu meydanda, bir kısmı bu gün müze olarak kullanılan, koloni dönemi şeker üretimini ellerinde bulunduran zenginlerin gene barok biçemli evleri var.
Havanalı Kadın Memurlar
Meydanda dolaşırken allı yeşilli giysileri ile turistlerle fotoğraf çektiren, neşeli iki yaşlı kadın dikkatimi çekti. Yaklaştım. Her iki kadın aralarındakini boş bırakıp, birer sandalyeye oturmuşlar, isteyenle fotoğraf çektiriyorlardı ve hediyesi de 1 CUC’tu. Doğal olarak ben de o seremoniye katıldım. Fotograf çektirip parayı öderken ilginç bir şey fark ettim. Kadınların boynunda birer kimlik kartı vardı. Rehberimize sordum. ‘’Onlar devlet memuru Yaşar bey! Şu an mesaideler’’. Bizdeki klasik devlet memurlarını anımsadım birden. Hem mesaide ol, hem de yaptığın işi bu kadar neşeyle yap. Olacak şey değil.
Obispo Sokağı. Eski kent
Eski kenti dolaşırken mutlaka görmeniz gereken bir sokaktan söz etmeden geçmeyeyim. Bu sokağın adı Obrapia.  Sokak bir hayli uzun; bir ucu Capitolio’da diğeri ise; Obispo’da… Sokağın her iki yanında koloni dönemi zenginlerinin genellikle barok biçemli binaları yer alıyor. Bu arada sokağın sonuna doğru 1648 yılında bir şeker tüccarının evi olarak yapılan ama 1983’den beri müze olarak kullanılan küçük, sarı renkli bir binayı görmeden geçmeyin.  Adı; Casa de la Obra Pia. Eğer vaktiniz varsa ziyaret edin. Küçük bahçesi, 19 yy’dan kalma mobilyaları, döneme ilişkin giysi ve eşyaları ilginç.
Hotel Ambos Mundos de Calle- Hamingway'in Kaldığı Hotel
Obrapia’nın paralelinde ise; Floridata’dan başlayıp Plaza de Armas’a kadar uzanan Obispo Sokağı-Barlar Sokağı- uzanıyor. Bu sokak biraz daha dar ama daha eğlenceli.
Sokak neredeyse günün her saatinde kalabalık. Çalanlar, söyleyenler, allı güllü giysileri ile gösteri yapanlar, karikatür ressamları, seyyar kitapçılar, ulusal içkileri olan Ron’dan(rom) yaptıkları kokteylleri satan seyyar barlar(!) vb… Bunlar, sokağı biz turistler için ilginç kılan özellikler. Obispo’nun ünlü mekanlarından biri de La Bodeguita Del Medio adlı cafe-bar. Rehberimiz Lionel’in söylediğine göre Havana’ya gelen her turist burayı kesinlikle ziyaret eder, ünlü kokteyllerinden tadarmış. Ama gene Lionel’in söylediğine göre kokteyllerinin eski tadı yokmuş, üstelik birazcık da kazıkmış. Sebebini de gelişen turizme bağladı. Ahh Turizm! Girdiğin yeri kendine benzetiyorsun; kalitesiz tatlar, kazık fiyatlar. Çar naçar biz de nasibimizi aldık.
Del Medio'ya Girmek İçin Sıra Bekleyen Turistler
Del Medio 2 katlı çok eski bir yapı -Havana’da yeni yapı zaten yok, benimki sözün gelişi-. Biz üst kattaydık. Tıkış tıkış dolu bir salon, oturacak  bir yer bulmak olanaksız gibi. Buraya gelenler duvarlara adlarını yazmışlar; geri durur muyum.  Ben önce bir Türkiye haritası çizdim, Adana’yı bu haritaya yerleştirip adlarımızı yazdım. Kokteyli aman aman güzel olmasa bile buraya gelip bir şeyler için. Yarın ülkeye döndüğünüzde
-’’ Şekerim Del Medio’ya gitmediysen Havana’ya boşuna gitmişin’’ dedirtip, sinir sahibi olmayın. 
El Medio-Duvarlar Yazı Dolu
                                
Medio’dan çıkıp sokakta sağa sola bakıp, aylak aylak aylak dolaşırken, daha önce rehberimizin sözünü ettiği Hotel Ambos Mundos de Calle ile deyim yerindeyse burun buruna geldik.  Otelin özelliği şuradan geliyor: Ernest Hemingway 1946 yılında Küba’ya geldiği zaman bu otelde birkaç yıl kalmış. Daha sonra Havana dışındaki bir villaya taşınmış. Kendisine Nobel Edebiyat Ödülü kazandıran -aslında Nobel Ödülü yazarın tüm eserleri için verilir-‘’ The Old Man And The Sea’’ romanını Havana’dayken yazmış. Buraya kadar gelmişken yazılarını yazdığı 511 nolu odayı da ziyaret ettik. Hemingway devrimden sonra Küba’dan ayrılmış.
 Sokakta yürümeye devam ederseniz Plaza de Armas’a varırsınız.
Obispo'da Tezgahlar
 Burası, ortasında ulusal kahraman Carlos Manuel Cespendes’in güzel bir yontusunun bulunduğu küçük bir park. Parkın çevresinde küçük birkaç restoran, kitapçı tezgahları, hediyelik eşya dükkanları ve görülmesi gereken birkaç yapı var. Bunlardan en önemlisi Amerika’daki en eski taş kale olarak kabul edilen ve 1982 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınan Castillo de la Real Fuerza ‘dır (Kraliyet Kuvvetleri Kalesi). 1555 yılında, korsan saldırılarına karşı yapılmış olan ama saldırılara karşı gerekli korumayı sağlayamayan eski bir kalenin üzerine yapılmış. Zaman içinde birçok onarımlar geçiren kale, Devrimden sonra silah ve seramik müzesi (Museo de la Ceramica) olarak kullanılmaya başlanmış. Seramikler İspanyol yani Endülüs tarzı. Parkı çevreleyen binalardan biri de Palacio de los Capitanes ise; eski başkanlık sarayı olup bu gün kent müzesi olarak hizmet vermektedir.
San Fransico Convent. Gece Görünüş
 Sarayın temeli eski bir kilise kalıntısının üzerine atılmış, 1876’da başlayan yapımı 1892 yılında tamamlanmış. Saray barok biçemlidir.  Ayrıca bu bölgede görülmesi gereken yerlerden biri de koloni döneminden kalma neo klasik biçemli El Templete’dir.
Eski Havana’da birçok bina onarıma muhtaç. Küba turizme açıldıktan sonra turizm gelirinin bir bölümü bu binaların onarımına harcanır olmuş. Onarıma da Eski Havana’dan başlamışlar.
Orhan Veli Gemlik için şunları yazmış: ‘’Gemliğe doğru denizi göreceksin sakın şaşırma’’. Siz de Plaza de Armas’dan sahile çıkıp,  denize paralel  Av.Del Puerto’dan batıya doğru gidince, karşınıza çıkan bir parkta tanıdık, hem de çok tanıdık bir kişinin büstünü görünce sakın  şaşırmayasınız.
Atatürk Büstü
Bu büst, M. Kemal Atatürk’ün. 2008 yılında buraya konmuş. Elbette Küba’ya gelirken burayı ziyaret etmek planlarımız arasındaydı. Ve bizim için sürpriz olmayacaktı onu burada görmek. Ama inanın, yurdunuzdan binlerce kilometre uzaktaki bir ülkede, oradaki varlığından haberinizin olmadığı ve uzun yıllardır görmediğiniz bir arkadaşınızla karşılaştığınızda neler hissederseniz, işte ben de onu hissettim Atatürk’ü görünce…
Büstün oturtulduğu kaidede, Fidel'in de birçok konuşmasında alıntı yaptığı, Atatürk’ün o ünlü sözcüğü yazılmış.’’ Yurta Sulh, Dünyada Sulh’’. Bu günlerde en çok gereksinim duyduğumuz dilek…
Büst, heykeltıraş Metin Yurdanur tarafından yapılmış ve 2008 yılında buraya konmuş. Aynı heykeltraş Küba’nın Babası sayılan Jose Marti’nin büstünü de yapıp Çankaya’da bir parka yerleştirmiş. Amaç; Türk ve Küba Halklarının dostluğunu ve kardeşliğini simgeleştirmekmiş.
Atatürk büstünün kuzeye bakan tarafındaki tepede ise benzerini Rio ve Lizbon'da gördüğüm bir İsa yontusu var.
Havana’da görülecek çok yer var. Bunlardan biri, de size biraz garip gelebilir ama mutlaka görün diyeceğim Cristobal Colon( Cristof Kolomb) Mezarlığıdır. Mezarlığı tasarlayan mimar İspanyol C.de Liora adlı bir mimarmış.
Critabal Colon Mezarlığı
Mezarlık 56 dönüm arazide kurulmuş ve içindeki yolların uzunluğu toplam 20 kilometreyi buluyormuş. Mezarlık, yukarıdan bakınca haç şeklinde görülüyormuş. Mezarlığa ‘’barış kapısından ‘’giriliyor. Barış kapısının önündeki yolun sağında ve solunda din adamları, ünlü kişiler ve devrim liderlerinin mezarları varmış.
Mezarlıktan Bir Başka Görünüm
Rehberin dediğine göre burada gömülü olanların sayısı 3 milyona ulaşıyormuş. Seyahatlerimde beni çok etkileyen mezarlık birçok mezarlık olmuştur. Paris’deki  ünlülerin yattığı La Pere Lachaise, Moskova’daki  Nazım’ın mezarının bulunduğu Novodeviçe, Eva Peron’un gömütünün bulunduğu, adeta bir açık hava müzesi görünümündeki Buenos Aires’deki La Recolete bunlardan birkaçıdır. Kolomb, Paris ve Moskova’daki mezarlıklar  gibi ünlüleri konuk etmiyorsa ve Recoleta gibi bir açık hava müzesi görünümünde değilse de bence kesinlikle ziyaret edilmeyi hakkediyor. Mezarlık Vedado semtinde. Mutlaka görün.
Hamingway'in Yatak Odası
Hemingway’in villası kentin dışında. Büyükçe bir bahçenin içinde 2 katlı bir ev. Villa dediğime bakmayın, Adana’nın eski bağ evlerinin biraz iricesi. Burada yazara ait eşyalar sergileniyor .Yazarın ününden olsa gerek ziyaretçisi bol. Bahçe’de Hemingway’a ait bir de tekne sergileniyor. Teknenin adı Pillar. Hemingway bu tekne ile kılıç balığı avına çıkarmış. Yaşlı adam ve deniz adlı romanının kahramanı da bu tekneyi kullanan Grigorio Huantes adlı kaptan imiş.

Başka nerelere gidilir
Dediğim gibi Havana’da gezecek yer çok. Eski Havana’nın karşısında, hemen körfezin başlangıcında ve liman girişinde yer alan,  korsanlara karşı Havana’y ı savunmak için yapılmış güzel bir kale var. Kalenin adı  Castilo San Carlos la Habana.
Castilo San  Carlos la Habana
1763 yılında yapımına başlamış, yapımı 11 yıl sürmüş. Buradan hem körfezi, hem de eski ve yeni Havana’yı uzaktan da olsa etraflıca görebilirsiniz. Fotograf çekmek için güzel bir yer. Kaleye giderken bembeyaz bir kaide üzerinde bulunan, İspanyollara karşı ulusal kurtuluş savaşı veren Kübalılara komuta eden ulusal kahraman Maximo Gomez’in görkemli anıtını da fotoğraflayabilirsiniz.
Maximo Gomez Anıtı
Ayrıca Araba Müzesini, Granma yatının orjinalinin  bulunduğu müzeyi (kapalı olduğu için giremedik), yabancı elçilikler ve devrim öncesinden kalan villaların bulunduğu Miramar ve Vedado bölgesini,  1728 yılında açılmış olan Neo-klasik biçemli Havana Üniversitesi’ni, Museo de la Revolicion(Devrim Müzesini), kaldığımız otel olan Havana Nacional’in önünden geçen 8 km uzunluğundaki Malecan Bulvarını-kordon-, Cohibar Kalesini gezebilirsiniz.
Almacenes San Jose Artisan's Market- Satışın Zaferini Kutluyor Olmalı
                                                         
Havana’da kesinlikle görmeniz gerek bir yer de Almacenes San Jose Artisan’s Market’tir. Avenida del Puetro ile Calle Cuba’nın kesiştiği yerde, men denizin kıyısında kurulu bu kapalı pazarda, Küba’ya ilişkin yerel ürünleri bulabilirsiniz. Bir birine koşut 4 -5 sokaktan oluşan bu üstü kapalı pazarda alış veriş yapmasanız bile hoşça vakit geçirebilirsiniz. Eğer alış veriş yapacaksanız hevesinizi buraya saklayın.
Almacenes San Jose Artisan's Market
Çoğunluğu eski Amerikan arabalarını betimleyen tablolar, seramikler, deriden yapılmış eşyalar, ağaç işlemeleri, mercandan üretilmiş takılar, purolar, ronlar, Havana Şapkaları… Anlayacağınız ülkenize döndüğünüzde size Küba’yı anımsatacak her şey... Size önerilen fiyatlarda birazcık pazarlık payı var. Ron ve puroların satıldığı resmi dükkanlarda pazarlığın lafı bile olmuyor.

Küba’da Sadece Havana mı Var?
Elbette sadece Havana yok. Turumuz, Küba’nın batısını kapsayan bir gezi programı içeriyordu.
Havana’na dışında ilk gittiğimiz yer Vinales Vadisi'ydi. UNESCO Dünya Mirası Listesinde yer alan bu vadi, yer yüzünde bir cennet sanki. Vadi yem yeşil. Küba'nın ünlü tütünleri buradaki tarlalarda geleneksel yöntemlerle üretiliyor. Ayrıca vadide çeşitli sebze ve meyve üretimi de yapılıyormuş.
Vadide görülecek yerlerden biri de Cueva del Indio mağarası. Magara içinde bir süre sarkıtlar ve dikitler arasında yaklaşık 200 metre kadar yürüdükten sonra bir yeraltı ırmağına ulaşıyorsunuz. Burada küçük bir iskele ve iskelede tekneye binmek için sıra bekleyen insanlar var. Yaklaşık 15-20 dakika kuyruk bekledikten sonra, küçük bir tekneyle 10 dakikalık bir yeraltı ırmağı turundan sonra mağaranın dışındaki küçük bir göle ulaşıyorsunuz. Görmeseniz eksiklik hissetmeyeceksiniz aman aman bir mağara değil ama vadiye kadar gelmişken burayı da görün derim. Mağara turunun bitiminde alış veriş yapabilir, taze meyve suları ve Küba’ya özgü kokteyllerden içebilirsiniz.
Cueva del İndio Mağarası Çıkışı
Mugeta adı verilen kireç taşı oluşumlu ve üzerileri yemyeşil bir örtüyle kaplı dağlar vadinin her iki yanında sıralanmış. Dağlarda irili ufaklı birçok mağara var. Bu mağaralarda bir zamanlar efendilerinden kaçan köleler saklanırmış. Kaçmanın cezası ise köpeklere parçalatılmakmış.
Vadide yol alırken, ana geliri tütün ve turizm olan Vinyales kasabasına da uğruyorsunuz. Kasabada 4 bin kişi yaşıyor. Kasaba, verandası olan genellikle küçük ve tek katlı koloni dönemi evlerden oluşuyor. Verandalarda sıkça göreceğiniz mobilya, sallanan sandalyeler. Bu sandalyeler Küba’nın sembolü gibi. Özellikle yaşlı Kübalıları, dudaklarının arasında puroları ile bu sandalyeler üzerinde sallanırken sıkça görebilirsiniz.
El Mural de la Prehistoria
Vinyales yakınlarında bulunan bir vadidi de El Mural de la Prehistoria adlı, 180x120 metre boyutlarında, düz bir kaya üzerine resmedilmiş,  evrim kuramını betimleyen bir tablo var. Bu tabloyu yapma fikrini 1959 yılında Fidel’in sevgilisi vermiş. Tablo, Leovilgildo Gonzalez Morillo tarafından 1962 yılında tamamlanmış. Morillo’nun, bu kaya panosunu tasarlarken Frida’nın kocası olan sanatçı Diego Rivera’dan etkilendiğini söyledi rehberimiz…
Montemar Parkı
Montemar Parkı, Zapata  yarımadasında koruma altına alınmış yaklaşık 300 bin hektarlık bir doğal yaşam alanında kurulmuştur. Çevresi ormanlarla çevrili, genelde bataklık olan parkta,160 kuş türü, 115’i Küba’nın endemik bitkisi olan 900 tür bitki bulunuyor. Parkta bir de timsah çiftliği var.
Montemar'da Yerli Yaşamını Betimleyen Yontular
Bura timsahları 3 buçuk metreye kadar ulaşıyorlarmış. Timsahlar etrafı yüksek kafes tellerle çevrili bir gölde korunuyorlar. Artık teller, timsahları mı koruyor,  yoksa ziyaretçileri mi ?... Takdir sizin. Çünkü timsahlara yem vermeye çalışan, taş benzeri şeyler atarak onları tellerin gerisinden tahrik eden insanlar da timsahlar kadar tehlikeli geldi bana. Burada balık oltası biçiminde bir aletle timsahları sığır eti ile besleyebiliyorsunuz, tabi bedeli karşılığı… Parkta hediyelik eşya satın alabileceğiniz, ron içebileceğiniz ve yemek yiyeceğiniz mekanlar da var. Park alanında bulunan ilginç yerlerden biri de tekne ile 15 dakikada ulaşabileceğiniz, bura yerlilerin yaşamından kesitler sunan, denizden yüksekliği yaklaşık  50 cm olan çok güzel bir ada...
Timsah Çiftliği
Ada’da yerlilerin kullandığı evlerin benzerleri ve yerlilerin günlük yaşamını betimleyen yontular var. Ada, gölleri ve ağaçlarıyla cennetten bir parça sanki. Adada hediyelik eşya ve yiyecek içecek satan küçük bir de dükkan var. Burayı kesinlikle görmenizi öneririm.
Adaya Tekne Yolculuğu


Havana’nın 160 km güney batısında yer alan Pinar del Rio’ya yemyeşil bir vadide kıvrıla kıvrıla giden bir yoldan geçerek ulaşıyoruz. Pinar del Rio, yaklaşık 190 bin nüfusu ile Küba’nın tütün ve şeker kamışı merkezi…
Buradaki ilk ziyaretimizi, eskiden bir tutuk evi olan bir puro üretim atölyesine yaptık. Bir süre ‘’kuyruk ‘’bekledikten sonra içeri girdik. İlginç bir yer. Art arda, okul sıraları gibi dizilmiş tezgahlarda genellikle kadın olan işçiler çalışıyor. En arkadaki sıradan, ‘’yaprak’’ olarak sisteme giren tütün, sıranın en başındaki işçi tarafından kutulanıp satışa hazır hale geliyor. Puro üretiminde genelde kadınlar çalışıyor. Puroyu,çoğumuzun bildiğini sandığı gibi bacaklarında yuvarlayarak yapmıyorlar. Bunun için önlerindeki sırayı kullanıyorlar. Bacağında tütün saran kadınları göremeyince bazılarımız-özellikle erkekler- düş kırıklığına uğramadı desem yalan olur.
Pinar del Rio


Rehberimiz bunun bir şehir efsanesi olduğunu söyledi.Tütün içinde çalışan kadınlar makine gibiler. Ama şakalaşmaktan, bir birbirlerine takılmaktan geri durmuyorlar. Acaba rol mü yapıyorlar diye düşünmedim değil. Ne de olsa komünist bir ülkede yaşıyorlar. Bizdeki anlayışa göre asık suratlı, nemrut ve soğuk olmaları gerekiyor. Ama bunlar çalışırken gerçekten mutlu görünüyorlar. Bu bir şehir efsanesinin sonu mu ne?
Atölyede puro bir de satış yeri var. Resmi yerlerde fiyat aynı.  Guantanamera purosunun fiyatı, 25’lik kutuda 50 CUK. Dışarıda ise 40’a hatta 35’e alabilirsiniz. Rehberimiz dışarıda satılan puronun iyi kalite olamayabileceğini söyledi. ''Peki dışarıda satılan bu puroların kaynağı nereden'' diye düşünebilirsiniz. Ne de olsa burada hemen her şey devletin tekelinde. Rehberimiz, 
Vadide Mola
-‘’Puro fabrikalarında çalışan her işçinin günlük, bedava bir puro alma hakkı var. Puro içmeyenler kendi haklarını satabilirler’’ dedi.



Pinar del Rio’da ziyaret ettiğimiz yerlerden biri de ron fabrikasıydı. İkram edilen ronlardan bolca içtim. Buraya özgü bir ron var. Adı Guayabita del Pinar. Farklı bir tadı var. Satın alabilirsiniz fiyatı, yılına göre değişiyor.

Küba'nın bir çok kentinde olduğu gibi buradaki evlerin ya da dükkanların sokağa bakan yanı ''Portico'' denilen biçemde yapılmış. Yani binaların önündeki kaldırımların üstünü örten, insanları yağmur ve güneşten koruyan sütunlu revak. Eskiden Adana'da da bu tür kaldırımlar vardı. Şimdiki İnönü caddesi buna güzel bir örnektir. 





Santa Clara, Küba’nın orta batısında, Havana’nın güney doğusunda yer alan 225 bin nüfuslu bir kent. Kentin aman aman bir özelliği yok. Buranın ünü, kent dışında bulunan Ernesto Che Guavera’nın anıt mezarından geliyor.
Savaşı Sonlandıran Katar
Bilindiği gibi Che, Küba’daki devrimi Güney Amerika’da da gerçekleştirme misyonu ile Bolivya’ya gitmiş ama Bolivyalı muhaliflerden gerekli desteği görmediği gibi CİA tarafından eğitilip yönlendirilen Bolivya ordusunun özel birliği tarafından, bir geçitte kuşatılarak, ayağından hafif yaralı olarak ele geçirilmiş.Yaraları ölümcül olmamasına karşın, -kimilerine göre CİA’nın emriyle- öldürülmüş .Yaralı Che'yi öldüren çavuş Mario Teran , özel birlik askerleri arasından kura ile belirlenmiş. Teran, ölenin Che olduğu bilinsin diye yüzüne ya da göğsüne değil, ayaklarına defalarca ateş ederek öldürülmüş Che'yi. Che yaralandığı sırada kendisini tutsak almaya gelenlere,
Che'nin Anıtı Önünde
-’’ Ateş etmeyin! Ben Che Guavera. Sizler için canlı halim ölü halimden daha değerlidir’’ dediği rivayet edilir. Ekim 1967.
Che’den geriye kalanlar, Bolivya'da  Vallegrande yakınlarındaki bir uçak pistinin altından çıkarılmış, bedeninden arta kalanlar Küba’ya getirilerek, son çatışmada yanında olan 6 yoldaşı ile birlikte Santa Clara’daki bu anıt mezara gömülmüştür. 17 Ekim 1997.  Anıtta bir de müze vardır. Müzeye giriş 1 CUC.
Santa Clara’da devrimi hızlandıran bir olay da devrimden birkaç gün önce gerçekleşmiş. Batista’nın kuvvetlerine silah ve cephane götüren Tren, 30 Aralık 1958 yılında Che’nin komuta ettiği gerillalar tarafından sabotajla durdurulunca, savaşın sonu da belli olmuş,
Batista güçleri teslim olmuşlardır.

Dr. Cantero'nunŞimdi Müze Olan Evi
O tren sabotaja uğradığı yerde ve müze olarak kullanılıyor.

Trinidad, Küba’nın batısında yer alan turistik kentlerinden birisi. Küba’nın 1980 yılından itibaren turizme açılmasından sonra gelişen ve 1988 yılında UNESCO’nun Dünya Mirası Listesinde yer alan Trinidad’ın adı, Hristiyanlığın kutsal üçlemesinden geliyor; baba, oğul ve kutsal ruh.

Söylenceye göre Kolomb, ''İlk ayak bastığım yere Trinidad adı vereceğim'' diye söz verdiği için buraya Trinidad adını vermiş.

Kentin kuruluş tarihi 1514.

Arnavut kaldırımlı dar sokakları, sokakların her iki yanında yüz yıl öncesini anımsatan renk cümbüşü evleri ile ilginç bir kent Trinidad.
Plaza Mayor Trinidad
Kent küçük; yürüyerek dolaşabilirsiniz. Sokakları arşınlarken, evlerinin önünde oturup sohbet eden yaşlılarla, aynı dili konuşmasanız da anlaşabiliyorsunuz. Sevecen bakışları, gülen yüzleriyle ve tüttürdükleri purolarıyla bu insanlar, konuşmasalar da size uzun uzun sohbetlerde anlatılamayacak şeyleri anlatıyorlar sanki...
Trinidad'da Bir Sokak

Trinidad’ın merkezi Plaza Mayo’dur(belediye meydanı). Meydan’da neredeyse bir birine bitişik konumda, Trinidad Kilisesi, Mimari Müze, içinde 18. yy ait möble ve ev eşyalarının bulunduğu Romantik Müze ve Arkeoloji Müzesi bulunmakta.
Trinidad
Müze girişleri 2 CUC. Fotograf çekecekseniz 1 CUC daha ödüyorsunuz. Kilisenin önündeki bir de park var. Parkın giriş kapısının her iki yanında iki köpek yontusu dikkatimi çekti. Genelde bu tip park ya da saray girişlerine aslan yontusu koymak gelenektir. Bana garip gelen bu durumu rehbere sordum.
Park Kapısını Aslan Yerine Köpek Bekliyor
-‘’Kapıları neden aslanlar değil de köpekler bekliyor?’’ Yanıtı ilginçti Lionel'in:
-‘’ Buranın halkı İspanyol kökenlidir. 19 yüz yıldaki bağımsızlık savaşında İspanyollara karşı savaşmakta ilgisiz kaldılar. Anlayacağınız onlar sahiplerine köpekler gibi sadıktılar. Bu köpekler onun için aslanların yerine kondu.Vay vay vay!!! Bu söz itin önüne atsan yenmez.
Kentte dolaşırken bizdeki köy bakkallarına benzeyen bir devlet mağazası gördüm. Merak edip içeri girdim. Bakkal dediğime bakmayın, sözün gelişi. Raflar neredeyse bom boş. Hadi biraz abartayım; iki şundan, üç bundan beş ondan. Koca dükkanda en fazla 10-15 kalem mal ya var ya yok. Burada peso ile yerli halk alışveriş yapıyormuş. Küba'da bir çok şey karne ile satılıyor. Bu da o tür mağazalardan biri. Söz gelimi devlet aylık kişi başı 225 gram yağ, 2 ayda bir de 1 kğ tuz veriyormuş. Yağı, tuzu, ronu yeterli olmayanlar bu mağazalardan peso ile alış veriş yapıyorlarmış.
Devlet'e Ait Bakkal-Raflar Boş
Bu gün müze olarak kullanılan ve köle taciri Dr. Cantero'ya ait ev de Trinidad'ın ilginç yapılarından biri. Müzeye giriş için para ödemiyorsunuz. Evin eşyaları ve mimarisi, doktorun ne menem bir zengin olduğunu gözler önüne seriyor.
Bir Elimde Chancancara, Ötekinde Puro :Umrumda mı Dünya
Trinidad'a özel bir de kokteyl var. Ron, bal,maden suyu ve yeşil limon suyundan yapılıyor. Adı, Chancancara. Toprak Bardakta plastik kaşıkla servis yapılıyor. Aman içerken benim yaptığımı yapmayın. İçmeden önce bardağı iyice karıştırın. Yoksa bal erimeden bardağın dibinde kalıyor ve içkinin tadına varamıyorsunuz ve ikinci bir bardağı sipariş etmek zorunda kalıyorsunuz. Hediyesi 3 CUC.

Trinidad'da kaldığımız otelin adı Del Mar. Çok güzel bir kumsalın hemen yanında yapılmış. Kumu ve denizi çok güzel. Palmiye ve muz ağaçları kıyı biter bitmez başlıyor. Keşke zamanımız daha fazla olsaydı.

Cienfuegos
Cienfuegos,rehberimizin anlatımına göre Küba'nın en gelişmiş ve varsıl kentiymiş. Kent 1819 yılında Fransız göçmenlerce kurulmuştur. Nüfusu bugün 150 bin olan kentin geliri, verimli toprakları nedeniyle tarımdır. Kent, adını 1933 yılında ulusal kahraman Camilo Ciefuegos'dan almış. Geniş bulvarları, onarılmış eski evleri ile Cienfugeos'un Küba'da olduğunu bilmezseniz, kendinizi başka bir ülkede tatilde sanırsınız.
Pallacio Ville.Endülüs Mimarisine Dikkat

Buradaki en ilginç bina eski bir şeker tüccarının evi (Pallacio Ville). İspanyol- Arap mimari biçemli(arabesk) olan ev şimdi restoran olarak hizmet veriyor. Ayrıca Jose Marti Parkı da görülmesi gerekli yerlerden biri.
Cienfugeos'da Kordon
Buranın yerlisi Fransa'dan göç etmiş. Güzel kumsalları, kafeleri, su sporları merkezleri ve golf alanları ile Cienfugeos tam bir tatil yeri.

Varedero-Hotel Melia
Küba'da  bulunduğum süre içinde kendimi Küba'da gibi hissetmediğim tek yer Varedero idi. Havana'nın doğusunda yer alan Varedero gerçekte de Küba Anakarası'nda değil. Anakara'ya küçük bir köprü ile bağlanan Varedero, böcek avlayan bir bukalemunun dili gibi Karayip Denizine uzanmış, ince uzun bir yarım ada. Rehberimizin dediğine göre bu arda turistik bölgelerde çalışanların dışında Kübalı olmazmış.  Çok güzel 

Varedero-Melia Hotel

kumsalları, yem yeşil doğası ile Varedero tam anlamıyla turizm merkezi. Kendinzi Küba'da değil de Havai'de, Seyşellerde, Tailand'da Phuket'te sanabilirsiniz. Otelimizin adı Melia idi. Barmenlerinden odaları temizleyenlere, garsonlarından, resepsiyondaki görevlilere kadar tüm çalışanlar kibar insanlardı
Hotel Melia
. Hele sahilde güneşlenip denize girenlere, 30 derece sıcak altında yüksünmeden, of demeden soğuk içecek servisi yapan güler yüzlü garsonları unutamayacağım. İnsan, bizdeki otellerde bu tür içten davranışlara sıkça rastlamadığı için bu kadar ilgiden mahcup oluyor doğrusu.


Burası tam anlamı ile tatil merkezi ama bir Küba değil.

Eğlence
Hani biraz abartayım: Havana'da rumba, salsa gibi geleneksel dansları izlemek, Küba'ya özgü ezgileri dinlemek için bir eğlence yerine gitmenize gerek yok. Adamlar dans ve müzik için yaşıyorlar sanki
Tropicana

Tropicana

Neredeyse önünden geçtiğiniz her evden müzik sesi geliyor. Müzik ve dans burada hava, su ve ekmek gibi. Ama illa rahat oturup, birkaç kadeh ron içip dans ve müzik izlemek isterseniz size Tropicana'yı öneririm. Gerçekten burada Küba'ya özgü dansa ve müziğe doyarsınız. Bazı turistik mekanlarda, söz gelimi kimi restoranlarda, kaldığınız otellerde de bu tür gösterileri izleyebilirsiniz.
Kıvrak Latin Müziğinin Çağrısına Kim Karşı Koyabilir?

Ne Yenir Ne içilir
Küba mutfağı zengin değil. Otel mutfaklarını bir yana bırakırsak, turistik restoranlarda ağırlıklı olarak başta ıstakoz, karides ve buraya özgü pargo balığından oluşan deniz ürünleri ile yetineceksiniz. Bir de pansiyon olarak kullanılan ve adına'' Pabada'' denilen evlerde 3-4 masalık restoran bölümleri var. Burada geleneksel Küba yemekleri, başta tavuk olamak üzere, ağırlıklı olarak pirinç, fasulye ve domuz etinden yapılmış yemekler yiyebilirsiniz. Fiyatları büyük, restoranlara göre nispeten ucuz.
Kokteylde Kullanacağım Şeker Kamışı Suyunu Kendim Sıkıyorum
Ne içilir sorusunu yanıtı ise; basit: Ron ve rondan yapılmış kokteyller. Küba'da bulunduğum süre içinde kokteyllerin hemen her türlüsünü tattım. Söz gelimi; şeker kamışı suyu, dövülmüş taze nane, maden suyu,limon ve yaşlanmamış Havana Club'dan yapılan Mohito,
ananas suyu, hindistan cevizi suyu ve Havana Club'dan yapılan Pina Colada, kola, Havana Club, yeşil limon dilimi ve bol buzdan oluşan Cuba Libre,  Küba'da iken içilecek kokteyller. Ayrıca hem içeceğiniz, hem de hediyelik olarak getireceğiniz ron markaları da şunlar: Cohiba, Havana Club ve Varedero. Bir de Pinar del Rio kentine özel 
Guayabita ronu.
Yemekte
Kahve meraklıları için Cafe Cubita'yı önerebilirim. Yok ben kafein ve alkol dışında bir şeyler içmek isterim diyenlere de önerim var: Tu Kola, mango, papaya, ananas, guanbana ve şeker kamışı suyu... Ne diyeyim? Yarasın...
Bira için ise iki marka önerebilirim: Cristal ve Bucanero. Cristal hafif içimli, Bucanero ise biraz daha sert.

Karides,Pilav ve Cristalin



Nelere Dikkat Etmeli
.Küba'da iki tür ekonomi var: Biri turistler için, öteki Kübalılar için. Turistler CUC adı verilen turist parası ile alış veriş yapıyorlar. 1.03 CUC 1 euro. 0.85 CUC ise 1 USD. dolara düşük CUC vermelerinin nedeni, doları dış ticaretlerinde kolay kullanamıyorlarmış. Ben, euro bozdurdum,dönüşte artan CUC'u dolar ile değiştim. Bir tür arbitraj. Aklınızda Bulunsun.
.Ayrıca bir CUC 25 Peso ediyor. Peso'yu yerel halk kullanıyor.


.Kadınların ünlü Küba purosunu bacaklarında sarmaları şehir efsanesi. Bir kaç kez sordum; kadınlar ne diyorsun der gibisinden yüzüme tuhaf tuhaf baktılar.
.En yeni Amerikan arabası 1959 model. Devrimden sonra Amerikan arabası gelmemiş. Ama gördüklerimin hepsi çalışır durumdaydı. En yenisi 57 yaşında olan bu otomobillerin hala çalışıyor olması; bir başka Küba mucizesi sanırım.
Almagenes San Jose Artisan's Market
.1970 yıllarda Sovyetler Birliği'nden Lada almışlar. Şimdilerde ise yollarda Çin ve G.Kore otomobilleri boy gösteriyor.
.Cocotaxi adı verilen 2 kişilik üç tekerlekli motosiklet taksilerle de Havanayı dolaşabilirsiniz.
.Amerikan arabalarını kiralayabiliyorsunuz. Şöförle birlikte 1 saat Havana turu 50 CUC. Ama bu fiyat pazarlığa tabi. Mavi plakalı arabalar devlete, sarı plakalar kişilere ait.
.Otelde kalıyorsanız musluk suyunu içmeyin. Pet şişelerdeki suyu tüketin.
Fakirin de Eğlenmek Hakkı
.Hava'na da ya da gittiğimiz öteki kentlerde gece ya da gündüz, tek başımıza ya da grupla herhangi bir güvenlik sorunu ile karşılaşmadık. Ancak taşra kentlerinde evlerin kapı ve pencerelerdeki demirler dikkatimi çekti. Nedenini sordum: Bu demirler hırsızlık ya da başka bir nedenle takılmamış. Evlerin eski sahipleri kendi kölelerinin isyan etmesinden korktukları için bu demirleri yaptırmışlar. Yani evlerin demirli olmasının bu günkü güvenlikle ilgisi yokmuş.
.Küba'ya giderken yanınızda bolca sabun, kalem ve çocuklar için şekerleme olsun. Ayrıca giymediğiniz giysileri de götürüp dağıtabilirsiniz. Yanlış anlaşılmasın insanlar dilenci değil, ama özellikle sabun, her kişi için ayda bir kalıp verildiği için zor bulunuyormuş. Ben yanımda bir hayli sabun ve kalem götürdüm. 
.Küba'da internet yok gibi. Otellerde internet kullanmak isterseniz 24 saat için 20 CUC ödemeniz gerekiyor. İnternetin pahalı olması bana hayatımın en sakin tatilini yaptırdı. Teşekkürler Küba.
Havana
.Küba'da kentler arası kamu ulaşımı yetersizmiş. İnsanlar taşıt bulamayınca gidecekleri yere yürüyerek gidiyorlarmış. Onca tütün tüketmelerine karşın ortalama yaşam süresinin erkeklerde 80, kadınlarda 85 olmasının nedeni bu uzun yürüyüşler olmalı (!). Uzun süre yaşamaları iklime de bağlanabilir. Ama Küba'nın bulunduğu enlemlerdeki hiç bir ülke bu ortalama yaşı yakalayamamış. Kübalıların uzun yaşamalarının bir nedeni de burada tıbbın çok gelişmiş olmasıdır. Anımsatırım.
.Küba'da iki mevsim var. Biri yağmurlu yaz: Mayıs-ekim arası. Öteki nispeten az yağmurlu yaz:Kasım-nisan arası.
.Rehbere sordum:3 yıl önce Fidel'in öldüğü söylendi. Doğrumu? Evet 3 yıl önce ölen biri var ama Fidel değil, Fidel'in 3 dublöründen biri dedi. Fidel ve geriye kalan 2 dublörü yaşıyor.
.Küba'da elektrik enerjisi 110 volt. Ama otellerde her ikisi de var.
.Küba'nın en önemli dış satım kalemleri şeker ve puro.Ama bir miktar da buraya özgü kahve dış satımları varmış.
.Kadınları Küba'ya çeken en önemli şey, burada  üretilen gençlik kremi. Kremin adı: Alicia. Bu kremin gece, gündüz, göz kenarı olmak üzere üç türü var. En kıymetlisi ''plesantadan'' üretileni. Bu krem devlet eczanelerinde satılıyor. Fiyatı 8.75 CUC. Bulabilirsen tabii. Eşim zar zor 2 tane buldu. Sıraya girip de kremi alamayan kadınların eşime bakışlarını unutamıyorum. Kadınlık hali...
.Buradan faturasız olarak en fazla 25'lik iki kutu puro götürebiliyorsunuz. Faturanız varsa bir sınırlama yokmuş. Ama çıkarken valizinizi de kontrol etmiyorlar. Ron da ise bir sınırlama yok. Valizinize taşıyabileceğiniz kadar koyabilirsiniz.
.Buraya şimdilik THY'nin seferi yok. Ama Obama burayı ziyaret ettikten sonra (20 mart 2016) THY buraya aktarmasız sefer koyacaktır, emin olun.
.Alana 3-3.5 saat önceden gidin. Çalışanlar turizme ve turiste alışık değiller. Sonra valizlerinizi koyduğunuz yürüyen bant bozulur bu nedenle chek in için bekleme süreniz uzayabilir. Bizim grup bu arıza yüzünden uçağa geç bindik ve Paris aktarmalı uçağımızı kaçırdık. Aklınızda bulunsun.
Nasıl Gidilir
Küba'ya şimdilik ya Amsterdam aktarmalı KLM ya da Paris aktarmalı Air France ile gidebiliyorsunuz. Aktarmalar da daahil yolculuk, yaklaşık 17 saat sürüyor. THY'nin de önümüzdeki bir kaç ay içinde Havana'ya aktarmasız uçacağını sanıyorum.

SON SÖZ
Küba'ya ilişkin bir çok şey okumuş, orayı ziyaret edenlerden bir çok şey dinlemişizdir. Ben, bu satırları, gördüklerime duygularımı da katarak yazdım. Demem o ki;burada yaşadıklarımı ne salt gerçekler, ne de arı duygularla anlatamazdım. Bunu yapsaydım, bir şeyler eksik kalacaktı. Kimileri Küba hakkında şunu yazabilir.
-'' Adamlar yoksul, binalar dökülüyor, üstelik internetleri bile yok.''
Doğrumu?
Doğru? 
Ama Küba, sadece dökülen binalardan, yoksulluktan oluşmuyor ki; orada yaşayan, köleliğe karşı direnmiş, direnmeye devam eden- daha ne kadar direnirler bilmiyorum- neşeli, kibar ve sevecen bir halk var. Küba'yı anlatmak körlerin -görme engelli mi demeliydim- fili tarifine benzer. Kim filin neresini tutuyorsa; fil onun için odur. Ayağını tutan fili, kalın, yumuşak bir direğe; dişini tutan; ince ama sert bir direğe; kulağını tutan yumuşak bir deriye, kuyruğunu tutan bir saçağa benzetir fili...
Dedim ya Kübayı anlatmak körlerin fili anlatmasına benzer. Ben böyle anlattım. 
Not: Küba'ya gitmek için acele edin. Obama Mart ayında oradaydı. Amerikalılar oraya bir dadanırlarsa; yandınız. Küba o zaman özgünlüğünü yitirir, güzel ama çok uzak bir tatil beldesi olur.
-------------------------------
(*)Adana'nın İlçesi İmamoğlu'na bağlı Çörten köyü yakınındaki,ormanlık alanda su kaynağı olan bir mağara. Bu gün Altini'nde  ne orman kalmış, ne de doğru dürüst kaynak.

Türkiye'nin Havana Büyük Elçiliği

Telefon:

+53 (7) 204 22 37 +53 (7) 204 12 04 +53 (7) 204 12 05 +1-613 902 5711 (Kanada VoIP)

Faks:

+ 53 (7) 204 28 99

Büyükelçilik Posta adresi:

5 Ta Avenida No: 3805 Entre 36 Y 40, Miramar, Ciudad Havana,---------



Cenral Park. Geride Jose Marti Anıtı ve Parlamento Binası

Kaleden Havana

Karşı Yakada İsa Yontusu
Katedral Meydanı
Hediyelik Eşya Dükkanı

Sokak Çalgıcıları

Hotel Melia


Mutluluğu Diyet Cola'da Bulan Bir Kübalı
Çabuk Çek-Hotel Melia
Trinidad'da Puro İçen Bir Kadın
Taşradaki Evlerin Tamamına Yakını Demirli. Kölelerinin Saldırısından  Korkan Şeker Tüccarının Evi
Dr.Cantero'nun Müze Evi
Trinidad
Dr.Cantero'nun Evi

Varedero