3 Ağustos 2016 Çarşamba



KÖLN-COLOGNE

Ülkem dışında çok gittiğim ve en uzun süre yaşadığım kenttir Köln. İlk kez 1973 yılının temmuzunda gitmiş, iki ay kadar yaşamıştım. Gerçek anlamda gezdiğim ilk kentti. Bu tarihten sonra sayamadığım kadar çok gittim. En son gidişim ise; Köln Fenerbahçeliler Derneği'nin daveti üzerine bu yılın mayıs ayındaydı.
.
Başkalarını bilemem ama ben, sıkça gittiğim ve uzun zaman yaşadığım kentleri, mutlaka bir şeyleri eksik anlatacağım, önemli bir ayrıntıyı atlayacağım endişesiyle yazmaktan uzak durmuşumdur.
''Peki Köln'ü bunca yıl aradan sonra neden yazmaya karar verdim ?''  Bu yılın mayıs ayında, Köln Fenerbahçeliler Derneğinin  düzenlediği ''bahar '' etkinliği'' davetine icabet edip, orada 4 gün geçirince,
''Artık kaçış yok, Ülken dışında, gerçek anlamda gezip gördüğün ilk kent olan Köln'ü yazma zamanı çoktan geldi de geçiyor, vira bismillah ! '' deyip bilgisayarımın tuşlarını takırdatmaya başladım.
Ren Nehrinde Sefer Yapan Gemi Otel


Köln Tarihine Kuş Bakışı

Köln, MÖ 50 yılında zamanın Roma İmparatoru Claudius tarafından, Cermen kabilelerinin saldırılarından korunmak için kurulmuş bir ileri karakolmuş. Claudius, kente karısı Agrippina'nın adını vermiş. Ancak Roma tarihi hakkında biraz bilgi sahibi olanlar, Agrippina'nın , Claudius'un bu jestine, onu zehirleyerek karşılık verdiğini anımsayacaklardır.
Bu olaydan yaklaşık 500 yıl sonra kent, Latince  coloniadan (koloni) evrilen Cologne-Köln adını almış; iyi de olmuş..
Kıyısında kurulduğu Ren Nehri'nin de etkisiyle Orta Çağdan itibaren  Kuzey Almanya'nın en önemli ticaret merkezi durumuna gelen Köln, Birinci Dünya Savaşı'nı kazasız belasız ve hasarsız atlatmış atlatmasına da İkinci Dünya Savaşı sırasında deyim yerindeyse yerle bir olmuş. Savaş sonrası ise yaşanan ''Alman Kalkınma Mucizesi'' ile birlikte, hızla gelişen ve bu gün yaklaşık 1 milyon 50 bin kişinin yaşadığı bir kent olan Köln,  aynı zamanda  Kuzey Ren Vestfalya Eyaletinin de başkentidir.
Böll Platz'dan Dom

Nerelere gidilir

Köln'e ister uçakla, ister kara yolu ile isterseniz trenle gelin, kenti gezmeye Houpthbahnhof'dan-merkez tren garı-  başlamalısınız. 1859 yılında yapımı tamamlanan Hbf, günün 24 saati adeta canlı bir organizmaymışcasına hareketlidir. Bhf'dan Almanya'nin Berlin, Frankfurt, Münih, Hamburg gibi önemli kentleri ile Almanya dışındaki, bir çok başkente tarifeli tren seferleri yapılmaktadır.
 ''Tren bileti nasıl alırım, Almanca bilmiyorum'' diye üzülmeyin. Burada otomatik tren bileti veren makinelerde Türkçe yönlendirmeler var.Aklınızda bulunsun,Türklerin Almnya'da n yoğun olduğu eyaletlerden biri de Kuzey Ren Vestfaya Eyaletidir. Hbf'da alış veriş yapacağınız, yemek yiyeceğiniz çokça kafe ve dönerci bulabilirsiniz.
Dom
Dom
Dom Katedrali Hbh'’a birkaç dakikalık mesafededir. Katedral Köln'ün en ilginç yapısıdır. Köln'e gelip de burayı görmeden gidene rastlamadım. Öyle ki; görmek isteseniz de istemeseniz de bu katedral, Köln'ün hemen her tarafından görünür. Gerçekte bulunduğu kentle özdeşleşen çok az yapı vardır. Söz gelimi bunlardan biri Pisa Kulesi, bir diğeri Eiffel Kulesi'dir. Bunların fotoğrafını gördüğünüz de ''burası neresi'' demezsiniz. İşte Dom Katedrali'de böyledir. Kısaca Dom demek Köln demektir.
Dom Katedrali
Dom'un bulunduğu yere katedral yapma düşüncesinin VII. yüzyıla kadar dayandığı söyleniyor . Temeli ise yaklaşık 500 yıl sonra atılıyor. (1248). Temel atılıyor atılmasına da parasızılık nedeniyle ancak 632 yıl sonra tamamlanıyor (1880)..Barselona'daki Sagrada Familia' da dahil benim gezip gördüğüm yapımı en uzun süren katedraldir Dom. İlk kez 1973 yılında gezdiğim katedral o zaman onarımdaydı. En son gittiğimde de onarılıyordu (Mayıs 2016). Bu tür yapıları ayakta tutmak için sürekli onarmak kolay iş olmasa gerekir...
UNESCO Dünya Mirası listesinde yer alan katedral Kuzey Avrupa'nın gotik biçemli en büyük kilisesidir. Her iki kulesinin yüksekliği 157 metreye ulaşır.
Bir Gargoyle Örneği

Kum taşından örüldüğünü sandığım dış duvarları, yüzyılların etkisi ile kararmış. Katedralin önünde bulunan meydanda durup kulelere baktığınızda; yapının görkemi karşısında kendinizi güçsüz ve çaresiz hissediyorsunuz. Katedralin dış duvarları nakış gibi işlenmiş. Onlarca aziz heykelinin bulunduğu dış duvarlarda, çatının suyunu akıtmak için yapılan ve oluk görevi gören gargoyle denilen, insan- hayvan karışımı yontulara baktığınızda ürperiyorsunuz.
Katedralin içi, dışı gibi kasvetli.. Bu kasvet gotik yapıların bir özelliği olmalı... İçerde bulunan heykellerin ve şapellerin yanında dikkat çeken en önemli unsur ise, incildeki öykülerin tasvir edildiği vitraylar...

Dom'daki ilginç yerlerden biri de sağdaki çan kulesine tırmanmak. Hediyesi 5 €. Ben, yıllar önce bir solukta çıkmıştım bu daracık merdivenlerden.  Bu kez çıkarken iki kez dizimi dinlendirmek için durduğumu itiraf etmeliyim. Erinmedim saydım: Kulenin tepesine 509 basamakla çıkılıyor.

Dom konusunu bağlarken şunu söylemeden geçmeyeyim.''Köln'ne sadece Dom'u görmek için bile gelinebilir.''
Dom-Giriş Kapısı

Dom'un hemen yanı başında Roma- Germen Müzesi (Römisch-Germaniches  Museum) bulunuyor.
Bu müze, kentin tarihini öğrenmek isteyenler için önemli müzedir. Müzede Roma dönemine ilişkin eserler sergilenmekte... Ancak bizdeki müzelerle karşılaştırdığınızda biraz yavan kalıyor.
Bu arada müze binasının çağdaş mimari ile yapıldığını da sözlerime ekleyeyim.
Almanlar, eski ve yeninin mimari zıtlığını göstermek için müzeyi bu biçemde yapmış olabilirler. Her ne düşünceyle yapmış olsalar da ben bu müzeyi, Köln'ün sembolü olan Dom'un burnun dibine yapmazdım doğrusu...
Müze pazartesi günleri, dışında her gün açık. Hediyesi 9 euro.
Roma -Germen Müzesi'nin hemen arkasında bulunan Heinrich Böll Platz'ı çevreleyen iki önemli yapı var. Bunlardan biri;1985 yılında, bir vakfın desteği ile kurulan Gesellschaft für Moderne Kunts Museum'dur.
Çağdaş sanat eserlerinin kalıcı olarak sergilendiği müzede, zaman zaman müzenin temasına uygun olarak yine çağdaş sanatçıların eserlerine de yer verilmektedir.


Roma- Germen Müzesi
Hemen her yerde olduğu gibi bu müze de pazartesi günleri kapalı. Şimdiki giriş fiyatı hakkında bilgi sahibi değilim.. Ziyaret ettiğim tarihte müzedeki eserlerden çok etkilenmiş, ödediğim giriş parasının karşılığını fazlasıyla aldığımı düşünmüştüm.

Eğer çağdaş sanatlara ilgi duyuyorsanız, kesinlikle gezin derim. Köln'e yapacağım ilk ziyaretimde burayı bir kez daha gezeceğim.

Henrich Böll Meydanının hemen yanı başında ilginç bir demir yolu köprüsü var. Adı Hohenzollerbrücke. Aslında köprü normal bir demir yolu köprüsü. Asıl ilginç olan yanı: yüklendiği ikincil görevden kaynaklanıyor. Köprü,parmaklıklarına asılan ve yeni evlilerin aşklarının sağlamlığını ve sürekliliğini simgeleyen kilitlere ev sahipliği yapıyor. 
Bu görenek, köprüsü olan bir çok Avrupa kentinde de uygulanıyor. Köprü parmaklıklarında binlerce kilit var. Kilitlerin kimi eğreti. biraz zorlamayla açılabilir. Bu evliğin sağlam temele dayanmadığını mı gösteriyor dersiniz?
Kimi de öyle kavi ve sağlam ki; topla tüfekle açamazsınız.
Köprü de bir de yaya yolu var. Buradan Deutz'a yürüyerek geçebilirsiniz. Bu arada yüksekçe bir yerde değilseniz ya da bir drona sahip değilseniz; Böll Meydanı, Dom'un güzel fotograflarını çekmek için ideal bir yer.
Meydanda bir de II.Kaiser Wilhelm'in at üstünde güzel bir heykeli var. Ren Nehrinin karşı kıyısında da , yani köprünün karşı yakasında ise; I. Kaiser Wilhelm'in ki bulunuyor. Anlaşılan Almanlar, köprüyü koruma görevini imparatorlarına vermişler.
                                    II. Kaiser Wilhelm

Buradan aşağı inip Rhein Garten'i boydan boya geçen, Ren Nehrine koşut yürüyüş yolunda yürümenizi öneririm Yürümek dedimse illa da yürümeniz gerekmiyor. Bir Kölsh Birası alır, ulu bir ağacın dibindeki bir banka oturur, hem dinlenir, hemde Ren Nehrine özgü yük gemilerinin akıntıya karşı verdikleri çabayı izlersiniz. Yok komformistseniz; yürüyüş yolunun sağındaki kafe, birahane ve restoranlara oturup aynı şeyi yaparsınız. Ama izleyeceğiniz gene ince uzun nehir gemileridir.
St. Martin

Bu yürüyüş yolu kesintisiz olarak Deutzer Bürücke'ye kadar uzanır. Yürüyüş sırasında bisikletlilere dikkat edin. Eğer kendilerine ayrılmış yollardan gidiyorsanız acımadan çarparlar, haberiniz olsun. Deuztzer Brücke'ye doğru yürürken sağ tarafınızda 4 köşe kulesi olan bir kilise göreceksiniz. Bu St. Martin Bazilikası'dır. Köln'deki 12 romanesk biçemli kiliseden biri olan bazilika, Dom Katedrali ile birlikte kentin panoramasını tamamlayan güzel yapılardan biridir.
Yürüyüş yolu Deutzer Brücke'ye kadar kesintisiz devam eder. Köprünün altından geçip, hiç bozmadan Scokoladenmuseum'u (Çikolata Müzesi) buluncaya kadar yürüyün.
Müzenin bulunduğu Rheinauhafen'e bir köprüden geçerek ulaşırsınız. Müzeyi anlatmadan bu köprü ve köprünün hemen yanı başındaki kuleye (Malakoffturm ) ilişkin bir kaç bilgi kırıntısını sizinle paylaşayım. Köprü ve kule, zamanla büyüyen kentin savunması için, mevcut surlara yeni surlar eklenmesi zorunluluğu ortaya çıkınca yapılmış. Kule ve hidrolik basınçla çalışan salıncaklı köprü 1855 yılında tamamlanmış. Mimarı ise Carl Scnitzler'miş.
Çikolata  müzesi bende,  nehrin bağrına saplanmış bir bıçak izlenimi veren bir yarımada üzerine kurulu. Müzeyi ziyaret etmeden size bir uyarım olacak: Eğer yanınızda çocuklarınız varsa; girmenizi önermem. Çünkü size pahalıya patlar gününüz zehir olur.
'' Çocuklarım benim her şeyim. Onlara canım feda''
diyorsanız siz bilirsiniz. Ama müzeden çıkınca yüzünüzün aldığı şekli görmeyi çok isterim doğrusu...
Neyse biz işimize bakalım. Müze, benim gibi daha önce bu tür müzeleri gezenler için bile ilginç. Çikolatanın geçmişi taa! Azteklere kadar uzanıyormuş. Müzede bir de çikolata üretim tesisi var. Burada kakao çekirdeğinin nasıl çikolataya dönüştüğünü, nasıl paketlendiğini izliyorsunuz. Doğal olarak çikolatanın paketlenmesi ile üretim süreci tamamlanmıyor. Sürecin tamamlanması için burada sizin devreye girmeniz gerekiyor ve süreç çikolata satın almanızla sona eriyor.  İçeride, belki daha önce hiç görmediğiniz türde çikolata var, ucuzundan pahalısına... Müzeye girişin 10 €. Buraya ilişkin olarak çocuklu ailelere için tek iyi haber, girişte ailelere indirim yapıyorlar.

Çikolata Müzesinin arkasında ise, Deutsches Sport & Olimpia Museum var. Daha önceki gelişlerimde olduğu gibi bu kez de girmedim müzeye. Ama ilgilenen olursa; hazır buraya gelmişken bu müzeyi de gezebilirler.

Köprüden sonra Am Leystapel yolundan karşıya geçin. Küçük bir kilise ile burun buruna geleceksiniz. Romanesk (Gotik Mimarinin Önceli) mimarinin küçük bir örneği olan St. Maria Kilisesi, ilk kez 948 yılında hizmete girmiş ama zaman içinde yapılan eklemeler ile bu günkü halini almış. Kilise dışarıdan bir şeye benzemiyor gibi. Ama görünüşe aldanmayın, bir zahmet içeri girin.
St. Maria


The Seaman's Madonna


Kilisenin içinde genelde incilden esinlenilerek yapılan resimler ve vitraylar var. Ama bunların yanında size ''iyi ki dışındaki sadeliğe bakıp da girmezlik etmemişim'' dedirtecek, ahşaptan güzel bir heykel var. Adı: Denizci Madonna- The Seaman's Madonna''. Bu ahşap yontu Janos Van Cleve'nin yapıtıymış. Ayrıca kilisenin tavanında da boyayla yapılmış süslemeler ilginç...

Kiliseden çıktıktan sonra sola dönüp Am Leystapel'i geldiğiniz yönün tersine Deutzer Bücke'ye gelinceye kadar izleyin. Köprüye ulaşınca, artık kıyıya veda edip kentin sokaklarına dalın.

Bir süre yürüdükten sonra kentin ünlü eğlence yerlerinden biri olan Alter Markt'a ulaşırsınız. Baharı , yazı ve güzü bir yana bırakın; kışın hafta sonlarında bile, eğer gökte yağmur yüklü bulutlar yoksa; buradaki kafe  ve birahanelerde yer bulmak çok güçtür. Ben, Köln'e geldiğimde, her zaman olmasa bile, buraya mutlaka uğrrım.
Ancak, son gelişimde hava yağışlı olduğundan dolayı çektiğim fotografda  ortalıkta pek kimseleri görmeyeceksiniz.
Burada ki birahanelerde ve kafelerde fiyatlar makul. '' Hesap ne gelecek ?'' korkusu olmadan yiyip, içebilirsiniz.


Alter Markt
Jahnstrasse'de bulunan St. Mauritius Kirche'nin  yapım tarihi 1135 yılına kadar gidiyor. Hıristiyanlığın yaygılaşması sonucu artan cemaatin ibadet gereksinimi karşılamak üzere, zamanın zenginleri tarafından, bir manastırın yanına yaptırılan kilise, zaman içinde yapılan ilavelerle başlangıçtaki romanesk mimari özelliğini yitirip, barok mimari özellikleri taşımaya başlamıştır.


Mauritus Kirche
Mauritus Kirsche'nin yakınında gene barok biçemli Herz Jesus Kirsche'yi de ziyaret edebilirsiniz.
Romalılar'ın Köln'ü kurduktan sonra kentin etrafını surlarla çevirdiklerini yukarıda anlatmıştım.
Bu surların dışarıya açılan kapılarından biri de Hahnentorburg'dur. Kentin batı kesiminde yer alan kapı, horoz kapısı olarak da bilinir..
Yapımı 1235-1240 yılları arasında tamamlanan ve iki yarım daireden oluşan mazgallı kulelerin arasında kemerli bir kapı vardır.
Köln'ü çevreleyen surlar, 19. yüzyılın sonunda kentin genişlemesini ve büyümesini engellediği için yıkılmış, sadece bu günkü iki kule bırakılmış.  Hahnentor, zaman içinde kimi zaman hapishane, kimi zaman sergi alanı ve müze olarak kullanılmış.

Hahnentor






Aziz Greon Bazilikası Dom'a 8-10 dakikalık yürüyüş mesafesindededir. Bazilika 1607 yılında yapılmıştır. Bir çok kilisede olduğu burada da ibadetin yanı sıra programlı olarak konserler verilmektedir. Ben yaklaşık 10 yıl önce, rastlantısal olarak bir org dinletisine tanık olmuştum. Harika bir dinletiydi. Eğer kilise müziğinden hoşlanıyorsanız; internetden hangi kilisede ne tür dinleti var öğrenir, işi rastlantıya bırakmazsınız.
                                                                                St. Greon                                                                                          

Köln'deki 12 Romanesk Bazilika'nın en önemlisi St. Ursula Bazilikası'dır.  Bazilika, Hunlular tarafından öldürülen St. Ursula ve 11 000 ( yazıyla da on bir bin) bakireye adanmıştır.Dıştan pek bir şeye benzemeyen bazilikanın içi ilgniç olduğu kadar da muhteşem... Burayı yapan sanatçılar, bazilikayı bir iğne oyası titizliğinde işlemişler. Etkilenmemek mümkün değil. Hava yağışlı olduğu için burada 1 saate yakın zaman geçirdim.
St.Greon
Bazilikanın ''altın oda'' denilen bölümün duvarlarına, şehit edilen bakirelerin kemikleri düzgün bir şekilde sıralanmış. Bazı kafatasları ise altın işlemeli,  camdan kutularda saklanmış. İnsan gerçekten ürperiyor. 11 bin bakirenin Hunlular tarafından öldürülmesi bence bir söylence. Ama bu bile buranın özel bir yer olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor. Mihrabının arkasındaki 3 parçalı vitray ise bazilikanın doğal ışık kaynağı... Bu arada St. Ursula, Köln'ün koruyucu azizesiymiş.
St.Ursula
Altın Oda ve Kemiklerin Sıralandığı Duvar- St. Ursula
Zoo Brücke ve Hohenzollern Brucke arasında ve Ren kıyısında yer alan ve Köln'deki romanesk kiliselerden biri olan St.Kunibert Kilisesi, 1247 yılında tamamlanmıştır. Üç nefli (üç koridorlu) olan kilise Aziz Kunibert'e adanmış olup, St. Kunibert'in mezarı da bu kilisededir. Kilise Köln'ün panaroması içinde önemli bir yer tutar. Kiliseyi ziyaretinizden sonra bahçesinde bir yere ilişip Ren Nehrin'den gelip geçen gemileri izleyebilirsiniz.



St.Kunibert

Başka Nerelere Gidilir

Almanya'nın tüm kentlerinde olduğu gibi Köln de parklarıyla, botanik bakçeleri ile yeşil bir kenttir. Bunların en önemlisi olan Botaniche Garden/ Flora, kentin kuzeyinde, hayvanat bahçesinin hemen yakınındadır. E.von Oppenheim öncülügünde , Köln'ün ileri gelenlerinin desteği ile 1864 yılında kurulan botanik bahçesi, 11.5 hektar alanı kaplamaktadır. Başlangıçta flora ve botanik bölümü duvarlarla bir birinden ayrılmışken, 1920'lerden sonra bu duvar ortadan kaldırılmış, o tarihten itibaren  tek bir botanik bahçesi olarak hizmet vermeye başlamıştır. Bahçede 10 binden fazla tür bitki varmış. Palm house ve tropik serada sıcak iklimlerin egzotik ağaçları arasında dolaşırken kendinizi yağmur ormanlarında safari yapıyor duygusuna kaptırabilirsiniz. Zaman zaman konserlere ve toplantılara ev sahipliği yapan botanik bahçesinde spor yapabileceğiniz yürüyüş yolları da bulunmaktadır. Hoşça vakit geçireceğinizi umduğum Botanik Garden'a son gidişimde para ödemedim. Daha önce bir kez daha gitmiştim ama giriş parası ödeyip, ödemediğimi anımsamıyorum doğrusu..
Botanik Garden/Flora



Nehrin doğu yakasında, Hohenzollernbrücke ile Zoobrücke  arasındaki, nehre kıyısı olan 40 hektarlık bir alana kurulu Rhein Park, bana göre Köln'ün hem en güzel parkı hem de en güzel yerlerinden biridir. 1912 yılında hizmete açılan park 1989 yılında ulusal değer olarak kabul edilmiştir.

Yürüyüş yolları, oyun alanları ve ziyaretçilerin üzerine uzanıp düş kurabileceği halı misali çimleriyle park tam bir sosyal etkinlik alanıdır.
Tiergarten



Park, özellikle mayıs ekim arası çok güzel oluyor. Buraya kesinlikle gelmenizi öneririm. Giriş parasız.
Rhein Park
Bir başka park da geniş çim alanlarının bulunduğu Media Parktır. İş yerlerine yakın olduğu için genelde çevrede çalışanların  yemek aralarında geldiği bir parktır. Parkta geniş çim alanları ve yürüyüğş yolları bulunmaktadır.
Media Park

Köln'd bir de hayvanat bahçesi-Tiergarten- var. 1860 yılında 40 hektar arazi üzerine kurulu hayvanat bahçesi, 500'ün üzerinde hayvan türüne ev sahipliği yapıyormuş.
Hayvanat bahçesinin kurulduğu alan geniş. Ziyaretçiler genelde bisikletle dolaşıyor. Her hayvanat bahçesinin olmazsa olmazı; hayvan temalı oyuncakların satıldığı bir de hediyelik eşya satan dükkan var. Çocukları uzak tutun(!). Hayvanat bahçesine giriş yetişkinler için 14 Euro. Aile indirimi var.


Siz ilginç bulur musunuz bilmem ama yurt dışındaysam ve yeterli zamanım da varsa gittiğim kentin mezarlıklarını da ziyaret ederim.
''Yaşar kendine uygun bir mezar yeri miarıyor. ?' 
diye düşünenleriniz olabilir. Henüz böyle bir niyetim yok.
Ren Üstünde Yeni Binalar
Mezarlıklar o ülkenin kültürünü anlamamıza yardım eder. Sadece anıtları fotograflamak, iyi bir yerde yemek yemek o toplumu tanımak için yeterli değildir. Bu satırları okuyanlar arasında benim düşüncelerimi paylaşanlara Köln'de ziyaret edecekleri bir kaç mezarlık adı vereyim. Bu mezarlıkların ilki Mülheim- Deutz tarafında; 1698 yılında ilk gömülmenin yapıldığı, yaklaşık 5000 mezarın yanısıra Oppenheim, Offenbach gibi ünlü ailelerin mezarının bulunduğu Yahudi Mezarlığıdır-İsrael Friedof-.  Bir başkası ise buraya yakın olan Deutzer Friedof''dur. Dom tarafında ise Melaten Friedhof'u önerebilirim. Yahudi mezarlığı değil ama öteki iki mezarlık, türbemsi yapıları ve  heykelleri ile bir açık hava müzesi gibi. Buraları bir sanat galerisinde dolaşır gibi gezebilirsiniz. Şimdiye dek bir mezarlık gezmemişseniz eğer, vakit bulun gezin derim. Size bir çok gezen öğüdü.
Tekneden Dom ve  St. Martin

Köln'ü bir de  Ren Nehrinden görmek isterseniz,
Hohenzollerbrücke'nin yakınında bulunan iskeleden kalkan nehir gemilerine binin.

Tur yaklaşık bir buçuk saat sürüyor. Tur sırasında güzel fotograflar çekebilirsiniz.

Hediyesi 16.Euro.



Köln'ü gezmek için yeterli zamanınız yoksa, istediğiniz durakta inip gene istediğiniz durakta binerek turunuza devam edebileceğiniz Hip-on Hop-off tur otobüslerine binmenizi öneririm. Bir günlük turun hediyesi 16 Euro.
Bu arada Köln'ü bisikletle de dolaşabilirsiniz. Özellikle nehir kıyısını bisikletle dolaşmak çok eğlenceli. Korkmayın bir çok Avrupa kentinde olduğu gibi Köln'dede bisikletler için ayrılmış özel yollar var.

Ne Yeni Ne İçilir
Tüm Alman kentlerinde olduğu gibi geleneksel  Köln Mutfağı'nın temelini patates oluşturuyor. Domuz eti, sosis, haşlanmış sebze ve pasta da Köln Mutfağı'nın olmazsa olmazları arasında yer alıyorlar.
Köln'de bir çok türk restoranı da var. Bu restoranların başat yemeği ise döner.
Köln Fenerbahçeliler Derneği Üyeleri ve Kulüpten Arkadaşlarla Gulaş Restorandayız
Tarih boyunca bir ticaret kenti olan Köln'de uluslararası mutfakları bulmak da olası.
Ama ben size sadece bir yer önereceğim. Köln'e her gidişimde uğramadan dönmediğim bir restoranı... Yeri Neumarkt'da. 

Ama adı Puszta Hütte.

Adresi ise; Fleischemengergasse no:57


Sahibi ya Macar asıllı bir Alman, ya da Alman asıllı bir Macar... Öyle güzel gulaş yapıyor ki; ben Macaristan'da bile böyle lezzetlisini yemedim. Tatlımsı bir acılığı var. O kadar hoş ki; her seferinde 3 kase yiyorum.
Neumarkt'a o restoranı bulun, sonunda bana hak vereceksiniz.
Gilden Kölsch
''Köln'de ne yenir ?'' sorusunu kısaca yanıtladıktan sonra ''ne içilir'' sorusunun yanıtına geldi.
 Elbette bu sorunun yanıtı '' ne bulursan içilir'' olmayacak. Köln bir bira kenti ve buraya özgü Kölsch biraları ünlü. Zaten Kölsch , Almanca'da Kölnlü ya da Köln'e ait demekmiş. Köln'de yaşayan arkadaşlarıma sordum; 40'a yakın Kölsch tipi bira varmış burada.
Az Sonra Kızarmış Patates ve Bira Molası


Size bazı bira adları vermenin tam zamanıdır. Hazır olun: Reisdorf Kölsch, Sinner Kölsch, Ganser Kölsch, Burger Kölsch, Fruh Kolsch... Dahasını isterseniz , dahası da var. Gilden Kölsch, Sion Kölsch, Kuppers Kölsch... Bu biraları Alt Stat'da, Alter Markt'da ya da herhangi bir restoran yada birahanede içebilirsiniz.
Yıl 1988 Schildergasse- Neumarkt


 Köln'de Eğlence

Ne tür bir eğlenceden hoşlandığınız konusunda en ufak bir fikrim yok. Bu size bazı önerilerde bulunmayacağım anlamına gelmez. Ortalama bir insanın gidebileceği yerlerden bir kaç mekan adı ve adresi verebilirim.
Geç vakte kadar eğlenip bir yandan da biranızı yudumlayacağınız bir yer arıyorsanız, Aachener Str. 33'de bulunan Sixpack'ı, kalabalıktan hoşlanıyorsanız gene Aachener Str. no: 57'de adreslenen Tausenbar'ı, yok ben eski müziklerden hoşlanır, nostaljik takılırım derseniz Hohenzollernring 90'da bulunan Diamond'su öneririm.
Pascha-Fotograf Google'dan Alınmıştır

Yok bunlar beni kesmez diyenlere de  önerebieceğim Pascha' paşa- var. Pascha 12 katlı bir binada hizmet veriyor. 1974 yılında bir genel ev olarak faaliyetine başlayan ve 1994 yılından bu yana  Pascha adıyla faaliyet gösteren mekanda eğlencenin her türlüsü var, yeter ki paranız olsun. Restoran, gece kulübü, bar, güzellik ve masaj salonları, solaryum ve hotel burada alacağınız hizmetlerden birkaçı. Gece kulübü hariç bütün hizmetler 7/24 veriliyor. Gece kulübü ise 21.00-05.00 arası açık. Ama buranın ünü sadece verdiği bu komple eğlence hizmetinden kaynaklanmıyor. Burası aynı zamanda Avrupa'nın en büyük genel eviymiş. Zaten bulunduğu sokağın adı da Horn Strasse. Horn, Almanca'da boynuz demek. Pascha'nın sahipleri, hem yaptıkları işi kuşkuya yer vermeyecek şekilde açıklasın, hem de arayanlar, mekanı kolay bulsunlar diye olacak, özellikle horn- boynuz sokağında konuşlanmış olabilirler(!).
Pascha'ya giriş 5( yazıyla beş) Euro. (Bu rakam 10 yıl öncesinin, şimdi girişte ne alıyorlar fikrim yok). Rivayet edilir ki; Pasca adını koluna dövme yaptıranlar, buraya ömür boyu para vermeden giriyorlarmış. Böyle bir şey yaptırırsanız, ve canım ülkemde yaşıyorsanız ömür boyu uzun kollu gömlek giymek zorunda kalacağınızı anımsatmak isterim. Bu arada küçük bir not. Eskiden buraya kadın müşteri almazlardı. Bir kaç yıldır alıyorlarmış diye duydum.
Köln Fenerbahçeliler Derneği'nin Bahar Şenliği


Alış Veriş
Köln'ün en önemli ve en tanınmış alış veriş merkezi, buraya 1960'lı yılların başında gelen ilk kuşak Türkler'in Beyoğlu diye adlandırdıkları Shildergasse'dir. Sadece yayalara açık olan bu caddedeki mağazalarda, hem Almanya'nın hem de dünya markalarını bulabilirsiniz. Aynı caddede alış verişe daha düşük bütçe ayıranlara hitap eden mağazaları da bulabilirsiniz. var. Ama daha özel ve butik şeyler arıyorsanız, Rudolfplatz, Benesisstrasse ve Ehrenstrasse'ye gitmeniz gerekir.
Eau de Cologne

Köln'den alınacak en güzel hediye ise, adı Köln ile özdeşleşmiş olan  4711 Kölnisch Wasser'dir. 1709 yılında Giovanni Paola Feminis'in icat ettiği bu kolonyayı Dom çevresinde bulunan 4711'in resmi mağazalarında satın alabilirsiniz.

Nasıl Gidilir

Köln' THY'nin her gün karşılıklı seferleri var.

Türkiye'nin Köln Konsolosluğu


AdresLuxemburger Str. 285, 50354 Hürth, Almanya
Gulaş


Botanik Garden/Flora


Dom
Ren Kıyısı

Köln Fenerbahçeliler Derneği'nin Bahar Şenliği
Tiergarten
St.Ursula -Bakire Kafatası Muhafazası



25 Temmuz 2016 Pazartesi




MANTI BİR JAPON YEMEĞİ MİDİR?

Yılını tam anımsayamayacağım ama 10 yıl kadar oluyor sanıyorum. Bir müşteri ziyareti için Kayseri’ye gitmiştim. Vakit öğleye yaklaşınca müşterim,
-‘’ Yaşar abi, yimeğe gidelim mi?’’ dedi Kayseri ağzıyla…
‘’Olur, gidelim’’.
-‘’Ne yimek istersin?’’
-’’Geleneksel Kayseri Mutfağı olursa sevinirim’’, diye yanıtladım.
Kent merkezinde bir restorana gittik. Masalarımıza oturur oturmaz,  garson elinde yemek listesi ile geldi. Ben listeye bakmadan garsona,
-‘’Kayseri’nin yerel yemeklerinden yemek istiyorum, listeye gerek yok. Yemekleri sen ayarla ‘’. Garson listeleyi alıp uzaklaşırken, tam çaprazımdaki masaya gözüm takıldı. Üniversite çağlarında ikisi kız, ikisi erkek, ellerindeki listeye bakıp gülüşüyorlardı. Neye gülüyor olabilirlerdi?
Listede komik bir şey mi vardı? 
Doğrusu meraklandım. Az önce bize yemek listesi getiren garsonu çağırıp,  özür dileyerek yemek listesini yeniden getirmesini söyledim, getirdi.
Listeyi açtım. Yukarıdan aşağı tarıyorum. Kayseri mantısı; komik değil, etli yaprak sarma; o da komik sayılmaz, kağıtta pastırma; bu hiç değil değil... Peki bu çocuklar neye gülmüş olmalılar? Listeyi okumaya devam ediyorum. Sucuklu yumurta, kıymalı su böreği vee ! Toyota Tabağı… Toyota Tabağı mı? Parmağımı Toyota Tabağı yazan satıra koydum.   Kayseri'nin yerel yemeklerini sunan bir restoranın yemek listesinde demek Japon Mutfağından örnekler de varmış. Garibime gitti doğrusu? Çocuklar bunu komik bulmuş olabilirlerdi. Bakalım tabağın içinde ne var? Toyota Tabağı yazısının altındaki içerik yazısı küçük. Yakın gözlüğümü taktım. Tabağın içindekileri okuyunca; şaşkınlık bir yana gözlerime inanamadım. Olay komikten de öte... Toyota adıyla sunulan tabağın içinde Kayseri'ye özgü yiyecekler vardı.
Bize hizmet eden garsona seslendim, geldi. Olabildiğince nezaketle,
-‘’Buyurun efendim! dedi, bir arzunuz mu var? '' 
Listedeki Toyota Tabağı yazısını işaretle,
-‘’Bu ne arkadaşım, tam anlayamadım doğrusu.  Kayseri gibi bir yerde, Kayseri’nin yerel tatlarını, bir otomobil markası ile sunmak neyin nesi oluyor?''
-‘’Efendim ben bilemeyeceğim. Bizim patronlar Toyota bayisi de, galiba onun için bu adı koymuşlar.''
-‘’ Restoranın müdürü ile görüşebilir miyim?''
-''Tabii ki.''
 Sağ olsun müdür, hemen geldi. Aynı soruyu ona sordum. Aynı yanıtı alınca;
-‘’Size telefonumu bırakıyorum. Bu tabağın isim babalığını kim yaptıysa; onunla görüşmek isterim.''
Restoranla ilgilenen kişi, müdürün deyişine göre patronun eşiymiş.
Doğrusu iştahım kaçtı. Hesabı ödeyip çıktık.
Aradan yaklaşık bir saat geçtikten sonra telefonum çaldı. Ben de kayıtlı olmayan bir numaradan aranıyorum. Telefonu açtım.
-‘’Yaşar Atilla buyurun’’. Bir kadın sesi. Kendini tanıttı. Az önce yemek yediğimiz restoranın sahibinin eşiymiş.Telefonumu restoranın müdüründen almış,
-‘’Galiba bir sorununuz varmış bey'fendi’dedi.
‘’Hanım efendi benim bir sorunum yok şükür. Ama sorun, siz de  galiba .’’
-‘’…’’
Telefonda bir an sessizlik olunca devam ettim.
-‘’Kayseri gibi muhafazakar olarak bilinen bir kentte, Kayseri’nin yerel yerel yemeklerini, yabancı bir otomobil markasının adını vererek sunmanız beni şaşırttı doğrusu.
-‘’Ama biz Toyota’nın Kayseri bayisiyiz, dedi nazik bir şekilde. Bu yüzden Toyota Tabağı adı verdik. taktı.
-‘’Hanımefendi! Bosh Filtreleri bayisi olsaydınız tabağın adı Bosh Filitreleri Tabağı mı olacaktı? Kayseri gibi geleneklerine ve değerlerine bağlı olduğunu sandığım bir kentte, üstelik Kayseri'nin yerel mutfağının örneklerini yabancı bir otomobil markası ile sunmanız bana göre çok yanlış. Bu arada ben Kayserili de değilim.
-''Bakın bey'fendi ! siz öyle söylüyorsunuz ama Bay Toyoda(*) bu tabağa Toyota tabağı adını verdiğim için bana rozet bile taktı.
-‘’Ben varsıl biri değilim ama Bay Toyoda, sizin bu jestinize(!) karşılık Japonların ulusal yemeği suşiye ‘Kayseri Tabağı’ adı versin, ben tüm varlığımı satar adamın heykelini yaptırırım, inanın’’
-‘’….’’
-‘’Bakınız bizler, yıllardır ‘Yunanlılar rakımıza  sahip çıkıyor, Kıbrıslı Rumlar baklavamızı kendi, adlarına tescil ettirdiler’ diye oturduğumuz yerden ağlayıp, sızlanıyoruz. Bütün bunlar biliniyor ve yaşanıyorken siz ise; bize ait değerleri bir tabak içinde Japonlara sunuyorsunuz.
Telefon konuşmamız bu minval üzerine bir süre daha devam etti. Bir birimizi ikna edemeden, karşılıklı olarak ‘’iyi günler dileyip’’ görüşmeyi sonlandırdık.
…….
Aradan 4-5 yıl geçtikten sonra yine bir Kayseri ziyaretimde, bu kez başka bir müşterim beni hava alanında karşıladıktan sonra,
‘’Yaşar bey. Kahvaltı yapalım. Yolumuzun üzerinde güzel bir kahvaltı salonu var. Orada kahvaltı yapar daha sonra atölyeye gideriz dedi.
-‘’Tamam iyi olur.’’
Araba da 5 kişiyiz. Arabayı kullanan arkadaş yıllar önce geldiğim restoranın önünde durdu.
Eyvah gene Toyota Tabağı !...
İçeri girdik. Sevimli bir garson, elinde yemek listesi ile geldi. Geçen seferkinin aksine listeye önce ben uzandım. Merakla listeyi yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı inceledim; yok, Toyota Tabağı yok. Garsonu çağırıp
-‘’Neden bu listede Toyota Tabağı yok ?’’
-‘’Beyefendi, dedi garson gülümseyerek.’ Bizimkiler Toyota bayiliğini bırakınca, Toyota Tabağını da listeden çıkardılar’’.
3-4 yıl öncesi restoranın yöneticisi ile yaptığım telefon konuşması ve takılan rozet geldi aklıma, hafifçe gülümsedim. Listeye bakıp gülümsediğimi gören arkadaşlardan biri,
-‘’Hayırdır abi neye gülüyorsun ?’’ deyince öyküyü kısaca anlattım. Öykü bitince merakla sipariş bekleyen garsona
-‘’Madem burada artık Toyota Tabağı servis edilmiyor, o halde bize de Toyota Tabağı olan başka bir restorana gitmek düşüyor’’, deyip oradan ayrıldık.
Yaklaşık 10 yıllık bu öyküyü neden anlattım. Niyetim bir restoranı kötülemek değil elbette-üstelik yemekleri de leziz-. Amacım bizim olan, bizi biz yapan  değerleri koruma konusunda dikkatlerinizi çekmektir. Bunun tutuculukla, çağa ayak uyduramamakla ilgisi yok. Son yıllarda bir çok turistik yerde beyaz peynirin törkiş mozerella, lahmacunun törkiş pizza adıyla servis edildiğine tanık oldum. Geçenlerde gittiğim  Memleketim Adana'da bile kıyma kebabının ( Adana Kebabı) makarna ve mantar ile servis edildiğini görünce;
- ''Pes artık! dedim. Benim gibi gerçek bir Adanalı için bu bi'tür''kıyamet alameti sayılır''.

Ezcümle dostlar, böyle gidersek; rakıdan, baklavadan sonra bizim diye gururlandığımız dönerimiz de, bir gün karşımıza'' Alman Spesiyalitesi (**)'' olarak çıkarsa, şaşırmayalım lütfen...
...

(*) Aradan yıllar geçti. Çok emin olmamakla birlikte rozeti takan kişinin adının Toyoda olduğu aklımda kalmış.
(**) 3-4 yıl önce Almanya'yı ziyaret eden turistlerle yapılan bir araştırmada sorulardan biri döner ile ilgiliymiş. Döner nedir? sorusuna Turistler, '' Döner bir  Alman Spesiyalidir'' diye yanıt vermişler.





20 Temmuz 2016 Çarşamba

ARKADAŞIM EŞEK

Aşağıda annem, ev sahibimiz Sitti Nenem, onun kızı Şengül ablam ve birkaç komşu akşamın serinliğinde yol kenarına oturmuş sohbet ediyorlar. Ben evimizin sofasında, tekerleklerini  tahta döşemeye sürttükçe hareket eden, giderken de siren çalan teneke oyuncağımla oynuyorum. Arada bir annem,
-‘’Yaşarrr kes artık şunu, kafamız şişti, konuştuğumuzu anlamıyoruz’’.
Hemen ardından, gerçek nenem kadar, hatta ondan daha fazla sevdiğim Sitti nenemin sesi geliyor,
‘’Rahat bırak çocuğu Melahat. Oynasın; ne zararı var.’’
Eee nenem ardımda ya; iplemiyorum annemi. Daha bir iştahla sürüyorum sıhhi imdadı.
Ben oyuna dalmışken, evimizin tam karşısındaki boş arsada bir hareketlilik dikkatimi çekiyor. İki adam ve mahallemizden birkaç çocuk elleri ile bir şeye ''gel, gelll'' diye işaret ediyorlar. Çok geçmeden, arsaya bir kamyonun anarya(*) girdiğini gördüm.
Adamlar elleri ile dur işareti yaptı.
Çocuklar Hoopp ! dediler.
Kamyon durdu.
Kamyon sürücüsü aşağı inerken kamyonun kasasında bulunan iki adam, kamyonun arka kapağını açtılar. Adamlardan uzun olanı, kamyonun kasasından aldığı  birkaç tane uzun ve enli tahtayı aşağıdaki kısaya verdi. Sonra ikisi birden tahtaları kamyonun arkasına rampa olacak şekilde yerleştirdiler.
Kamyonun boş arsada ne işi var? Ya çocuklar? Onlar ne arıyor orada?
Merak içindeyim...
Şöför, eli belinde, uzuna bir şeyler söyledi. Adam, bir an kaybolup elinde bir çekiçle geri döndü. Rampa görevi görecek tahtaları, bir iki çıtayla bir birine tutturdu. Kamyonun arsaya girdiğini gören, duyan mahallenin öteki çocukları da arsaya doluştular. Etraf kalabalıklaşınca; olanı biteni daha iyi görmek amacıyla, sofanın parmaklıklardan destek alıp, parmaklarımın ucunda biraz daha yükselmek istedim ama nafile... Allahtan, adamları, hele uzun olanını çocukların arasından kolaylıkla seçebiliyorum. Rampayı bitiren adamlar, şöföre bir şeyler söyleyip, ağaçlık alanda kayboldular, ardından da çocuklar...
Nereye gittiler ki?
Ağaçların bulunduğu yer görüş alanım dışında olduğu için olanı biteni göremiyorum.
Ağaçların arasından önce, elinde yular tutan kısa adam çıktı. 
'' Yuların ucunda ne var ola'' dememe kalmadı, birden yulara bağlı olan şeyi; sabahtan akşama belli aralıklarla anıran, her anırtısına benim de eşlik ettiğim komşunun eşeğini gördüm. Adamlardan kısa olanı yulara asılıyor, eşek inat; ön ayaklarını kasmış, arka ayakları üzerine çökmüş, yürümemek için direniyor. Uzun adam  eşeğin sağrısına dayanmış, rampaya doğru itmeye çalışıyor, çocuklar bağrışıyor…
Adamlarda küfürün bini bir para; sövüp duruyorlar.
O zamana kadar işe karışmayan şöför kamyonun kasasına çıktı, kısadan yuları aldı. Kısaya ''uzuna yardım et'' demiş olmalı ki; o da uzunun yanına gidip, eşeği rampaya doğru itmeye başladı. 
Şöför, yulara asılmış çekiyor,
Adamlar eşeğin sağrısına omuz vermişler,
Çocuklarsa işin eğlencesinde... Bağırış çağırış...
Eşekse; '' bu can bu bedende oldukça beni bu kamyona bindiremezsiniz'' dercesine direnmeye devam ediyor.
Baktılar olmayacak, durdular.
Eşek de durdu.
Çocuklar düş kırıklığı içinde; sesleri kesildi. 
Bense mutluyum. Her anırışına eşlik ettiğim arkadaşımı götüremeyecekler...
Ancak yanıldığımı çabucak anladım. Adamların kısası elinde bir kazma sapı aldı.
Çocuklar eşeğin çevresinden biraz açıldılar.
Adam elindeki sopayla eşeğe acımasızca vurdu, bir daha, bir daha...Kazma sapının acısını içimde hissettim. Gözlerim doldu; yanaklarımdan yaşlar süzülmeye başladı. Eşek can havli ile rampadan kamyonun kasasına adeta atladı. Adamlar, alal acele arka kapağı kapattılar, Şöför kendi yerine, uzunla kısa kamyon kasasına bindiler.
Kamyon çocukların bağrış çağrışları arasında homurtuyla arsayı terk ederken, Başladım salya sümük ağlamaya...
Sesimi aşağıdakiler de duymuş olmalılar ki; Şengül ablam yukarı çıkıp beni kucağına aldı.
-Niye ağlıyorsun Yaşarım’’
Ben elimle boş arsayı gösteriyor, ağlamaya devam ediyorum.
Annem, aşağıdan soruyor
-‘’Ne oldu Şengül niye ağlıyormuş’’
-‘’Valla bilmem Melahat abla sürekli olarak karşıdaki arsayı gösterip gösterip ağlıyor.
Baktı susmuyorum, ablam beni, aşağıda annemlerin oturduğu yere götürdü. Ben hala kucaktayım 
Ağlayıp arsanın duvarını gösteriyorum.
Annem,
''Ne oldu oğlum, niye ağlıyorsun?''
İşaret parmağımla arsa duvarını gösterip gösterip hıçkırıyorum.
Sonunda ablam, bir şey bulmuş gibi bağırdı.
-‘’Vallaha anladım bu çocuk niye ağlıyor. Karşıdaki eşek her gün saat başı anırdığında Yaşar da onunla birlikte anırırdı. Sanırım komşular sahibini şikayet edince; eşeği birileri gelip götürdü. Herhalde Yaşar eşeği götürdüler diye ağlıyor abla.'' 
Annem, nenem, komşular bu açıklamaya güldüler,
-‘Demek arkadaşını götürdüler ha’’
-‘’Çocuk haklı bacım. Anasından ayrılan her sıpa üzülür’’dedi ebem.
-Eşeği bilmem ama Yaşar'ın anırması daha güzeldi’’ dedi komşumuz.''Onu da alıp götürmesinler kız?''
-''Onu kimselere vermem''
‘’Yerim ben onun anırtısını''
-Hahh hahhh haaa.!
-Dalga geçmeyin torunumla’…
….
 Aradan yıllar geçti, o günkü olay hala dün yaşanmış gibi aklımda. Bir gün anneme olayı anlattım. O da anımsadı.
Sordum:
-'Kaç yaşındaydım o zaman anne’'


-''Daha iki olmamıştın.''
........................ 
(*)Anarya: (Adana argosu. Geri geri gitmek. Genelde motorlu taşıtlar için kulllanılır.