26 Temmuz 2014 Cumartesi

Hamburg

Hamburg’u bir çok kez ziyaret ettim. Bu ziyaretlerimin sadece ikisi gezip görme amaçlıydı. Diğerleri ise; Hamburg’da bulunan Fenerbahçeliler Derneği’nin davetleri ile gerçekleşti. Haziran 2014’de yaptığım ziyaretin nedeni de Dernek Yöneticilerinden şampiyonluk kutlaması için aldığım davetti.
İnsan bir çok kez ziyaret ettiği ve gelecekte de ziyaret etme umudunu  taşıdığı kentlere ilişkin yazacaklarını hep erteler. Bu ertelemeler, zaman geçtikçe önceki ziyaretlerinizde edindiğiniz deneyimlerin, izlenimlerin belleğinizden yitmesine yol açar. Böyle olunca da ‘’ora’’ hakkında yazacaklarınız eksik kalır, duygusunu yitirir ; kuru bir tanıtımdan öteye gitmez. Bu nedenle Hamburg’a gelecekte de gitme umudum olsa da hazır elim değmişken ve izlenimlerim henüz  tazeyken buraya ilişkin birkaç şey karalayayım.
Bu binayı Türk asıllı bir mimar çizmiş


Her zaman ticaretin merkezi
Yaklaşık olarak 1200 yıllık geçmişi olduğu söylenen Hamburg, 1 milyon 900 bin kişilik nüfusu ile Almanya’nın en kalabalık ikinci kentidir. Onlarca kanalla birbirine bağlanmış Elbe ve Alster ırmakların kesiştiği bir noktada kurulan Hamburg, bu özelliği nedeniyle tarihsel süreçte, sadece Almanya’nın değil tüm Orta ve Kuzey Avrupa’nın dünyaya açılan en önemli ticaret kapısı olmuştur.
Hamburg
Roderdam’dan sonra Kara Avrupası’nın da en büyük ikinci limanı olması, Hamburg’u haklı olarak deniz taşımacılığının merkezi yapmıştır. Öyle ki; 100’e yakın yabancı ülke konsolosluğunun Hamburg’da icra-i faaliyet yapıyor olması, bu yargının doğruluğunun bir kanıtıdır. Ancak, Almanya’nın dünya açılan bir kapısı olması Hamburg’u, ‘’Yeter ki balın olsun sineği Bağdat’tan gelir’’  sözünü doğrularcasına II. Dünya Savaşı sırasında, müttefiklerin bombalarının en önemli hedefi haline getirmiştir. Gecelerce süren bombardımanlar, deyim yerindeyse Hamburg'u yerle bir etmiştir. Bu günkü Hamburg, savaş sonrası aslına uygun olarak onarılan bazı tarihsel binalar dışında yeniden yapılmıştır.


Nerelere gidilir
Hamburg’un ll. Büyük Savaştan sonra yerle bir edildiğinden söz ettikten sonra bu  başlık size biraz tuhaf gelebilir. Bir çok Avrupa kentinde olduğu gibi Hamburg'da da  savaş sırasında tahrip olan binalar ( söz gelimi Varşova- Old Town, St.Petersburg vb.), eldeki fotografların yardımıyla asıllarına uygun olarak yeniden yapılmışlardır. Bunun yanında  Hamburg, sadece tarihi yapıları ile değil, eğlencesiyle de alış verişiyle de gezilip görülesi bir yerdir.Hadi o zaman Hamburg’u tanımak için yürümeye başlayalım.

Hamburg’da ilk ziyaret edeceğiniz yer Rathaus(Belediye Binasıdır) olmalıdır... 1842 yılında eski binanın yanıp kullanılmaz hale gelmesinden sonra Stad Hamburg Devleti-Eyaleti(stad), parlemento için yeni bir bina yapma kararı alır. Ancak bu kararın uygulamaya konması için yaklaşık yarım yüzyıl geçmesi gerekir.
Rathaus


Martin Haller’in başkanlığında bir grup mimarın hazırladığı Neo Rönesans biçemindeki bina 11 yıllık yapım aşamasından sonra 1897 yılında hizmete girer. Zamanın en görkemli binası olan Rathaus’un  dönemin Prusya’sının zenginlik ve refahını simgelediği söylenir. 17 dönüm arazinin üzerine oturmuş, 647 odası olduğu söylenen binada Stadt Parlementosu ve Senatosu’nun toplandığı salonların yanı sıra Kraliyet Salonu ile başka amaçlar için kullanılan çok sayıda salon ve toplantı odaları bulunmaktadır.
Rathaus Lobi

Seyahatlerime çıkmadan önce incelediğim Rathaus’u tanıtan bir çok kitapçıkta, hep şu ortak sözcük dikkatimi çekti. ‘’Rathaus’daki oda sayısı Buckingham Palace’dakinden 6 tane daha fazladır’’. Oda fazlalığı Rathaous Buckingam sarayından daha ünlü yapmıyor ya da daha çok ziyaretçi tarafından ziyaret edilmesini sağlamıyor. Bu kıyaslamayı neden yapmışlar ki?

Sarayın girişi konser ve sergi salonu olarak kullanılmaktaymış. (Son gidişimde değil ama 1987 yılındaki gidişimde orada bir resim sergisini dolaşmıştım). Rathaus, duvarlarındaki tablolar, duvar ve tavan resimleri, kristal avizeler, vitraylar, içlerinde kralları da betimleyen onlarca yontu, taş döşeli iç avlusunda Yunan Tanrıçası Hygieia’ya adanmış, suyun gücünü ve saflığını sembolize ettiği söylenen bir çeşme ve onlarca sanat eseri ile adeta bir müze gibi… Gibisi fazladan gerçek bir müze… Binanın ön cephesini ortalamış olan kulenin yüksekliği 112 metreymiş. Buraya bir çok kez geldim ama hiç birinde kuleye tırmanmak nasip olmadı. Ama Rathaus’un kule tarafında bulunan giriş kapısının üstündeki Latince yazıyı her seferinde okumaya çalıştım. Sizinle paylaşmak isterim:’’Biz yeni kuşaklar, bize atalarımızdan kalan özgürlükleri korumak için çalışıyoruz’’ (Çeviri, yazının tanıtım kitapçığındaki Almanca metinden benimle beraber olan bir arkadaşım tarafından yapıldı). Kentin merkezinde ve Haupthbahnhof’a yürüyüş mesafesinde olan bu muhteşem yapıyı birkaç satırla anlatmaya kalkmak, sizinle birkaç fotografı paylaşmak  hayal gücünüzü haksız yere zorlamak olur. En iyisi yolunuz Hamburg’a düşerse;  burayı kesinlikle ziyaret edin. Yanınızda bilen biri yoksa tek başınıza da dolaşabilir ya da her yarım saate bir başlayan rehberli turlara da katılabilirsiniz. Rathaus’a girişin hediyesi 10 euro

Haupthbahnhof(Merkez Tren İstasyonu)

1906 yılında işletmeye açılan bu istasyon’un mimarları H.Reinhardh ve G.Sussenguth’dır. İkinci Dünya Savaşı sırasında çokça hasar gören bina aslına uygun olarak onarılmış, zamanla artan yolcu talebi nedeniyle aynı mimari biçeme sadık kalınarak kapasitesi artırılmıştır.
Haupthbahnhof
Bu gün, günlük 450 bin yolcu trafiği ile Paris’teki Gare du Nord’dan sonra Avrupa’nın ikinci büyük tren istasyonu olan Haupthbahnhof’da U-Bahn ve S-Bahn bağlantıları da vardır. İstasyonda çok sayıda restoran ve hediyelik eşya mağazası olduğunu da ilave edeyim.

Fish Market( Balık Pazarı)
Fish Market, St. Pauli’nin bir semti olan Altona’da Reeperbahn Str. ile Malmaille Breite Str. arasında yer alır. 300 yılı aşkın süredir burada faaliyet gösteren  balık pazarı, benim şimdiye kadar ziyaret ettiğim -Amerika dahil- 70’e yakın ülkede gördüklerimin en ilginciydi. Bu tümceyi okuduktan sonra içinizden;
- ‘’Kardeşim! Bu ne ki; deveden büyük fil var, hele biraz daha dolaş bakalım ne biçim balık pazarları var dünyada’’ diyebilir. Böyle düşünmekte haklı da olabilirsiniz.
Fish Market- Müzik
 Ama biraz sabır... Fish Market iki bölümden oluşuyor. Dışarıdan kocaman bir hangar görüntüsünde olanı, Amerikan filmlerinde gördüğümüz tutukevlerine benzeyen, ortası boş üç kattan oluşuyor. Burası, hiç abartmadan yazıyorum ‘’mahşeri’’ andırıyor. Zemin katta yürümek neredeyse turnike sistemi olmayan bir stadyum kapısından giriş yapmak gibi… İnsanlar et et üstünde. Canlı müzik eşliğinde,  ortaya konmuş masamsı sıralarda bira içip fish brothchen(balıklı sandeviç) yiyenler, balık tezgahları önünde pazarlık yapanlar…Pazarlık sözü, lafın gelişi, burada pek pazarlık yapılmıyor... Üst katlar nispeten daha rahat. Ama asıl cümbüş dışarıda kurulan açık hava balık pazarında. Aslında adı balık pazarı ama sebze meyve taifesinden ne ararsan var. Çoğu tanıdık gelmeyen tropik meyveler mi ararsınız, yoksa envai çeşit çay mı? Ya çiçeklere ne dersiniz?  Tekstil ürünleri, hediyelik eşyalar da cabası. Hiçbir şey yiyip içmeseniz, bir şey satın almasanız bile bu pazarı, pazar günleri saat 05.00 ile 09.30 arası ziyaret edin. Kışın bu Pazar saat 07.00’de açılıyormuş. Birlikte dolaştığım Hamburg’da yaşayan arkadaşlarım Almanlar’ın, St. Pauli’de sabaha kadar eğlendikten sonra buraya geldiklerini, deyim yerindeyse ‘’kandile burada püf’’ dediklerini söyledi. Benim şimdiye kadar öyle bir deneyimim olmadı ama Hamburg’a ilk gidişimde söz; ben de yeni doğan güne burada merhaba diyeceğim.
Fish Market- Pazar Yeri

St. Michael Kilisesi(Hauptkirche- Sankt Michaelis
Barok tarzda yapılmış olan bu kilise Hamburg’un en büyük Lutheran Kilisesi’dir. Kilise’nin yapılış tarihi biraz karışık. 1625 yılında şimdiki kilisenin bulunduğu alana yapılan kilise, yıllar içinde yıkılınca yeniden yapılmış, 1906 yılında ise büyük bir bölümü yanmış, İkinci Dünya Savaşı sırasında müttefiklerin bombalarından nasiplenmiş ve savaş sonrasında ise bu günkü halini almış. Kilisenin içinde bana en ilginç gelen şey, mihrabın tam karşısındaki ‘’org’’. Müthiş bir şey doğrusu.
St.Michael'in girişi
Hamburg’u ilk kez ziyaret ettiğim 1987 yılında, kilisede bir saate yakın, huşu içinde dinlediğim, bu süre içinde beni bambaşka bir aleme götüren org müziğinin tınıları uzun süre kulaklarımda çınladı durdu. Fırsatınız ve zamanınız varsa; kilise kapısında org konserinin programı var, ziyaretinizi  ‘’o saate’’ uydurup bu müziği mutlaka dinleyin. Tanıtım kitapçığında; burada, çoğu aşağıdaki mezar odasında olmak üzere 2425 gömütün var olduğu yazıyor. Zamanın önde gelen yöneticileri ve varsılları, kiliseye bağış yaptıkları zamank buraya gömülürlermiş. Cenneti mi garanti etmek istediler bilemem ama o günden bu güne pek bir şey değişmemiş gibi... Ne diyelim?  Kader utansın.

St.Michael Kirche

Kilise Kulesinin yüksekliği tam 132 metre. Ama ziyaretçiler ancak 106 metredeki platforma kadar çıkabiliyorlar. İyi ki buraya kadar çıkabiliyorlar; çünkü platformun korkuluklarına tutunmadan burada, bu yükseklikte durmak bile zor.  Öyle güçlü bir rüzgar akımı var ki…
 Kule, eskiden, denizden gelenlerin  kuleye bakıp;
-‘’Nihayet Hamburg’a geldik’’ dedikleri bir işaret görevi de yapıyormuş.  Buradan neredeyse tüm Hamburg’u kuş bakışı görebiliyorsunuz. Şaka bir yana Hamburg’u gezmeye zamanınız yoksa kuleye çıkıp Hamburg hakkında fikir sahibi olmanın en kolay yolu bu, demedi demeyin.
Kutsanmış Motosikletler
Engishe Planke Str. de bulunan St. Michael'e giderken, oraya ulaşan yolların kapalı olduğunu söylediler. Nedeni; her yıl haziran ayının üçüncü pazar günü Almanya’daki motosiklet sürücüleri Ost-West'de toplanır, motosikletleri bir papaz tarafından kutsandıktan sonra motosikletle kentte bir tur atıp ve geldikleri yerlere dönerlermiş.
Kutsanmış Motosikletler
Aman Tanrım; manzara müthiş! Ben yaşamım boyunca, hiçbir yerde bu kadar çok motosikleti bir arada görmemiştim. Her markadan, her tipten abartısız binlerce motosiklet, düzenli sıralarla dizilmişler. Sıranın başından sonunu görmek olanaksız. Motosikletlilerin çoğu orta yaşın üstünde. Elbette aralarında gençler de var. Sürüclerin bir bölümü ise; giysileri, motorları, saç ve sakalları ile beni bir an da olsa  70'li yıllara götürüveren;  ziyadesi ile göbekli 
 hala 21. yüzyıldan 14 yılı tükettiğimizin farkındaymış gibi görünmeyen; yaşdaşlarımdı. Onlara  Beni, bir an da olsa  özgür düşüncenin egemen olduğu 70'lere götürdükleri için onlara dudaklarımda hafif bir gülümseme ile içten içe teşekkür ettim. Sürücüler, ses yükselticisinden yayılan kutsal sözlerin bir an önce bitmesini bekler gibiydiler. Sonunda her kesin ‘’amen’  demesiyle birlikte tüm motorlar, ses ölçerlerin kadralarını patlatacak kertede, gök gürültüsünün yanında fısıltı gibi kalacağı bir sesle çalışmaya başladı…
Ve konvoy gittikçe ivmelenerek önümüzden geçti gitti.
Hamburg Limanı
Yukarıda Hamburg’un Kıta Avrupası’nın en büyük limanı olduğundan söz ettiğimi anımsıyorum. Elbe ve Alster Irmaklarının her iki yanında, gök yüzüne uzanmış, rüzgarın önünde salınan servi  misali çalışan  vinçler, bu vinçlerden yük alan, onlara yük veren rıhtımlara yanaşmış açık deniz ve nehir gemileri, 24 saat süren bir hay-huy…
Hamburg Limanı
Limanın büyüklüğünü kavramak için nehir kıyısından bakmak yeterli değil, yüksekçe bir yere; söz gelimi St. Micheal’in Kulesine çıkmak gerekli. İşte o zaman bizdeki en büyük limanın bile bunun yanında ‘’Üsküdar Vapur İskelesi’’ gibi kaldığını göreceksiniz.
St.Michael'den Hamburg
Zaman zaman gördüklerimi ülkemdeki benzerleri ile karşılaştırıyor olmam, kimilerini üzebilir. Ama bilesiniz bunları yazarken bizdekileri küçümsemek değil amacım:Durum saptaması. 

Alster Gölü
Çevresinde, Hamburg’un bana göre en güzel binalarına ev sahipliği yapan bu göl, kentin merkezinde.  Etrafında çok güzel villalar, her keseye uygun restoranlar, kafeler, seyir alanları, bisiklet ve yürüyüş yolları var. Cenevre’deki kadar olmasa bile, ilgi çekecek kadar yükseğe tırmanan bir fıskiye hoş bir görüntü oluşturuyor. Vakit yarı geceyse ve hava mevsime inat şerbet kıvamındaysa;
kıyıdaki bir kafenin köşeciğine oturmuşsanız ve masanızda buğulanmış bir bira bardağı varsa;
anlamadığınız bir dilde de olsa sokak şarkıcılarının ezgilerini,  saçlarınızı sevgili sevecenliği ile okşayan bir esinti size ulaştırıyorsa;
ve de rengarenk ışıklar içinde dans eden fıskiyeye dikmişseniz gözlerinizi;
Şu dizeleri mırıldanırsınız ister istemez:

Mehtap on beşindedir
Alster Kıyısındaki Villar-Boat Turu
Havuzdaki fıskiye
Belki tutarım diye
Mehtabın peşindedir.

Bahçenin boşluğunda
Biriken sessizliği,
Pırıltılar deliyor,
Gecenin boşluğunda,
Fıskiye yükseliyor.

Sonra birden vurulmuş ,
Gibi renksiz durulmuş,
Sulara inci inci,
Düşerek can veriyor,
Fıskiyenin bu hali
Kalbe hicran veriyor.

Her sevdanın sevinci,
Her sevincin hayali,                  
Göz kırpılması kadar,                
Sonunda suya düşmek,              
Rüzgarda dağılmak var.(*)  
Alster-Gece
        


Gölde, belli günlerde yelken ve kürek yarışları da yapılıyormuş. Gölü ve çevresini tanımak için bir kafeye, sözgelimi Alex’e oturup, bira eşliğinde sadece göğe yüksen fıskiyeyi izlemek yetmez. Ya gölü çevreleyen yürüyüş yolunda yürüyeceksiniz ya da gölde turlayan teknelere bineceksiniz. Bana sorarsanız tekne turuna katılın. Hem daha çok yer görmüş olur hem de ‘’fırsat fırsattır’’ deyip, gezmekten yorulan ayaklarınızı dinlendirirsiniz. Tura katılmak 15 euro.
Hamburg Pier
Bu rıhtımda birkaç saat geçirmenizi öneririm. Kıyı boyunda alış veriş yapabileceğiniz bir çok dükkan, bir şeyler yiyip içeceğiniz restoran ve kafeler var. Eğer şansınız varsa; kıyıda dolaşırken, 19. Yüzyılda Missisisppi Nehrindeki yandan çarklılara benzeyen gemilerle, sizi bu günden alıp korsanlık çağına götüren 3 direkli yelkenlilerin önünüzden geçişine tanıklık edersiniz.
Hamburg Pier
Çarklı Gemi-Hamburg'dan Missisippi'ye mi?
Miniatur Wonderland
Adından da anlaşılacağı gibi harika bir yer. Eğer yeterli zamanınız varsa; buraya yarım gününüzü ayırın 2001 yılında hizmete giren bu eğlence parkı şimdilik 7 bölümden oluşuyor (tamamlanması 2020’yi bulacakmış). Bölümlerden birinde Kunffingen adı verilen bir kent var. Bu düşsel kent, hava limanına, tren istasyonuna, itfaiye teşkilatına kısaca bir kente bulunması gerekli bir çok şeye sahip. Miniatür Wonderlend’da bulunan ve Amerika’dan, Avusturya Alplerinden, İsviçre’den, Hamburg’tan esintiler taşıyan aslına uygun küçük modeller bir hayli ilginç. Modellenmiş uçaklar, istasyondan kalkan trenler, kamyonlar, otomobiller, dağlar, tepeler ve daha niceleri…

                        Miniatür Wonderland-Kunffingen, düşler kenti                                                          
Miniatür Wonderland-Hamburg




Gezi öncesi tanıtım broşüründen edindiğim bilgileri sizinle paylaştığımda Wonderland’ın bu adı(harikalar diyarı) gerçekten hak ettiği konusunda bana hak vereceksiniz.
Wonderland’da 200 bin insan figürü kullanılmış, 12 000 mt. demiryolu döşenmiş, 11000’den fazla motorlu taşıt ve 890 adet tren konuşlandırılmış, 215 bin ağaç minyatüre serpiştirilmiş… Gözlerinizi kapayın ve düşleyin.
Hediyesi şimdilik 12 euro.
Hamburg Dungeon
Hamburg’daki Dungeon’ı Londra’dakine gitmeden yıllar önce görmüştüm ve çok ilgimi çekmişti. Ama Hamburg’a yaptığım bu son seyahatimden 10 gün önce Amsterdam’daydım ve oradaki zindanı da seyahat programıma almıştım.
Hamburg Dundeon-Giriş
Bu nedenle 10 gün arayla ikinci bir zindana, üstelik 23 euro giriş ücreti ödeyerek girmek işime gelmedi. Daha önce benzer temadaki bir yeri ziyaret edip etmediğinizi bilemem. Zindanı görmek bu paraya değer mi? Karar size kalmış. Benim ilk ziyaretim sırasında zindana Alman Mark’ı ödeyerek giriyordunuz. Şimdi, o gün giriş için kaç mark ödediğimi anımsamıyorum; anımsasam da önemi yok, mark diye bir şey kalmadı çünkü.

Stadt Park
Bu yıl 100. Yaş gününü kutlayan ve yaklaşık 150 bin metre kare alana kurulmuş bu park, Hamburg’un kuzey kesiminde yer alıyor. Park, spor, yürüyüş ve piknik yapmaya elverişli. Ayrıca kafeler, restoranlar, göller, çocuk oyun alanları ile özellikle açık havada bulunmaktan hoşlananlar için ideal bir yer. Park’ın, sade ama hoş bir peyzajı var. Arkadaşım buranın zaman zaman fuarlara ve konserlere ev sahipliği yaptığını söyledi. Ziyaret edin derim.

Planten un Blomen Park( bitkiler ve çiçekler)
Hamburg’un merkezinde yer alan bu park, Stadt Park’tan farklı bir anlayışla tasarlanmış; daha gösterişli, daha canlı, daha renkli, daha cıvıl cıvıl. Hamburg’un kalbi sayılan bu park, küçük; nilüferlerle kaplı havuzumsu gölleri, göllerde yüzen kuğuları, kazları, yapay çağlayanları, geceleri ışıklandırılan tematik fıskiyeleri, çiçek bahçeleri, çiçek seraları, aralara serpiştirilmiş heykelleri, neredeyse ayaklarınızın altında dolaşan tavşanları ve sincaplarıyla ve de türlü çeşitli ağaçlarıyla cennet misali bir yer.
Vaktiniz kısıtlıysa da gidip görün.

Treppenviertel Blankeneser
Burayı ziyaret edip etmeme konusunda tereddütlerim vardı. Hakkında okuduğum yayınlarda  burasına ilişkin ortak bir tümce dikkatimi çekti. ‘’Kuzeyde bir Akdeniz Kasabası’’. Bir Akdenizli olarak bu yazıyı okuyunca doğrusu kuzeydeki Akdeniz Kasabasını merak eder oldum. Evet! İtalya’yı, İspanya’yı, Yunanistan’ı, kısacası Türkiye dışındaki Kuzey Akdeniz’de yer alan ülkeleri gezdiyseniz, burayı iklimi dışında bir Akdeniz kasabasına benzetebilirsiniz.
Treppenviertel-Kuzeyde bir Akdeniz Kasabası
Kasaba hemen sahilden başlayan bir tepenin sırtında kurulmuş. Neredeyse iki kişinin omuz omuza yürümesine olanak vermeyecek kadar dar merdivenli sokaklar, burayı Akdeniz kasabasına benzetenlere hak verdiriyor.
Çok güzel korunmuş eski yapılar ve görkemli villalar insana, 
-''Bura sakinleri de paraya paraya para demiyorlarmış hani!' dedirtiyor ister istemez. Kasabanın aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya manzarası çok güzel. Elbe kıyısında bir kafeye ya da yürüyüş yolunun kıyısındaki banklardan birine oturun ve nehirden, geçen gemileri izleyin. Bir süre sonra kendinizi onlardan birinin içinde hissediyorsunuz. Adını yazarken bile ,birkaç kez aldığım notlara baktığım bu kasabayı ziyaret listenize alın.

Kunst und Gewerbe Museum( sanat ve sanayi müzesi)
Kültür, tarih, tasarım, fotograf ve elsanatlarını sergilendiği bu müze 1877 yılında açılmış olup,  Haupthbahnhof’a yürüyüş mesafesindedir. Müze de ayrıca kadim Yunan ve Roma sanatından yapıtların koleksiyonları sergilenmekte, zaman zaman da geçici sergilere ev sahipliği yapmaktadır. Ziyaret edilir mi? Ehh! Hediyesi 10 euro.

Jungferstieg
 Hemen Alster Gölü’nün yakınında bulunan bu bulvar, Hamburg’un oteller bölgesinde yer alır. Bu caddede alış veriş merakı olanları ziyadesiyle tatmin edecek,  pahalı ve şık mağazalardan bol miktarda var. Bencileyin, alışveriş yapmayanlar için ise merak saikiyle adımlanacak bir cadde. Ayrıca Alster Gölü manzaralı güzel bir yerleşim yeridir.
Alex'den Jungferstieg ve Alster

St. Nikolai Kirche
Yapımı 31 yıl süren kilise 1874 yılında hizmete açılmış. Aslında bu kilisenin yerinde daha önce denizcilerin koruyucusu kabul edilen St. Nicholas adına yapılmış başka bir kilise varmış. Eski kilise yıkılınca bunu yapmışlar.
St. Nikolai Kirche


 Hamburg’daki öteki binalar gibi İkinci Dünya Savaşı sırasında Müttefiklerin hava saldırılarından önemli ölçüde zarar görmüş olan ve çan kulesi dışında tamamı yıkılan kilise, tıpkı Berlin’de Kurfürstendamm (Kudam) Bulvarı’ndaki ‘’Yıkık Kilise’’ gibi onarılmamış; ibret-i alem için kendi haline bırakılmış. 147 metre yüksekliği ile kule, halen Hamburg’un en yüksek ikinci yapısı imiş. Birinci sırada ise 279.8 metre yüksekliği ileTV kulesi (Telemichel) yer alıyormuş. Kilise, daha doğru deyişle çan kulesi, Willy Brandt Str. üstünde yer alıyor.
Buraya dair son söz: Güya Müttefikler çan kulesini özellikle yıkmamışlar. Çünkü kuleye bakıp, Hamburg’u bombaladıklarından emin olmak istiyorlarmış. Olur mu? Olur…

 St. Pauli
Çoğunuzun bildiği, bilmeyenlerin de şimdi öğreneceği gibi burası akla gelecek her türlü eğlencenin merkezi. Birahaneler, diskotekler, sex shoplar, genelevler, ''table dance'' salonları, açık saçık gazinolar, köşe başlarında müşteri bekleyen kızlar, uyuşturucu satıcıları, travestiler…
Buraya kadar tamam; tamam da böyle bir yere nasıl Hırisitiyan Dininin kutsallarından Aziz Paul’un adı verilir; anlamış değilim. Biz de böyle bir yer olduğunu ve oraya ‘’bir evliyanın’’adının verildiğini düşünün bir an. Böyle bir şeyi düşünmek bile bir nevi kıyamet alameti sayılır ve  orası  ya yerle bir edilir ya da adı değiştirilir.
Neyse gerçekleşmesi olanaksız ‘’olasılıkları’’ bir yana bırakıp St. Pauli’yi bir kez daha dünya gözüyle görelim.
St.Pauli Hafta Sonu
St. Pauli’nin günahkarlar kenti diye anılmasının geçmişi 17. Yüzyıla kadar uzanıyor. Hemen tüm liman kentlerinde yaşananlar burada da yaşanmış. Kıyıya çıkan gemi adamlarının, denizde geçen günlerinin intikamını alırcasına eğlenme gereksinmeleri bu günkü St. Pauli’yi yaratmış. Burada, özellikle hafta sonları mahşeri bir kalabalık oluşuyor. Reeperbahn Caddesi ve ona bağlanan sokaklarda deyim yerindeyse iğne atsanız yere düşmüyor; neredeyse omuz omuza yürüyorsunuz. Bu mahşer yerinde eskisi gibi gemi adamları var mı? Kestirmek olanaksız. Ama kalabalıklara alıcı gözle baktığımda buraya eğlenmeye gelen  gemi adamlarının sayısı denizde damla misali; çoğunluk kızlı erkekli gençler… Bir de ellerinde fotograf makinası, şaşkın  bakışlarından turist oldukları belli bencileyin gezginler.
St. Pauli- Hafta içi akşamın ilk vakitleri
St. Pauli’yi daha etraflı gezmek mi istersiniz? St. Pauli’yi anlatanlar genellikle yer üstünü anlatırlar. Ya yer altında ne var bilmezler ya da bilseler de anlatmazlar.
-‘’Üstünü gördük altında ne var’’ diyenlere tur öneririm. Tur fiyatları ekstralar hariç, yaklaşık 20 eurodan başlıyor. Tur, fiyatına göre 1 saat 30 dakika ile 2 saat 30 dakika sürüyor. Öneririm.
Fish Market’i anlatırken buraya ilk gelenlerin ST. Pauli’de sabaha kadar eğlenenler olduğunu iletmiştim. Eğer enerjiniz bitmediyse St. Pauli’den sonra feneri Fish Market’de söndürebilirsiniz.
St. Pauli’yi öne çıkaran sadece eğlence hizmeti değil. Bu bölgenin bir de futbol takımı var. Arkadaşlarım, bu takım taraftarlarının takımlarına aşk kertesinde bağlı olduklarını, takımları hangi ligde oynarsa oynasın(şimdi ikinci ligde) 25 bin kişilik Millerntor Stadyumu'nu tıklım tıklım doldurduklarını söyledi. Darısı bizim taraftarların başına.
St.Pauli-Ara sokaklarda ne var?
St. Pauli anlatımının sonuna geldiğimde şu notu da ekleyeyim. Beatles, henüz ünlü olmadan St. Pauli’de kalmış. Bir çok eğlence yerinde posterleri asılı. Hatta Hamburg’lular Beatles’ı o kadar sahiplenmişler ki; adlarına bir de müze kurmuşlar. Meraklısına…

Başka nerelere gidilir
2011 yılında Avrupa’nın Çevre Başkenti seçilen Hamburg’da gidilecek, görülecek ve gezilecek bir çok yer var. Ama ben, 3-5 gün için buraya gelen bir gezginin işine yarayacak bilgileri vermeye çalıştım. Meraklısı için birkaç yer daha önereyim.

Hamburg Zoo
 Sanırım yaşamınızda en az bir kez de olsa hayvanat bahçesi gezmişsinizdir. Türkiye’de olsun, yabancı bir ülkede olsun hayvanat bahçelerinde hayvan çeşitliliği üç aşağı beş yukarı aynıdır. Fil, Hamburg Hayvanat Bahçesinde de, AOÇ Hayvanat Bahçesinde de aynıdır; fildir. Farklılık, buradaki hayvanları sunum şeklinden kaynaklanır. Yaklaşık 15 yıl Ankara’da oturdum. En az 10 kez AOÇ hayvanat bahçesini gezdim. Oradaki sergileniş ile Hamburg’daki ya da Londra’daki sergileniş çok farklı. Bu farkı, bir de gözlerinizle görmek için yaklaşık 100 yıldır faaliyet gösteren ve 16 binden fazla hayvanı barındırdığı söylenen Hamburg Zoo’yu ziyaret edin; hele yanınızda çocuklarınız varsa… Oradaki eğlence ortamından ve hemen hemen her hayvan grubu için yaratılmış doğal ortamlardan etkileneceğinizden kuşkum yok. Hediyesi 20 euro. Tropical Akvarium’u da görmek isterseniz; 30 euro ödeyeceksiniz gişeye...

Interrnational Maritime Museum
1890 yılında Elbe’ye açılan kanallardan birinin kıyısına depo olarak yapılmış olan  kırmızı tuğlalı bu bina, bir vakıf tarafında yönetiliyor. Eğer denize, denizciliğe ve gemilere ilginiz varsa ziyaret edin. 10 kattan oluşan binanın her katında farklı sergileme yapılmış. Bir katta yelkenliler, bir katta coğrafi keşifler, bir diğerinde gemi ekipmanları vb. Bu özel müzeye giriş için 12.5 euro ödemeniz gerekiyor.
Maritime  Museum

 Chocoversum(Çikolata Müzesi) 
Bürüksel’de, Köln’de, Petersburg’da, Moskova’da ve daha birçok kentte çikolota müzelerini gezdim. Buralarda, size çikolatanın nasıl yağıldığını gösteriyorlar, tarihi hakkında bilgiler veriyorlar. Yani müze farklı olsa da bilgiler aynı. O zaman beni buraya çakan ne? Çikolatanın insana huzur veren kokusu mu , tadımı, şık şıkırdım  ambalajları mı, yoksa envai tür biçimlerimi? Bunca soruya tek yanıt verebilirim; hepsi. Çikolata seviyor olmasanız bile burayı ziyaret edin. Çikolata severler ise şimdiden gezi programlarına almışlardır sanırım. Özel müze; giriş için 14 euro ödeyeceksiniz.
Chocoversum

Hafen City- Yeni konser ve opera binası
İkinci Dünya savaşında tahrip olması yetmiyormuş gibi Hamburg, 1963 yılında büyük bir sel baskınına uğramış. Baskının yıkıntıları, yıllar yılı Elbe Nehrinin kıyısında olan Mitte bölgesinde kalmış. Hamburg Eyalet Meclisi bir karar alarak, Hamburg’un mevcut nüfusunun %40‘ı kadar nüfusun yaşayacağı yeni bir kentin yapımına 2004 yılında burada başlamışlar. Bu kentsel dönüşüm planı tamamlandığında Hamburg Avrupanın en güzel liman kenti olacakmış. Son gidişimde burayı ziyaret ettim. Burada gördüklerimi bir tümce ile anlatmak isterim.
-‘’ Gidin ve kentsel dönüşüm nasıl yapılırmış görün’’nokta
Yeni Konser ve Opera Binası
Bu arada yapımı yıllardır süren,  önceleri 78 milyon euroya mal olacağı tahmin edilen ama 800 milyon euro harcandığı halde 3 yıldır bir türlü tamamlanamayan yeni konser ve opera binasının bu durumu Necip Türk Milleti’nin bir ferdi olarak yüreğime su serpti.
Demek sadece biz Türkler değil,  disiplinlerini yere göğe sığdıramadığımız Almanlar bile planlama hatası yapıyorlarmış. Yüce tanrıma şükürler olsun ki bu konuda yalnız değilmişiz. 


Hamburg’da ne yenir
Açık gönüllülükle itiraf etmem gerekirse; Şimdiye kadar Hamburg’da Almanlara ya da bölgeye özgü yemek yemedim, yiyemedim. Bunun iki nedeni var: İlk iki seyahatimde kısıtlı bütçem nedeniyle restoranlara gidip yemek yeme olanağım yoktu; öğünlerimi sandeviçlerle geçiştirdim. Daha sonraki gelişlerimde de Hamburg Fenerbahçeliler Derneği’nin Başkanı(şimdi onursal başkan) Mehmet Yalçın’ın Pamukkale adlı restoranında ağırlandım. Pamukkale’de, başta döner olmak üzere, geleneksel Türk Mutfağı’nın seçkin örneklerini tatma fırsatım oldu. Döneri çoğu dönercilerin aksine kömür ateşinde yapıyorlar.Türkiye’den uzakta, Türk Mutfağı’nı kaliteyi bozmadan yıllar yılı yaşatmak kolay değil.
Pamukkale Restoran
Buradan Mehmet’e bir kez daha selamlarımı iletiyorum. Restaurant, Susannen Str. 34-35’de. Telefon:+ 49 40 430 24 11.
Almanya’yı ziyaret eden turistlere sormuşlar; Döner nedir diye… Yanıt geleneksel Alman yemeği olmuş.
Şimdi gelelim Hamburg’da ne yenir sorusunun yanıtına: Geleneksel Alman Yemeği(!) olan döner yenir. Döneri de nerede yiyeceğini öğrendiniz sanırım.

Nelere dikkat etmeli
.Hamburg, liman kenti olmasına karşın güvenli bir yer. O kadar ki; St. Pauli’ye kaç kez gittim, on binlerce içkili insanın bir araya geldiği bir ortamda hiçbir tartışmaya tanık olmadım. Ancak zaman zaman burada da toplumsal olaylarda polisle halk karşı karşıya geliyormuş.
.Almanca bilmiyor olmanızı sorun etmeyin. Bir sorununuz ya da sorunuz olduğunda sadece Türkçe yardım istemeniz yeterli. Bulunduğunuz ortamda kesinlikle bir ya da birkaç Türk olacaktır.
.Hamburg’da ulaşım çok kolay. Kenti dolaşmak için U-Bahn ve S-Bahn’ın yanı sıra otobüslerden de yararlanırsınız. Ulaşım için günlük ve haftalık bilet alabilirsiniz.
.Üniversite yıllarımda Almanya’ya ilk gittiğimde beni şöyle uyarmışlardı.
-‘’Burada iki şeye dikkat emelisin. Bir: Köpeklere Hooşşt deme. İki: Kızlara yiyecek gibi bakma’’
Bu günlerde Almanya’ya ilk kez gelenlere aynı uyarıları yapıyorlar mı? Bilemiyorum. Ama uyarının köpeklerle ilgi olanı hala geçerli hissine kapıldım.
.Hamburg’da rakamla da yazıyla da tam 2032 adet köprü varmış. Köprü deyince ilk olarak Venedik’i düşünenlere duyurulur.
.Hamburg'da günlük metro,otobüs kartı bölge sınırlaması nedeniyle farklı fiyattadır. 5.90 euro ile 11.90 euro arasında değişir.
.Havalanından  Hamburg'a taksi ile gelmek isterseniz yaklaşık 20 euro ödersiniz. Otobüsü yeğlerseniz ödeyeceğiniz para 4.90 eurodur. 
.Alış veriş meraklılarına Europe Passage, Mönkeberg Str. ve Gesemarkt'ı öneririm.


TC. Hamburg Konsolosluğu

Posta adresi:

Tesdorpfstrasse 18, 20148 Hamburg, Deutschland

Konsolosluk Çağrı Merkezi Numarası:

+49 30 30 807090

Telefon:

+49-40 44 80 33-0 

THY’nin Hamburg’a hergün karşılıklı seferleri var.
------------
(*) Ali Mümtaz Arolat’ın bu dizeleri orta okul yıllarımdan beri dilimdedir.

St. Michaellis Kilisesi Kulesi 106. metre. Uçmaya az kaldı

Tv Kulesi- 279.7 metre

St.Michaellis Kulesi asansörünün yükseklik ölçeri

Hamburg'un ''Gezicileri'', yıkılıp AVM yapılmak istenen bu binayı işgal etmişler. Fotografı ancak otomobilden çekebildim.

II.Dünya Savaşında Hamburg yıkılmış ama bu sığınak ayakta kalmş
St. Pauli- Bira bardakları boşalmış ama eğlenceye devam...
Hamburg Pier
Planten un Bolomen
Stad Park-Planetirium
Stad Park

Fish Market-Elbeden

Hayvanat Bahçesi
Planten un Blomen




Formun Altı

2 Temmuz 2014 Çarşamba




AMSTERDAM

Amsterdam dendiğinde çoğu insan farklı şeyler düşünür. Kimileri için Amsterdam gece hayatının başkentidir. Bir çok insan içinse; elmasın cenneti sayılır. Bencileyin gibiler ise Rembrant ve Van Gogh ile özdeşleştirir Amsterdamı. Gerçeği söylemek gerekirse; bir zamanlar benim de aklıma, sadece ünlü ressamlar gelmezdi Amsterdam dendiğinde...
Her neyse şimdilik geçelim bunları da gelelim Amsterdam'ın öyküsüne.

Amsterdam'a ilk gidişim 1973 yılındaydı. O tarihten itibaren defalarca gittim ama ora hakkında  şu ana kadar bir tek satır bile karalamadım. Hani bir öykü vardır; adamın biri Japonya'ya gitmiş, bir hafta kalmış, dönüşünde Japonya hakkında 500 sayfalık bir roman yazmış. Bir başkası bir ay kalmış; dönüşünde ancak bir makale yazabilmiş Japonya'ya dair. Bir diğeri ise yıllarını Japonya'da geçirmiş olmasına karşın  Japonya ile ilgili yazacak bir şey bulamamış bilgi dağarcığında. Benim ki de o hesap... Belki 10 kez gittiğim bu kente ilişkin  hiç bir yerde kayıtlı tek bir satırım bile yok.
Bu yıl  mayıs ve haziran aylarında iki kez Amsterdam'a yolum düşünce,''artık bu kent hakkında bir şeyler karalamak farz oldu ''deyip koyuldum işe.

Tarihte kısa bir yolculuk
Amsterdam'ın geçmişinin 12. yy kadar uzandığı söyleniyor.  O yıllarda bir balıkçı köyü olarak Amstel ırmağının kıyısında kurulduğu için Amstelredamme (Amstel Su Bendi) anlamına gelen adı, zamanla Amsterdam'a evrilmiş. 27 Ekim 1275 yılında  zamanın egemeni, Amsterdam'ı Hollandaya bağlayan köprüden geçişi parasız yapınca; bu gün, o zamandan beri Amsterdam'ın kuruluş günü olarak kutlana gelmiş. 1815 yılından bu güne de Hollanda'nın başkenti olmasına karşın ilginçtir; yönetim merkezi  Amsterdam değil Lahey'de konuşlanmış. Nüfusu (2014)yaklaşık 850 bin kişi olan Amsterdam'ı yılda, nüfusunun 5 katı turist ziyaret ediyormuş

Nerelere gidilir
Amsterdam küçük bir kent. Buna karşın gezilecek görülecek yerleri o kadar çok ki... Tarihten ve tarihi eserlerden hoşlanıyorsanız çokça müze ve tarihi yapı var gezip göreceğiniz. ''Bu işler beni açmaz, sen eğlenceden haber ver'' diyorsanız; eğlencenin ''daniskası'' burada; ama biraz sabır...
Central Station


Amsterdam'da ilk görmeniz gereken yer Merkez İstasyonu (Central Station) olmalı. Gerçi Amsterdam'da bulunduğunuz süre içinde ister istemez önünden defalarca geçeceksiniz ama dışı kadar içi de görülmeye değer. Pierre Cuypers ve A.L. Van Gendt'in tasarladığı, 1889'da hizmete giren bu kırmızımsı binaya yıllar içinde artan yolcu talebi nedeniyle, ana yapıyı bozmadan eklemeler yapmışlar. İstasyonun Shchiphol Hava Alanı ile bağlantısı var. Bunun yanı sıra birkaç metro hattının ilk ve son durakları da Merkez İstasyonunda bulunuyor. Buradan, Köln, Brüksel ve Paris'e doğrudan trenle ulaşabilirsiniz.
Kesinlikle ziyaret programınıza alın.

Dam Meydanı
Merkez İstasyonunu arkanıza alır, Damrak caddesinden yaklaşık 10 dakika kadar yürürseniz Dam Meydanına ulaşırsınız.
Dam Square
Bu meydan Amsterdam'ın kalbi gibidir. Günün hemen hemen her saatinde meraklı turistlerle dolup taşar. Meydan ve meydanın çevresi 41 yıldır hiç değişmemiş.  Meydanın ve meydanı çevreleyen binaların  yıllar boyu değişmeden yerinde duruyor olması ''Necip Türk Milletinin naçiz  bir ferdi'' olarak bize garip gelebilir ama gerçek bu. Meydanın o yıllardan tek farkı; 1956 yılında II. Dünya Savaşında ölenlerin anısına yapılan ve meydanın ortasında bulunan sütunun(ulusal anıt) çevresindeki merdivenlere oturup gitar çalıp şarkı söyleyen ''hippilerin'' yerini bu gün çoğunlukla turistlerin alması.

Dam Meydanının çevresinde Kraliyet Sarayı, Madam Tussaud Balmumu Müzesi ve  Yeni Kilise( Nieuwe Kerk) var.

Koninklijik Palaies(Kraliyet Sarayı)
Burası 1655 yılında belediye binası olarak tasarlanmış. Jacob van Campen tarafından Roma mimarisinden esinlenerek yapılan bu bina, daha sonra  kralların ikametgahına tahsis edilmiş. Bu gün sadece yılbaşı resepsiyonlarında  ve resmi törenlerde kullanılan saray, bazılarınca dünyanın 8. harikası olarak kabul ediliyormuş. Ben bu sarayda, gördüğüm onca sarayla kıyasladığımda ''harikalık'' bir durum'' göremedim. Ama harika diyenlerin bir bildiği olmalı. Son ziyaretim sırasında, sarayın önünde plaj voleybolu yarışmaları vardı.
Koninklijik Palaies ve Önünde Plaj Voleybolu Turnuvası



Aslen Fransız olan Madam Tussaud'un, en ünlüsü Londra'da olan bal mumu müzesinin bir örneği de burada. Ben hem Londra'dakini hem de buradakini daha önceden ziyaret ettiğim için bu kez müzeyi dolaşmadım. Ancak şunu söylemeliyim; Londra'daki müzeyi gördüyseniz ve günceli izlemek gibi bir takıntınız yoksa buradakini ziyaret etmenize gerek yok.

Yeni Kilise(Nieuwe Kerk)
Dam Meydanını çevreleyen tarihsel eserlerden biri de Yeni Kilisedir. 1408 yılında ibadete açılan bu kilise, şimdilerde  sadece Hollanda Kraliyet ailesinin önemli günlerinde kullanılıyormuş.
Nieuwe Kerk
Söz gelimi 1980'de Kraliçe Beatrix'in, 2013'de ise oğlu Willem Alexander'n taç giyme törenleri bu kilisede yapılmış. Yılbaşı resepsiyonları dışında kilise sergi ve konser salonu olarak kullanılmakta olup halkın ibadetine kapalı.


Müzeye girişin hediyesi 8 euro.

Eski Postane Binası (Magna Plaza)
Bu gün alış veriş merkezi olarak kullanılan Magna Plaza, 19. yüz yılın sonlarında mimar P.C.Peters tarafından neo-gotik biçemde postane binası olarak tasarlanmış.Magna Plaza, Kraliyet Sarayı'nın tam arkasında, Nieuwezijds ile Raadhuisstraat'n kesiştiği köşede.


Magna Plaza



Rembrantplein
Adını ünlü Hollandalı ressam Rembrant van Rijn'den alan bu meydan, kentin en önemli eğlence yerlerinin ortasında yer alıyor. Ancak meydanı benim için önemli kılan, buranın eğlence merkezi olmasından öte ünlü ressamın Gece Nöbeti(Night Watch) tablosunun uygulandığı bronz heykellerin (yontu) burada yer almasıdır. Rus  yontucuları Mikail Doranov ve Alexander Taratynov'un bu yapıtları gerçekten görmeye değer.
Rembrantplein-Night Watch ve Rembrant
Hele Rijk Museum'da bulunan ve bu yontulara kaynaklık eden Gece Nöbeti adlı tablosunu gördükten sonra, bu tabloyu üç sanki üç boyutluymuşcasına  yorumlayan sanatçıların her türlü övgüye layık olduğunu düşündüm.

Bu yontuların hemen ardında, nöbetçilere'' kol kanat gerermiş'' gibi duran Rembrant'ın bir yontusu yer alıyor.
Buraya mutlaka gitmelisiniz.

Leidseplein (Leidse Meydanı)
Özellikle yaz aylarında hemen her akşam bir etkinliğin yapıldığı bu meydan da bulunan kafe ,bar ve restoranlarda yiyip içebilir, etkinliklerin bir parçası olmasanız da oturduğunuz yerden çalınan müziğe kulak misafiri olup hoşça vakit geçirebilirsiniz.  Meydana açılan, Leidse Street(straat) trafiğe kapalı, rahatlıkla alış veriş yapabilirsiniz. Leidseplein, çok eski tarihlerden beri Amsterdam'daki eğlencenin önemli merkezlerinden biri sayılıyor. Özellikle hafta sonları gece yarısından sonra bile açık mekanlar bulabilirsiniz. Bu arada Amsterdam'ın ünlü Coffeshoplarından  biri olan The Bulldog da bu meydanda bulunuyor.

Vondelpark
Amsterdam'da bir çok park var. Ama Vondelpark bunların en ünlüsü ve bana göre de en güzeli. Adını Hollandalı şair ve yazar Johannes van Den Vondel'den alan bu park 1865 yılında yapılmış. Yaz- kış , özellikle hafta sonları, hem Amsterdamlılar'ın hem de buraya turist olarak gelmiş benim gibilerin gözde mekanlarından biri...
Vondelpark-Piknikçiler
Park çok büyük, zamanınız varsa yürüyerek dolaşın ama bu parkı kısıtlı bir zaman diliminde tanımak istiyorsanız bisiklet kiralayın. Ulu ağaçların gölgelediği geniş çimenlikler, irili ufaklı göller, yürüyüş ve bisiklet yolları, etrafa serpiştirilmiş irili ufaklı yontular, açık hava tiyatrosu, küçük kafe ve restoranlar... Anlayacağınız, iyi planlanmış bir parktan ne bekliyorsanız; bu park fazlasını veriyor. Eğer hava güneşliyse; buralarda her zaman görünmeyen güneşin yaşam kaynağı ışığını, bedenlerinin en mahrem yerine kadar ulaşması için çimlere sereserpe uzanan genç kızlar, piknik yapanlar, gitar çalıp eğlenenler, kuytu köşelerde, aralarından su bile sızmıyacak denli birbirleri ile bütünleşmiş genç çiftler, koşuşturan, oyun oynayan çocuklar...
Vondelpark- Şair J.van Den Vondel

Vondelpark'ta güneşli bir hafta sonunun özeti bu...
Kentin merkezi sayılacak bir bölgede bulunan Vondelpark'ı yılda 10 milyon kişi ziyaret ediyormuş. Turistlerin vakti kısıtlıdır; az zamanda çok şey görmek isterler; onun için burayı gezdikten sonra  başka parkları görmenize gerek yok; benden söylemesi..

Anne Frank House
Anne Frank'ın öyküsünü hemen herkes bilir sanıyorum. Öykü kısaca şöyle: Musevi olan Frank Ailesi Almanya'daki Nazi baskısından kaçıp Amsterdam'a yerleşirler. Ancak Almanlar Hollanda'yı işgal edince; Baba Otto Frank'ın iş yerinin arkasındaki bir odada iki yıl yaşarlar. Anne bu süre içinde günlük tutmaya başlar. Ancak bir ihbar sonucu 2 yıl saklandıkları bu evden alınarak her biri ayrı bir toplama kampına götürürler. Anne, annesi ve ablası bu kamplarda ölürler. Savaş sonrası baba Frank kaldıkları evi ziyaret eder ve saklanmalarına yardımcı olan aileden Anne Frank'ın günlüklerini alır. Bu günlükler yayınlamaya başlayınca; yıkım kararı alınan ev bir müzeye dönüştürülür.
Anne Frank'ın Evinin Önündeki Kuyruk
Müzede II. Dünya Savaşını  vahşetini anlatan sergiyi, Frank Ailesi'nin saklandığı odayı ve günlüğün özgün halini görebilirsiniz. Öykü bu. Kıssadan hisse: Eğer iyi bir halkla ilişkiler uzmanıysanız ve ticari kafanız varsa; İkinci Dünya savaşı sırasında, şu ya da bu şekilde ölen 7 milyonu Musevi, yaklaşık 50 milyon kişi arasından sadece, günlük tutan 12 yaşında bir kız çocuğunu tüm bu kurbanların önüne çıkarabilirsiniz. II. Dünya savaşındaki vahşeti, insanlara, bir kız çocuğunu ve onun anılarını öne çıkararak anımsatmak belki daha etkili bir yöntemdir; bilemiyorum...

Müzeyi yıllar önce ziyaret etmiştim. Son gidişimde(haziran 2014) bir kez daha ziyaret etmek istedim ama müzeye giriş kuyruğu yaklaşık 200 metre olunca vaz geçtim.
Anne Frank'ın evi Prinsengract  267'de. Özel müze olduğu için müze kartı geçmiyor; hediyesi 9 euro.

Heineken Experience(Heineken Bira Müzesi)
Burası, dünyanın önemli bira üreticilerinden olan Hollanda kökenli ünlü Heineken birasının üretildiği eski bir fabrika müzeye dönüştürülerek oluşturulmuş. Müzede eskiden kullanılmış olan bira tankları, araç ve gereçleri sergileniyor. Ayrıca bira nasıl üretiliyor sorusuna yanıt niteliğinde film gösterisi de var. Giriş, rakamla da 18 euro, yazıyla da on sekiz euro. Bu bilete yaklaşık 350 cc'lik bira da dahil. Eğer tutkulu bir bira sever ya da birasız yaşam benim için haram diyenlerden değilseniz boşuna bu parayı ödemeyin. Herhangi bir kafede bu paraya,her biri  üstelik yarım litre 10-12 bardak bira içersiniz.
Heineken Experience Girişi- Ama siz girmeyin

Biz biranın vatanı Anadolu der dururuz. Ama bu günlerde bira fabrikalarımız yıkılıp yerine AVM, otel ve rezistanslar yapılıyor. Buna örnek mi istersiniz. Şişli'deki Tekel fabrikası ile Bomonti'deki bira fabrikası. Bu değerleri müze yapmak kimsenin aklına gelmiyor. Akıl edenlerse;  iki elleri böğürlerinde bu kıyımı umarsız izlemek zorunda kalıyorlar. Belki bizim nesil göremez ama bu kafayla gidersek; bir nesil sonrakiler Sultan Ahmet Meydanının AVM ve rezistanslarla  donatıldığını görürler sanırım.

Rijkmuseum (Devlet Müzesi)
Riikmuseum, Amsterdam'daki ünlü müzeler, Van Gogh ve Stedelijik müzeleri  gibi Museumplein Bölgesinde. Hollanda devlet Müzesi olarak da bilinen dünyaca ünlü bu müzede hem klasik hem de modern sanat eserleri; resimler, baskılar, heykeller sergilenmektedir. Müzeye sadece Rembrant'ın tablolarını görmek için bile gidebilirsiniz. Giriş için 15 euro ödeyeceksiniz. Müze kartınız varsa; bu bedeli ödemiyorsunuz doğal olarak...
Rijkmuseum

Müzeyi, yaklaşık 35 yıldır Amsterdam'da yaşayan bir arkadaşımla geziyordum. Arkadaşım bir ara Rembrant'ın bir eserini, tablonun önündeki tabureye oturup incelemeye başladı. Aradan yaklaşık 20-25 dakika geçince onun yanımda olmadığının ayırdına vardım. Bulunduğu  salona geri döndüm. Arkadaşım hala oradaydı ve tabloyu inceliyor gibiydi. Bu davranışına şaşırmadım desem yalan olur. Yıllardır tanışıyor olmamıza karşın sanat üzerine hiç konuşmamıştık. Dahası, müzeye biraz da benim ısrarımla gelmişti. Bir tablonun önünde yarım saate yakın bir zaman geçirdiğine göre; bu özelliğinin başkaları tarafından bilinmesini istemeyen gizli bir sanat sever olmalıydı. O ana kadar arkadaşımı sanata ilgi duymayan biri olarak düşündüğüm için kendimden utandım. Bu utanç duygusu ile mahçup bir edayla sordum.
Rembrant-Night Watch-Rijkmuseum

-''Resim seni çok etkiledi galiba? Yaklaşık yarım saattir önünden ayrılamadın.''
-Alakası (ikinci a'yı inceltmeden okuyun lütfen !) yok Yaşar Abi yaa!. Çok yoruldum, adım atacak halim yok, dinleniyorum''.
Onun sanata karşı tutumu karşısında yanıldığımı sanıp, bir kez daha yanılgıya düştüğüm için kendimden özür diledim.
Müzede, resimlerin sergilendiği odalarda bulunan ''izleme oturaklarını'' sadece dinlenmek için kullanan bu arkadaşımın adını sanatsever eşine olan saygımdan dolayı veremiyorum.

Van Gogh Museum
Amsterdam'da ziyaret etmekten en hoşlandığım yer burası. Bu  hoşlanma duygusu gençlik yıllarımdan bu güne değişmedi. Gençsiniz, Amsterdam, yaşınıza uygun '' tüm güzellikleri'' ayaklarınızın altına seriyor ama siz ''illa da Van Gogh'' diyorsunuz. Elbette bu Van Gogh tutkusunun bir nedeni var. Resme onun eserlerini taklit ederek başladım. İlk çalışmam Starry Night-Yıldızlı Gece adlı tablosundan bir ayrıntıydı. Lise yıllarında karma bir sergiye yine onun Kıyıda Balıkçı Kayıkları adlı tablosunun bir kopyası ile katılmıştım. Düşünün: Yıllardır hayran olduğunuz sanatçının, sadece albümlerde gördüğünüz en sevdiğiniz tablosuna; Kıyıda Balıkçı Kayıkları'na bir -iki adım mesafedesiniz...Anlatılması güç bir duygu seline kapıldım...
Van Gogh Museum

Sözün özü: Resme merakınız olsun olmasın, yaşadığı sürece tek bir tablosu bile satılmayan ( bazıları bir tablosunu kardeşi Theo'nun sattığını söylüyor) yoksulluk içinde yaşayıp, yine yoksulluk içinde terk-i diyar eden bu çılgın ressamın, sanatsal evrimini  ve sonunda ulaştığı doruğu görmenizi isterim. Giriş 15 euro. Müze kartı olanlardan para almıyorlar.

Stedelijik Museum
Burası Van Gogh müzesine yürüyüş mesafesinde. 1895 yılında kurulan bu müze, 2012 yılından itibaren, ev sahipliği yaptığı eserlerin temasına uygun mimari anlayışa göre tasarlanmış bir binada hizmet veriyor. Müzede günümüzün sanatını yansıtan yontular(heykel), fotograflar, grafik ve endüstriyel tasarımlar, resimler, hareketli görüntüler ve çizimler yer alıyor. Giriş 20 euro. Müze kartı bura da da geçerli. Kendinize bir kaç saat ayırıp, mutlaka bu müzeyi ziyaret edin.
Stedelijik Museum


Bloemen Market -Çiçek Pazarı
Çiçek pazarı Amsterdam'da görülmesi gerekli yerlerden biri. Her ne kadar biz Türkler,'' Lalenin vatanı Türkiye, Hollandalılar onu bizden aldı'' deyip , Türk'ün Türk'e propogandasını yapsak da, yemeyenin malını yerler örneğinde olduğu gibi Hollandalılar laleyi neredeyse ülkelerinin sembolü yapacak kadar benimsemişler. Hadi  Lalenin vatanı Türkiye diyelim. Peki nerede canım ülkemde lale satılan büyük pazarlar?
Neyse geçelim bu safsataları.
Bloemen Market

Burada her türlü çiçeğin, özellikle lale soğanlarının envai türlüsünü bulabilirsiniz. Yanaşık düzende sıralanmış dükkanlarda çiçek tohumlarının yanı sıra Hollanda'ya özgü tahta ayakkabılar ve çeşitli hediyelik eşyalar da satılıyor.

Jordaan
Jordaan'ın geçmişi 17. yüzyıla kadar dayanıyor. O zaman, kentin dışında kalan Jordaan ve bir tür gece kondu mahallesi gibiymiş. Sakinleri de kolayca tahmin edeceğiniz gibi yoksul işçiler ve kölelerden oluşuyormuş. Amsterdam Belediyesi 20. yüzyılın başlarında burayı yıkıp yerine  daha modern binalar yapmaya kalkışınca; başta semt sakinleri ve sanatçılar bu plana karşı çıkmışlar. Sonunda taraflar, semtin özgün ve tarihsel yapısını bozmadan yapılacak bir yenileştirme planı üzerine anlaşmışlar.
Kentten bir görüntü
Bir çok sanat atölyesi, galerisi ve müzenin yer aldığı Jordaan'da  Rembrant'ın yaşadığı ev de bulunuyor.

Ziyaret listenize Jordaan'ı da alın.

Begijnhof
Geçmişi 14. yüzyıla kadar uzanan Begijnhof genişçe bir avlunun etrafında sıralanan evlerden oluşan bir tür site. Bu evlerde Roma dönemindeki rahibeler kalırmış. Şimdilerde ise; o günlerin geleneksel bir devamı sayabilir miyiz bilmiyorum ,burada evli olmayan kadınlar kalıyormuş. Avludaki 34. nolu evin (wooden house)  Amsterdam'ın ayakta kalan en eski yapısı olduğunu söylediler. Ayrıca burada, yapım tarihi 16. yüzyılın ilk yarısına kadar giden bir kilise de var.



Begijnhof
Kanallar
Çoğu insanın aklına kanal deyince; Venedik gelir. Amsterdam'n da bir kanallar kenti olduğunu sırası gelmişken yazayım. Hatta bazıları Amsterdam'ı 90 adası ve 1500 civarındaki köprüsü ile Kuzeyin Venediği diye tanımlar...
Kanalların yapımı 17. yüzyılın ikinci yarısında başlanmış. Başlangıçta savunma amaçlı olan kanallar, daha sonra kentin genişlemesi, dolayısı ile  artan nüfusa yeni  yerleşim alanı kazandırmak için açılmaya başlanmış.
Havadan bakıldığında ya da kent haritası incelendiğinde bu kanalların, ard arda sıralanmış, köşeleri olan yarım daire şeklinde olduğu görülür.
Bir Başka Kanal

Bu kanalların en önemlileri içten dışa doğru sırasıyla Singel, Henggracht, Keizergracht ve Prinsengracht'tır .Kanallarda tur yapan tekneler var. İster tekne turuna katılın, isterseniz kanallar boyu yürüyün. Her ikisi de size Amsterdam'ı tanımanız için yeterli ipuçları verecektir. Kanalların bir başka ilginç yanı ise; buralara demirlemiş tekne-evlerde de insanların yaşıyor olması...
Kanallar.Arkada Kırmızı Fenerler Sokağı


Museum of Medieval Torture Instruments( Ortaçağ İşkence Müzesi)
İşkence müzesi nasıl bir yerdir? demeden size giriş fiyatını söyleyeyim: 15 euro. Özel müze olduğu için burada müze kartının hükmü geçmiyor.Giriş ücreti size pahalı gelmediyse yazmaya devam edeyim.
Yanlış anımsamıyorsam müze 5 kattan oluşuyor(her taraf loş ötesi karanlık olduğu için kat sayısını tam anımsamıyorum). Asansörle çıktığınız en üst kattan, ses ve ışık efekti eşliğinde, orta çağda kullanılan işkence aletlerinin sergilendiği odaları ve uygulamalı işkence sahnelerini görerek aşağı kata kadar iniyorsunuz.
İşkence Müzesi-Giyotin

Aklınıza gelen, gelmeyen her tür işkence aleti var burada. İşkenceyi kültürün bir parçası sayarsak; Hollandalıların bu konuda bizden fersah fersah ilerde olduklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Söz gelimi; Cüneyt Arkın'a Kara Murat ya da Malkoçoğlu filimlerinde ''Kahpe Bizanslıların'' yaptığı işkence sahnelerini gözünüzün önüne getirin. Filmlerdeki en önemli uygulama kızgın bir demirle dağlamadır.Kızgın demir Cüney'in vücuduna değdiğinde önce ''cooss'' sesini duyarız, ardından''tüysüz göğsünden'' çıkan dumanı görürüz. Hepsi bu. Bu müzeyi gezdikten sonra, Cüneyt'e uygulanan kızgın demir işkencesinin burada gördüklerimin yanında Thai Masajı gibi kaldığını anladım. O kadarki; bizim en baba işkence dediğimiz kızgın demirle dağlama yöntemini bu müzeye alamaya tenezzül bile etmemişler. Dil koparma, çivilerle kaplı iki kapı arasında sandeviç yapma, kazığa oturtma, parmak koparma vs. Hamileler için bile özel işkence aletleri geliştirmiş elin adamı.
Aletlerin hepsi çok paslı. Bunca zaman geçmiş paslanmaları doğaldır diyeniniz olabilir. Ama havasız ve rutubetli bir yerde yepyeni aletler bile paslanır. Lafı şuraya getirmeye çalışıyorum.Adam işkenceden sağ kurtulamaz ama hadi kurtuldu diyelim, o zamanlar aşısı olmadığı için tetenozdan ölür alim allah.
Duhuliye; 12.50 euro.

Amsterdam Dungeon
Hollanda'nın karanlık orta çağındaki hapishanelerinin ışık,ses ve koku efekti ve küçük gösterilerle canladırıldığı bu müze, eski bir kiliseymiş. Gösteriler, korkuyu ve heyacanı üst düzeyde tutmak için loş hatta az ışıklı ortamlarda yapılıyor. Buradaki''dungeon'' London Dungeon'ın küçük bir örneği. Orayı ziyaret ettiyseniz burayı görmeniz gereksiz.
Zindanı turlarken bir çok küçük gösteriye de tanık oluyorsunuz. Söz gelimi bir gemi seyahatine çıkıp, aniden gümbürdeyen top sesleri ile irkiliyor ya da aynalarla kaplı bir koridorda çıkışı bulmaya çalışıyorsunuz. Bazen gösteri yapan sanatçılar, aranızdan birini seçip  oyuna katıyor. Bu seçimden ben de nasibimi aldım.
Amsterdam Dungeon
Bir orta çağ mahkemesinde sanık olarak bulundum. Sadece sanık sandalyesi ve yargıc kürsüsünün loş bir ışıkla aydınlatıldığı orta çağ mahkemesini sembolize eden bir odada bulunuyorduk.Yüksekçe bir kürsüde olan hakim beni sanık sandelyesine davet etti; gittim.

-''What's your name?''
-''Atilla''.
-''What ?''
Orta çağ yargıcı bu sağı solu belli olmaz. Tüm sevimliliğimle ,
-'' My name's Atilla sör'' diye yineledim.
-''Where are you fom Atilla''.
-''I am from Turkey sör''. Bu yanıtı duyunca yargıç birden hiddetlendi. Elini boğazına götürüp, bir yandan kafa kesme işareti yapıp; öte yandan
-'' I comnden  you  to death. ''  dedi.  Durduk yerde idama mahkum ediliyorum. Telaşla sordum:
-What for? What is my guilt?
-''You are guilty. Because  You killed Kurtdish People. 
-''Objection, objection !'' dedim, demesine ama adam beni dinlemeden kürsüyü terk etti.
Bu öyküyü neden anlattım. Hollanda burnumuzun dibi, binlerce kendini Türk sayan yurttaşımız yaşıyor orada ama onlardaki'' Türkler Kürtleri öldürüyor'' algısını bir türlü ortadan kaldıramamışız. Sonuçta bu bir gösteri, önemsizdir demeyin.
Hediyesi 17 euro.

Red Light District-Kırmızı Fenerler Sokağı
Kırmızı Fenerler Sokağı, Amsterdam'ın dünya da en tanınmış, adı en çok bilinen hatta her ne sebeple Amsterdam'a gidilirse gidilsin mutlaka ziyaret edilen yeridir. Çoğu insan Rijkmuseum'un, lalelenin, hatta yel değirmenlerinin Hollandayla bir ilgisi olduğundan habersizdir. Ama Kırmızı Fenerler dendiğinde iş değişir, çoğunun gözleri ışıldar...
Amsterdam bir liman kenti. Liman kentlerinde sex üzerine yapılan ticaretin öteki kentlerden daha gelişmiş olduğu konusunda herkes hemfikirdir sanıyorum. Aylarını açık denizlerde geçiren denizcilerin, karaya çıktıklarında ilk aradıkları yerin birleşme evleri olduğu su götürmez. Amsterdam da bu tür liman kentlerinin önde gelenlerinden biri.
Red Light Districht-Live Sex Theatre

Kırmızı Fenerler Sokağı devlet izniyle sex ticaretinin yapıldığı bir yer. Burada kadınlar, odalarının önündeki, sokağa bakan vitrinlerde kendilerini potansiyel müşterilerine yarı çıplak bir şekilde sergiler. Hizmet verdikleri yatak odaları vitrin arkasındadır ve her evin kapısında kırmızı ışık yanar. Elektriğin olmadığı zamanlarda bunların yerine fenerler kullanılırmış. Zaten ''kırmızı fenerler'' deyimi de oradan geliyor. Burada eskiden çok miktarda Surinamlı kadın hizmet verirdi. Şimdiyse, Türkü, Bulgarı, Almanı, Polonyalısı, Rusu kısaca 72 milletten kadını, bu hücre evlerde ziyaret etmek mümkün.
Ama Kırmızı Fenerler Sokağı, bu kadınlardan, hücrelerinden ya da verdikleri hizmetlerden ibaret değil. Sexe yardımcı olacak araç, gereç satan dükkanlar, canlı sex gösterisi yapan tiyatrolar, uyuşturucu satan coffeshop'lar, barlar, kafeler ve restoranlar...
Hani derler ya'' adı çıkmış dokuza inmez sekize'', Kırmızı Fenerler Sokağı da bu tanımda yerini buluyor. Yukarıda anlattıklarım bakıp da buranın tehlikeli, özellikle nisa taifesi için tehlikeli ve girilmez bir yer olduğunu düşünmeyin. Şöhreti kötü ama güvenli bir yer; kısaca turistik bir bölge. Çocuğunuzla değil ama eşinizle rahatlıkla sokaklarında dolaşabilirsiniz. Çocuklarınızı merak etmeyin onlar büyüyünce zaten ziyaret ederler.
Ancak buraya ilişkin notlarımı bitirmeden şunu da yazmadan geçmeyeyim.  Nedendir bilmiyorum, Kırmızı Fenerler Sokağı'nın bırakın 40 yıl öncesinin, 10 yıl öncesinin bile havası yok bu günlerde. Gösteriler daha bir yavan, daha bir ticarileşmiş(turistikleşmiş) gibi geldi bana.

Coffe Shop-Uyuşturucu Barı
Amsterdam, bazıları için için uyuşturucu cenneti olabilir. Ancak uyuşturucunun da devlet kontrolü altında olduğunu söylemeliyim. Yıllar önce sokaklar, özellikle Kırmızı Fenerlerin bulunduğu sokaklar, sizden uyuşturucu almak için para isteyen ''tutkunlarla'' doluydu. Bunlar ara sıra bu parayı sizden zorla almaya kalkıyorlar, bir nevi gasp yapıyorlardı. Ancak Amsterdam Belediyesi bu tutkunlara  günlük gereksinmelerini ücresiz olarak verme kararı alınca; hem uyuşturucu ticareti azalmış hem de bu tür polisiye olaylar...
Leidseplein-Coffe Shop'lardan biri.The Bulldog

Hollanda Adalet Bakanlığı'nın Gedogen -mecburen kabul etme anlamında- projesi kapsamında açılmasına izin verilen bu dükkanlarda esrar gibi, marijuhana gibi hafif uyuşturucular satılıyor. İçeri girip bir masaya oturduğunuzda önünüze bir uyuşturucu listesi geliyor, seçip sipariş veriyorsunuz. Dışarı çıkıp orada içmek yasak. Bu kafelerden 200'ün üzerinde olduğu söyleniyor; çoğu da Old Town'da...
Burada bunlardan sadece ikisinin adını veriyorum. The Bulldog ve Smoky. Size buralara gidin ya da gitmeyin diyemem; karar sizlerin.

Yeldeğirmenleri
Hollanda'nın sembollerinden biri de yel değirmenleri. Hollanda kırsalında çokça rastlayacağınız yel değirmenlerinden Amsterdam'da 3-5 tane kadar var. Kenti dolaşırken bunlara rastlamanız olası. Ancak işi rastlantıya bırakmak istemiyorsanız Amsterdam'ın Jordaan bölgesinde bunlardan bir tane var. Adı De Otter.
Hollanda'nın Sembollerinden Yel değirmeni


Volendam
Hazır Amsterdam'a kadar gelmişken, buraya yaklaşık 15-20 km uzaklıktaki Volendam'a gitmenizi öneririm. Volendam, deniz kıyısında, daha açık bir ifadeyle denizle bağlantısı olan bir gölün kıyısında kurulmuş bir balıkçı kasabası. Pencereleri ve balkonları çiçeklerle süslü, katedral çatılı, çoğunluğu yanaşık düzende sıralanmış büyüklü küçüklü  villalardan oluşan küçük bir kasaba... Volendam deniz kıyısında olduğu için balıkçılığın geliştiği bir yer. Bunun doğal sonucu olarak da kıyı boyunda bir çok balık restoranı var. Hava güneşliyse; bu restoranlarda, özellikle hafta sonları yer bulmak zor. Kıyı şeridinde dolaşırken şansınıza bir boş masa bulursanız, restoranın adına bakmadan hemen çökün. Fiyatlar ehven.
Volendam

Amsterdam'dan Volendam'a turla da gidebilirsiniz, merkez istasyondan kalkan 92, 110 ve 116 nolu oltobüslerle de. Ben''sanat aşığı'' arkadaşımın otomobili ile gittim.
Amsterdam Volendam arası yolculuğunuz, geniş çayırlıkların ortasında kurulu çiftlik evlerini, otlayan inekleri ve yel değirmenlerini görmek için bir fırsatta yaratıyor.
Amsterdam'da gezip görülecek bir çok yer daha var. Body Worlds, Amsterdam Ice Bar, Brothel(genel ev )Museum, Hayvanat Bahçesi, Jewish Historcal Museum-Yahudi Müzesi-, Tropical Museum, Albert Cuyp Market(sokakta kurulan pazaryeri)... bunlardan sadece birkaçı.. Ancak ben burada, soranlara
-''Amsterdam'ı gördüm ve yaşadım'' diyebileceğiniz mekanları anlattım. Gerisi size kalmış...

Ne yenir ne içilir
. Öncelikle Hollandalıların su niyetine bira içtiklerini bilmenizde yarar var. Dünyada en fazla bira tüketen ilk üç ülke arasında. İki tane uluslararası markaya sahipler; Amstel ve Heineken. Her ikisi de denenebilir.
.Hollanda'nın Peynirleri ünlü. Mutlaka tatmalısınız. İki ünlü peynir markaları var, Biri Edam diğeri Gouda. İkisi de orta sertlikte, sarı ve dayansın diye parafinle kaplanmış. Bu peynirler inek sütünden yapılıyor. Bir de biz de hakikisi herzaman  bulunmayan keçi sütünden yapılmış peynirlerini önerebilirim.
: Hollanda soğuk bir ülke olduğu için, yemek kültürleri öteki soğuk ülke mutfakları ile benzeşiyor. Temel yiyecek patates ve lahana. Ben bir kaç tür yemek denedim.
Stampot.Kara lahana ile Hollandalıların olmazsa olmazı patates püresi karışımı bir yemek. Tabağın kenarına da kızartılmış sosis dilimleyerek servis yapıyorlar.
Erwtensoep. Ağırlıklı bezelye olan ve garnitür olarak da dilimlenmiş sosis doğranmış koyu  ve kıvamlı bir çorba.
Haring. Bir tür balık ekmek. Ama ekmek arasında ki balık çiy. İçine ince doğranmış hıyar turşusu ile çintilmiş küp şeklinde soğan koyuyorlar. Suşi severseniz bunu da seversiniz, ben sevmedim.
Pompoensoep. Balkabağından yapılıyor. Üzerine garnitür olarak maydonoz, ya da dere otu konuyor. Yukarıda saydıklarım içinde en hoşuma giden bu çorba oldu. Bu çorbayı ilk kez Almanya'da yaşayan bir arkadaşımın evinde tatmıştım. Bir kış günü yolunuz Amsterdam'a düşerse deneyin.
Onların yemek masalarının en itibarlı yerine konulan patates kızartması ve püresini bir kenara ayırırsak, aç bilaç kalmayınca; Hollanda Mutfağı ile selamlaşmayın bile...

Alış veriş
Lafı sündürmeden ve uzatmadan peşin peşin söyleyeyim; Amsterdam çok pahalı bir kent Buradan sadece, tahta ayakkabı, peynir, yel değirmeni bibloları gibi hediyelik eşyalar ile lale soğanları satın alınır. Yok illa bir şeyler alacağım diyorsanız, siz bilirsiniz. Ne demişler dükkan sizin.
Ancak elmas konusu biraz farklı.Elmasın ana vatanı Güney Afrika'dır diyorlarsa da elmasın cennetinin Amsterdam olduğu gerçeğinde herkes birleşiyor. Bu işten anlıyorsanız; Amsterdam'dan elmas alabilirsiniz. Arkadaşım burada hem aldatılma riskiniz az hem de fiyatlar ucuz dedi.

Aklınızda bulunsun
.Hollandalılar kibar insanlar. Aslına bakarsanız tüm kuzey ülke insanları kibar; İsveçliler, Danimarkalılar, Norveçliler, Finlandiyalılar vs. Ya da bana öyle geliyor.
. Metro ve tramvayla desteklenen kent içi ulaşımları çok gelişmiş. Günlük(24 saat) bilet 7.50 euro.
Havalanı  Amsterdam arası 3.90, taksi ise; 57-58 euro.
.Amsterdam'ı hem yürüyerek hem de metro ve tramvayla dolaşabilirsiniz. Bunların 24 saat geçerli olan kartları 7.50 euro
. Özel müzeler dışında geçerli olan Müze Kartın fiyatı süresine göre değişiyor. Söz gelimi bir günlüğü  47.50 €, iki günlüğü 57.0 €, üç günlüğü ise; 67.0€. Kaç günlük kart alacağınıza  gezeceğiniz müzeleri dikkate alarak siz karar verirsiniz.
.I Am Amsterdam Kartı ise; müzelerin yanında ulaşımı, kanal turunu kapsaması ve kimi turistik yerlerde indirim olanağı sağlaması nedeniyle Müze Kartan daha pahalı.
.Amsterdam'a gelmeden önce gezip göreceğiniz yerleri planlayın. Özel müzeler için internet üzerinden bilet alın. Böylelikle değerli zamanınızı bilet kuyruğu bekleyerek harcamazsınız.Devlet  müzeleri için müze kartı alınca zaten kuyruğa girmeyeceksiniz. 
.Amsterdam'ı, Hop on-Hop off City Sightseeing turları ile dolaşabilirsiniz. Fiyatı mevsime göre 14-20 euro araası değişiyor. ayrıca bir saatlik ve 1 saat 30 dakikalık kanal turları da var. Hediyesi, yine sezona göre 20 ile 10 euro arasında.
.Amsterdam yemesi, içmesi, gezmesi , tozmasıyla pahalı bir kent. Kalacağınız güne göre iyi bir bütçe planlaması yapmalısınız.
.Hollandalıların kendilerine has bir dilleri var. İngilizce, Almanca  karışımı gibi. Kusura bakmasınlar çok kaba bir dil. Allahtan herkes İngilizce biliyor da bu dille anlaşmak zorunda kalmıyorsunuz.


Türkiye Büyükelçiliği
Lahey


Posta adresi:

Jan Evertstraat 15, 2514 BS The Hague The Netherlands

Konsolosluk Çağrı Merkezi Numarası:

0107660007

Telefon:

+31 70 302 31 01

Faks:

+31 70 361 79 69

Amsterdam'a THY'nın Sabiha Gökçen ve Atatürk Hava Limanlarından her gün karşılıklı seferleri var.

Van Gogh-Kıyıdaki Balıkçı Kayıkları
Keizergracht


Dam meydanı

Wester Kerk

Nieuwe Kerk
Albert Cuyp Market

Rijkmuseum-Hz. Lut ve Kızları:Hendrick Goltzius

Amsterdam Dungeon
Rijkmuseum
Mike Kelley-Stedelijikmuseum
Tahta ayakkabılar
Magna Plaza- İçten Ayrıntı
Anne Frank Oyunu Afişi
Bisikletler