18 Mayıs 2015 Pazartesi




Cam ambalajda geri dönüşüm: Sorunlar, öneriler…(*)

Ülkemizde kullanılmış cam ambalajın belli işlemlerden geçirildikten sonra yeniden ambalaj olarak üretilmesinin geçmişi eskilere dayanır. O günlerde, ürünlerini cam ambalajda pazara süren firmaların, kullandıkları cam ambalajı belirli oranlarda toplayıp/toplatıp geri dönüşümünü sağlamakla ve bunu belgelemekle ilgili bir yükümlülükleri yoktu. Zamanla toplumda,  çevreyle ilgili sorunların giderek önem kazanmaya başlaması kamuyu harekete geçirmiş ve 1991 yılında,  Katı Atıkların Kontrolü Yönetmeliği yürürlüğe girmiştir. Ambalaj atıklarına özgü ilk yönetmeliğin mevzuatımızda yer almasının tarihi ise; 2005 yılıdır. Zaman içinde değişen koşullar nedeniyle yönetmelik değişikliklerine gidilmiştir. Bu gün ise; 24.08.2011 tarihli  Ambalaj Atıklarının Kontrolü Yönetmeliği (AAKY) yürürlüktedir.

Ambalaj atıklarını, piyasaya sürenlerin(PS) ya da yetkilendirlimiş kuruluşların(YK) yıllara göre hangi oranlarda geri kazanmakla yükümlü olacakları 2011 Tarihli AAKY’nin 17. Maddesinde belirtilmiş olup, 2015 yılı için bu oran, tüm ambalajlar için %48’dir. 2020 yılında ise; geri kazanım oranını %60 ‘a yükselecektir. Ancak bu güne dek yapılan kapasite artırma çalışmalarına karşın yönetmelikte geri kazanılması zorunlu olan bu oranlara, özellikle cam ambalajda ulaşmak mümkün olmamıştır.  Söz gelimi 2014 yılında, ürünlerinde cam ambalaj kullanan PS’lerin kullandıkları çeşitli tiplerdeki cam ambalaj miktarı yaklaşık olarak 800 bin tondur.  PS’lerin yükümlülüğü ise; yönetmelikte belirlenen %44 oranı dikkate alındığında 352 bin ton olması gerekir.  Buna karşılık yetkilendirilmiş kuruluş olan ÇEVKO’nun belgelediği ‘’fırına hazır cam kırığı’’ miktarı ise; 99.2 bin tondur. Bir başka deyişle pazara sunulan 800 bin ton cam ambalaja karşılık, bunun ancak yaklaşık % 12.4’ü  olan 99.2 bin ton  fırına hazır cam kırığı belgelenmiştir(**).
Cam Ambalada Hedeflerin Gerisinde Kalınmasındaki Etmenler Nelerdir?
Yukarıda da belirttiğimiz gibi,  ambalaj atıkları içinde yönetmelikte belirlenen esaslar çerçevesinde toplanmasında en fazla güçlük çekilen cam ambalajdır. Bunun nedenlerine aşağıda kısaca değinilmiştir.

      Yürürlükteki AAKY, ambalaj atıklarının kaynağında ayrı toplanması felsefesi üzerine bina edilmiştir(Madde 1/ç). Yönetmelikte belirlenen yöntemin dışında toplanan cam ambalaj atığı belgelendirmede kullanılamamaktadır. Evlerden toplanan cam ambalaj atıklarının toplam cam ambalaj atıkları içindeki oranını ise tahminen %10 civarındadır. Cam ambalajın büyük bir bölümü evsel atıklara karışmaktadır.

     Yönetmeliğe göre (Madde 8/2 ); bu sistemin işleyişinde önemli bir oyuncu olan belediyelerin YK’lar, PS’ler ya da lisanslı firmalarla(LF) yakın işbirliğinde olmaları gereklidir. Ancak; bu işbirliği henüz istenen düzeyde değildir. Bizdeki bilgilere göre; bu yönetmelik kapsamına giren belediyelerin ancak %20 si AAKY’nin kendilerine getirdiği yükümlülükleri yerine getirmektedir.

    Tüketiciler, çevre konusunda yeteri kadar bilinçli değillerdir. Bu konuda AAKY (madde 31) YK’lara eğitim yapma görevi vermişse de, YK’ların kısıtlı bütçeleri nedeniyle yaptıkları bu bilinçlendirme çalışmaları, ülke coğrafyası göz önüne alındığında yeterli olmamaktadır. Eğitim konusunda başta Çevre ve Şehircilik Bakanlığı olmak üzere Belediyeler ve Milli Eğitim Bakanlığı daha etkin rol oynamalıdır.

    Cam, aynı işi gören ambalaj malzemelerine göre daha kırılgan ve daha ağırdır. Bu nedenle sadece kaynakta ayırma yöntemi ile yönetmelikte cam için belirlenen hedeflere ulaşmak mümkün görünmemektedir.

.    Kimi toplama ayırma tesisleri (TAT- GDT), kendilerine ödenen cam bedelini yetersiz buldukları için cam ambalaj atığını toplamaya sıcak bakmamaktadırlar.

      Fırına hazır cam kırığı üreten GDT’ler, zaman içinde yeni teknoloji yatırımı yapmış/ yapıyor olmalarına karşın buradan çıkan hammaddede, zaman zaman kalite sorunu yaşanmakta ve önemli miktarda cam kırığı sistem(belgelendirme) dışında kalmaktadır.

     Ambalaj atıkları konusunda faaliyet gösteren yaklaşık 800 civarında TAT ve GDT olmasına  karşın, cam ile ilgilenen GDT  sayısı iki elin parmakları kadar olup, fırına hazır cam kırığının yaklaşık % 75-80’i sadece 3 firma tarafından üretilmektedir.

      Kaynakta ayrı toplama sistemi yetersiz kaldığından,   yönetmelikte belirlenen kotalara ulaşmak için anlaşmalı olan belediyelerin gösterdikleri yerlere cam kumbarası konmakta ancak buna karşın cam ambalajın büyük bir bölümü evsel atıklarla birlikte depolama alanlarında toprağa gömülmektedir.

Çözüm Önerileri

   1- AAKY’de yer alan geri kazanım hedefleri, AB’nin  94/62/EC ‘’Ambalaj ve Ambalaj Atıkları Direktifi’nde’’ olduğu gibi, “Genel (malzemelerden bağımsız) Geri Kazanım Hedefi”, “Genel (malzemelerden bağımsız) Geri Dönüşüm Hedefi” ve “Malzemelere Göre Geri Dönüşüm Hedefleri” olmak üzere üç başlık altında düzenlenmelidir. Bu hedefler, cam da dahil tüm ambalaj malzemeleri için AB direktiflerine uyumlu hale getirilmelidir.

  2-    Bilindiği gibi içecek sektöründe kullanılan cam ambalajlı ürünlerin büyük bir bölümü otel, restoran, bar ve kafelerde(HORECA) tüketilmektedir.  Buralardan çıkan cam ambalaj atıkları, organik atıklardan ayrılmadan evsel atıklarla birlikte çöp kutularına aktarılıp, oradan da düzenli depolama alanlarına götürülerek toprağa gömülmektedir. Bu ekonomik bir kayıptır. Bu kaybı önlemek için HORECA’lara, işletmelerinden çıkan cam ambalaj atıklarını ayrı bir yerde toplama ve buradan çıkan atıkları da LF’lara vermeleri zorunluluğu getirilmelidir.
  
 3-  Özellikle cam ambalaj için yürürlükteki ‘’lisans verme ölçütleri’’ gözden geçirilmeli, toplama ve ayırma işi birbirinden ayrılmalı, geri dönüşüm işinin ise bu konuda uzmanlaşmış firmalar tarafından yapılması özendirilmelidir.  

 4- Büyük şehir belediyeleri, ilçe belediyelerince düzenli depolama alanlarına gönderilen evsel atıklardan ton başına belli bir bedel almaktadırlar. Kaynağında ayrı toplama  yapılmayan bölgelerden çıkan cam ambalaj atıkları, evsel atıklarla birlikte belediyelerin düzenli depolama alanlarına gönderilmektedir. Cam, benzer işlevi gören öteki ambalajlara göre daha ağır bir malzemedir. Söz gelimi 0.200 cc’lik bir madensuyu şişesinin ağırlığı ortalama olarak 135 gram, ülkemizde 2014 yılı içinde maden suyu için kullanılan cam ambalaj miktarı ise; yaklaşık 500 bin tondur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi bu ambalajların büyük bir bölümü evsel atıklarla birlikte taşındığı için, fazladan bir ağırlık oluşturmakta ve belediyelerin ton başına ödedikleri bedelleri artırmaktadır. Belediyeden belediye değişmekle birlikte düzenli depolama alanlarına getirilen evsel atıklardan alınan bedel, ton başına ortalama 40 TL’dir. Ayrıca bu rakama, en az bu kadar da toplama maliyeti eklemek gerekir. Belediyeleri, özellikle cam ambalajı kaynağında ayrı toplamaya yönlendirmek için düzenli depolama alanlarına getirdikleri evsel atıklardan alınan ton başına bedeli artırmak bir çözüm olarak önerilebilir. Bu durumda ton başına daha fazla bedel ödemek istemeyen belediyeler, nispeten ağır olan cam ambalajı evsel atıklara karıştırmadan, kaynağında ayrı toplama yöntemini seçeceklerdir.

  5- Şu bir gerçek ki; kaynağında ayrı toplama her belediyede yönetmelikte çizilen çerçeve dahilinde, gereği gibi yapılamamaktadır. Elbette bunun nedenleri arasında, belediyelerin ekonomik gücü, coğrafi konumu, beldede yaşayanların yerleşim biçimi ve tüketim alışkanlıklarının farklı olması sayılabilir. Bu sistem yerleşinceye kadar evsel atıkların içine şu ya da bu şekilde karışan cam ambalajların, her türlü sağlık önlemi alınıp, uygun teknolojiler kullanılarak düzenli depolama alanlarında evsel atıklardan ayrılarak belgelendirmede kullanılması sağlanmalıdır

.6-  Coğrafi bölgelerimiz dikkate alınarak lisanslı cam geri dönüşüm firma kapasitesinin arttırılması ve mevcut teknolojilerinin yenilenmesi için, Bakanlığımız eşgüdümünde, yetkilendirilmiş kuruluşların ve ilgili ekonomik işletmelerin katılımıyla çalışmalar yapılmalı, AB, vb. fon olanaklarını araştırarak ortak projeler hayata geçirilmelidir. Bunun için paydaşların bir proje grubu oluşturması uygun olacaktır.

7- Nüfusları aynı olsa bile beldeler arası ekonomik gelişmişlik ve tüketim alışkanları vb. hususlar, bir birlerinden çok farklıdır. Söz gelimi, gelişmiş bir beldeden çıkan cam ambalaj miktarı, ekonomik olarak nispeten daha geri olan bir beldeden daha fazladır. Eşdeğer nüfus ölçütü belirlenirken belde nüfusunun yanı sıra gelişim düzeyi ve tüketim alışkanlıkları da dikkate alınmalıdır.

Sonuç
Mevcut yönetmelik çerçevesinde, cam ambalajın kurallara uygun olarak belgelendirilmiş geri dönüşümünün sağlanması, gelecekte de bir sorun olarak karşımıza çıkacaktır. Bu nedenle yukarıda açıkladığımız çözüm önerilerinin hazırlanacak yeni yönetmelikte dikkate alınmasının bu sorunun çözümü için gerekli olduğu kanısındayız.

(*)Bu makale ÇEVKO Dönüşüm Dergisi’nin 2015-1-18. sayısında yayımlanmıştır.

(**)Burada sadece ÇEVKO’nun belgelendirdiği cam miktarı dikkate alınmıştır.

30 Nisan 2015 Perşembe




PRAG (PRAHA)

Prag’a ilk kez gidiyordum. Hava yavaşça kararmaya başlamış, ben hala kalacak bir yer ayarlayamamıştım. Yanımda eşim ve kızım vardı.  Bir gün önce Budapeşte’deydik. Akşama kadar gezip dolaştığımız için aşırı derecede yorgunduk. Arabada bir az kestirmiştim ama uyku gözümden akıyordu. Bu geceyi kesinlikle bir otel ya da motelde geçirmeliydik. O günlerde her hangi bir yerden otel ayarlamak için bırakın internet kullanmayı, telefonla bile görüşemiyordunuz. Bu nedenle kalacak bir yer bulmak amacıyla ona buna adres soruyordum.
Prag-Vaclav Bulvarı
Arabayı, Prag’a yaklaşık 20 km kala bir akaryakıt istasyonuna çekip, istasyon görevlilerine, geceyi geçirebileceğim uygun fiyatlı bir yer konusunda bana yardımcı olup olamayacaklarını sordum. Yakınlarda bir hostel (öğrenci yurdu) olduğunu, orada uygun fiyatla kalabileceğimizi söylediler. Aylardan ağustos olduğu için öğrenciler memleketlerine gittiklerinden, yurt yönetimi bencileyin turistlere boş odaları kiralıyorlarmış.
Kaleden Prag
İstasyon görevlilerine bilgi için teşekkür edip eşimi ve kızımı bıraktığım park yerine dönerken, yanında çok güzel bir kız olan bir delikanlı yanıma yaklaşıp, bozuk bir İngilizceyle
-‘’ l think tonight you don’t want to sleep alone?’’ dedi…
Eee! Hoş bulduk Prag.
Yıll 1991…
Eski Kent
Kaleden Bir Başka Prag
  Prag’a, ‘’hoş bulduk’’ dediğim günden bu güne birkaç kez daha gittim. Aradan yıllar geçmesine karşın Prag’ın kent dokusunun fazla değişmediğini söyleyebilirim. Her şey yerli yerindeydi. Bir de 25 yıl öncesinin İstanbul’unu şöyle bir gözünüzün önüne getirin. Uzağa gitmenize gerek yok aslında… Benim oturduğum Ataşehir o tarihlerde yoktu. Bu gün yüz binler yaşıyor. Neyse biz en iyisi Prag’a dönelim.
‘’Duvar’’ yıkılmadan önce Doğu Bloku Ülkeleri’ni ziyaret edenler,
-‘’Buralarda işsizlik sorunu yok, eğitim ve sağlık sistemleri mükemmel’’ derler ama sözlerini genelde şöyle bağlarlardı:’’ Her şey iyi hoş da oralarda kimsenin yüzü gülmüyor kardeşim! Üstelik kadınlar naylon çorap bulamıyor’’.
Gerçekten öyle miydiler? Bilemiyorum. Belki de komünizmden yeni çıktıkları, ‘’ gerçek dünyaya (!)’’ tümüyle uyum sağlayamadıkları için nerede gülümseyip neye somurtacaklarını kestirememiş olabilirler. Bu arada Çeklere asık suratlı derken bizim de gereğinden fazla ‘’güleç’’ olduğumuzu anımsatmakta yarar var. Naylon çorap konusunda ise; hiçbir fikrimin olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim.
Prag
Prag’a ilk gittiğimde turist sayısı, meraklı Japonları saymazsak yok denecek kadar azdı. Onca yer dolaşmama karşın kulağıma tek bir Türkçe sözcük de takılmamıştı. Son gidişimde ise (2014 ağustos); turistlerden sokakta adım atacak yer yoktu. Hele Charles Köprüsü bayram arifelerinin Mahmutpaşa’sı gibiydi.
Yaklaşık 1 Milyon 250 Bin kişinin yaşadığı,’’100 Kuleli Kent’’ diye de anılan Prag, 2000 yılında Avrupa’nın Kültür Başkent’i unvanını almış. Bugün Çek Cumhuriyeti’nin Başkenti olan Prag’ı sadece siyasi bir başkent olarak tanımlamak haksızlık olur. Yüzlerce tarihsel yapısı, kiliseleri, sanat evleri, galerileri, müzeleriyle Orta Avrupa’nın Kültür Başkentidir aynı zamanda…

Nerelere Gidilir
Özellikle son yıllarda turizm açısından önemli bir çekim merkezi olan Prag’da gezip görülecek yer bir hayli fazla. Ortasından nehir geçen bir kente doğduğum için, böyle kentler bana her zaman ilginç gelmiştir; Prag’da öyle… Ortasından geçen Vltava Nehrinin üzerinde, kentin iki yakasını bir birine bağlayan birçok köprü var. Bunların en ünlüsü Karl (Charles) Köprüsü.

Karl(Charles)Köprüsü
Köprü Kral IV. Karl zamanında, 1402 yılında hizmete açılmış. Bu gün sadece yayaların kullandığı 516 metre uzunluğunda, 16 kemerli köprünün mimarı ise Peter Paler’miş. Köprüde, 1700 yılından sonra yerleştirilen sağlı sollu 30 kadar heykel var.
St.J.Nobukuk-Kaidesine dokun dileğin olsun
Rehberimiz, bu köprüdeki en ünlü heykelin St.J. Nepomuk heykeli olduğunu, onun kaidesine dokunup bir dilekte bulunanın dileğinin yerine geldiğine inanıldığını söyledi. Heykelin başının üstünde altından bir hare, sol kolu üzerinde ise çarmıha gerilmiş bir İsa figürü var.
Köle Taciri Türk-Karl Köprüsü
Onca heykelin arasında bana St.J. Nobukuk heykelinden daha ilginç gelen heykel ise,  köprünün batı girişinde, tutsağını demir parmaklılar arasında tutan esir tüccarı bir Türk’ün betimlendiği heykeldi. Macar’ı,  Sırp’ı,  Arab’ı anladım da bu Çeklere ne oluyor? Onlarla savaşta bile karşılaşmamışken Osmanlıyı neden böyle betimlemişler anlayamadım. Bunun nedeni geçmişi derinlerde olan ve bugün de var olan Avrupa’daki ‘’ Barbar Türk Algısı’’ olabilir mi?
Köprü üstünde, sokak çalgıcıları, hediyelik eşya satanlar, resim yapanlar, birkaç dakikada karikatürünüzü çizen sanatçılar var. O kalabalıkta bu işi nasıl yapıyorlar aklım almadı doğrusu.
Çarmıhda İsa
Karl Köprüsü’nden karşıya geçtiğinizde kendinizi Old Town’da (Stare Mesto) buluyorsunuz. Bana göre; Prag’da gezilmesi ve görülmesi gerekli en önemli yer burası. Özellikle gotik ve romanesk yapılarla çevrelenmiş kent meydanı ve bu meydana açılan taş döşeli daracık sokaklar, sizi sarıp sarmalayıp Ortaçağ’a götürüyor sanki. Kendinizi bir masal kahramanı gibi duyumsuyorsunuz. Kimi kentleri tanımak, onlar hakkında fikir sahibi olmak için bir hayli yerini gezip dolaşmanız gerekebilir. Kimi kentler içinse bunun tam tersi geçerli; sadece bir bölgesini görmek oraya ilişkin yeterli bilgiyi edinmenizi sağlar. İşte Prag o kentlerden… Sadece eski kenti dolaşmamanız bile Prag’ı tanımanız ve yaşamanız için yeterli.
Jan Hus Heykeli-Old Town


Astronomik Saat Kulesi
Geçmişi 11. Yüzyıla kadar uzanan eski kentin hemen ortasında genişçe bir meydan var. Burası, geçmişi Ortaçağ ve ötesine dayanan tüm Avrupa kentleri gibi ticaretin yapıldığı, çevresi kiliseler ve kamu binaları ile çevrili bir Pazar yeriymiş. Buradaki en ünlü yapı hiş kuşkusuz Astronomik Saat Kulesidir.
Astronomik Saat Kulesi-Ayrıntı
1410 yılında Hunus adlı bir saat ustası tarafından yapılan, kadranında 12 burcu temsil eden figürler ile ayın, dünyanın ve güneşin yıl içinde birbirlerine olan konumlarını gösteren saatin bulunduğu kulede 12 havarinin figürlerinin yanında başka heykelcikler de var. Saatte benim en fazla ilgimi çeken 4 figür oldu. Bunlardan elinde ayna tutan figür kendini beğenmişliği, elinde altın kesesi tutan figür Yahudi’yi ve dolayısı ile paragöz olmayı, iskelet figürü ölümü, elinde bir müzik aleti tutan figür de Osmanlıyı, yani zevki ve eğlenceyi sembolize ediyormuş. Bu arada saati yapan usta,
-‘’Ben bunun daha gelişmişini yapacağım, hem de başka ülkeye…’’ deyince devrin egemeni gözüne mil çektirmiş. Çeneni tut be adam!
Eğer boş masa bulursanız, saat kulesini tam karşıdan gören bir kafeye oturup, bir şeyler içerken kuledeki küçük gösteriyi izlemenizi öneririm.
Saat Kulesi ile dip dibe olan bina da ise bir tür etnografya müzesi var.
Tyn Kilisesi- Old Town
Kent Meydanındaki önemli yapılardan biri de yapımına 1385 yılında başlanan ancak 1470 yılında tamamlanabilen Tyn Kilisesidir. Her biri 80’er metre yüksekliğinde iki kulesi bulunan kilise, gotik biçemde yapılmıştır. Tarih boyunca Protestanların önemli tapınaklarından biri olan Tyn Kilisesi, Çeklerin %60’ının tanrı tanımaz olması nedeniyle, zamanla dinsel önemini yitirmiş, son yıllarda para ödenerek görülen turistik bir mekana dönüşmüş.
Eski Kent


Eski Kent
Tyn Kilisesinin önündeki heykelin ise ilginç bir öyküsü var. Charles Üniversitesi Rektörü, din adamı, reformist ve filozof olan Jan Hus, Katolik Kilisesini kastederek, tanrı ile kullar arasında 3. bir kişinin olmaması gerektiğini söyleyince, bu işlerden nemalanan kilisenin ağa babaları, adamı önce aforoz etmiş, daha sonra yargılayıp, yakmışlar. Martin Luter’in öncülü ve Protestanlığın babası olarak kabul edilen Jan Hus’un bu heykeli ölümünün 500. Yılı anısına 1915 yılında yapılmış. Bu arada bir not düşeyim. Heykelin yapıldığı yıl I. Dünya Savaşı tüm cephelerde kanlı bir biçimde devam ediyordu…
Kent Meydanına ÇıkanTipik Bir Sokak
Kent meydanını mutlaka ziyaret edin. Eğer zamanınız varsa; gece yarısı el ayak çekildikten sonra  bir kez daha gelin buraya… Loş ışıkta, meydanı çevreleyen binaların bir birinin üzerine düşen gölgelerinin yarattığı etki, Tyn Kilisesi kulelerinin ufuktaki ilginç silueti, sizi bu günden alıp,  bir masal ülkesine götürecektir. Ve gökte ay dolunaysa; masalların koni külahlı, sivri çeneli, seyrek sakallı ve kara libaslı cadısının, süpürgesine kurulmuş, kulelerin arasından çığlık çığlığa geçtiğini bir an için göreceğinizden kuşkum yok. Yalnız birazcık düş gücü…
Eski Kent
Kent Meydanı’na açılan sokaklarda dolaşıp,  yüz yıllardır bozulmadan kalan eski Prag’ı daha da yakından tanıyabilirsiniz. Hani bizi şaşırtan bir şey gördüğümüzde’’;
-‘’ Adamlar yapmış kardeşim !’’ deriz ya. Burayı dolaşırken de aynı sözü yinelersiniz.
‘’Adamlar tarihlerini korumuş kardeşim’’ dersiniz ister istemez.
Daracık sokaklarda alış veriş yapacağınız, hediyelik eşya satın alabileceğiniz, yemek yiyebileceğiniz bir çok mekan var. Bu sokaklardan biri sizi 1968 olaylarının yaşandığı önemli yerlerden biri olan Vaclav Bulvarı üzerindeki Wenceslas Meydanı'na çıkarır. 1968 yılında, tarihe Çek Baharı (Arap baharı ile hiç mi hiç ilgisi yok) adıyla geçen Çek Ulusunun bağımsızlık kalkışmasının en önemli mekanlarından biri olan bu meydan, 1969 yılında özgürlükleri kısıtlayan Komünist Çek Yönetimini protesto eden üniversite öğrencisi Jan Palach’ın kendini yakmasıyla daha da ünlenmiş ve handiyse Prag’a gelen her kesin ziyaret etiği bir hac yerine dönüşmüştür.
Jan Palach Anısına Vaclav Bulvarına Konmuş Plaket
Çekler, meydana hem olayların hem de J.Palch için önünde her zaman çiçeklerin konduğu, mumların yakıldığı küçük bir anıt yapmışlar. Vaclav Bulvarı’nın sonunda ise
 Çek Ulusal Müzesi bulunuyor. 1818 yılında Kaspar Maria Stenberg tarafından kurulan müzede doğa tarihi, müzik, tarih, kütüphanecilik, sanat ve etnografya içerikli 14 milyon kadar eser sergileniyor.
Çek Ulusal Müzesi
  Bu tür şeylere merakınız varsa kesinlikle ziyaret edin. Müzeye giriş 100 kron. Salı günleri kapalı, saat 10.00-19.00 arası açık.
Wenceslas Meydanında birde fotoğrafını çekeceğiniz bir heykeller grubu var.
Prag Kalesi,(Prazsky Hrad) Vltava Nehrinin sol yakasında, kente hakim, genişçe bir tepenin üzerine kurulmuş olan kale, dünyanın en büyük kalesiymiş(?). 9. Yüz yılda yapımına başlanan kalenin kapladığı alan yaklaşık 70 bin m2. Üç meydanı ve meydanları birbirine bağlayan taş döşeli daracık sokakları olan kale, zaman içinde çeşitli nedenlerle onarılmış. Her onarımda yeni binalar eklenince kale, sonunda küçük bir kent görünümünü almış. Kaleye, aslan ve kartal yontuları ile bezenmiş büyükçe bir kapıdan giriliyor. Kale, taş döşeli, kemerli, daracık sokaklarla bir birine bağlı 3 avludan oluşuyor. İlk avlu da (onur avlusu) her saat başı yapılan nöbet değişimi (Changing of the Guards) törenini izleyebilirsiniz.

Prag Kalesi-Nöbet Değişim Kapısı
Tören her gün saat 05.00 ile 23.00 arası yapılıyor. Burada yapılan törenden Buckingam Sarayı’ndaki törenin benzerini beklerseniz düş kırıklığına uğrarsınız. Ama oradaki törenle kıyaslamanız için iyi bir fırsat.
Kale Arazisinin Kendisine Ait Olduğunu Savlayan Protestocu
Birinci avluyu ikinci avluya Mattihas Gate bağlıyor. Bu avluda Chapel of Holly Cross(kutsal haç şapeli’’ yer alıyor. Şapelin karşısında bir de çeşme var. Cumhurbaşkanı Konutu da burada. Golden Lane’den geçerek 3. Avluya ulaşabilirsiniz. Kalenin içindeki en önemli yapı olan St. Vitus Katedrali bu avludadır. Gotik biçemli katedralin yapımına 1344 yılında başlanmış, bu günkü haline gelmesi içinse -sıkı durun- tam 600 yılın geçmesi gerekmiş. Her halde, yapımı  dünyada en uzun süren katedral bu olsa gerek. Çek Cumhuriyetindeki en büyük katedral olan St.Vitus’un iki çan kulesi, kale duvarlarının üzerine inşa edilmiş. Katedralin içinde birçok şapel var. Bu şapellerin en ünlüsünün St. Wenceslas Şapeli olduğunu söyledi rehberimiz. Şapelin duvarlarında St.Wencelas’ın yaşamından kesitler sunan tablolar gerçekten çok güzel. Bu şapele adını veren St.Wencelas’ın mezarı da şapelin altındaymış. Katedralin öteki bölümlerindeki vitraylar, freskler ve ağaç oymaların hepsi birer sanat eseri. Katedral’in alt tarafında ise kimi kral ve azizlerin mezarları bulunuyor.
Prag Kalesi
Prag’ı bir de yükseklerden görmek istiyorsanız, 96 m yükseklikteki çan kulesine çıkmanızı öneririm. Manzara müthiş.
Katedrale giriş ücretsiz. Ancak koro bölümüne ve çan kulesine çıkmak isterseniz para ödemek zorundasınız. Flaşsız olmak kaydıyla 50 CK ödeyerek içerde fotoğraf çekebilirsiniz.
St. Vitus  Katedrali
St.Vitus Katedrali-Vitray























Katedralin hemen yanı başındaki meydanda 14.yy’dan kalma St.George heykeli ve yaklaşık 17 metre yüksekliğinde bir dikili taş var.


Ayrıca bu alanda St.George Bazilikası bulunmakta. Çek Cumhuriyeti’ndeki en eski kilise olan Romanesk Mimari biçemli St.George Bazilikası, Prens Vratislav tarafından 920 yılında yaptırılmış, günümüze kadar bir çok kez onarım görmüş. İçinde birçok azizin gömütü bulunan bazilikaya yolunuz bir akşam vakti düşerse, konser izleme şansını yakalarsınız.
Kale'den Prag

Bazilikanın bulunduğu alanda bulunan bir ilginç yapı da Old Royal Palace’dır (eski  kraliyet sarayı) . Ancak ilk yapının bir saray haline dönüşmesi 14.yy’da olmuştur. Günümüze kadar birçok mimarın elinin değdiği, dolayısı ile birçok kez onarım geçiren saray, bugünkü durumuna 20yy’ın başlarında gelmiştir.
Kalede ziyaret edilecek müzeler de var. Bunlardan biri Çek Sanat Müzesi ve diğeri ise; Çek yaşantısının ve tarihinin sergilendiği Labkoviç Sarayı’dır.
Kalede Seyir Terası



Barut kulesi, Ulusal Galeri, St George Manastırı, Letohradek Yazlık 
Sarayı  ve  adını  Çek asilerinden biri olan Daliborka‘dan kule de ziyaret edilebilir. İlginizi çekerse bir de oyuncak müzesi var.
Kaleye girişin hediyesi 350 kron. Alacağınız bilet ile kalede her yeri ziyaret edebilirsiniz.
 -‘’ Yok ben her tarafı gezmek istemiyorum’’ derseniz: 250 kron ödersiniz. Sadece seçtiğiniz bir yeri ziyaret edecekseniz; ( sözgelimi St.Vitus Katedral’i gibi) 200 krona bu ziyareti yapabilirsiniz. Anlayacağınız fiyat ziyaret edeceğiniz yer sayısına göre değişiyor. Yani ‘’ne ka ekmek o kaa köfte’’.
Kral Ava Gitmeye Üşenip Bu Koruluğa Av Hayvanı Getirtip
Sonra Onları Avlarmış
Kalenin hemen yanı başında bir koruluk var. Krallar, avlanmak için uzaklara gitmemek için buraya av hayvaanlarını salar, ardından da onları avlarlarmış. Korunun içinde bir kule var. Prag’a bir tur şirketi aracılığıyla gelmediyseniz, size kale de dahil kentte tur attıran ve bunun karşılığında sizden  25 Euro talep eden yerel tur şirketlerinin hizmetlerinden de yararlanabilirsiniz.
Kale-Arkada Cumhurbaşkanı Konutu
Prag’daki ilginç yerlerden biri de Yahudi Mahallesi ve bu hallede bulunan Old Jewish Cemetary(Eski Yahudi Mezarlığı). Yahudilerin buralara gelişi 10. Yüzyılın 2. Yarısına rastlıyor. Buraya gelen Yahudiler birçok ülkede olduğu gibi Prag’da da özel alanlarda, gettolarda yaşamaya zorlanmışlar. Kentin başka yerlerine yerleşmeleri yasaklanmış. Çekler 2. Dünya Savaşı’nda Almanlara savaşmadan teslim oldukları için Almanlar Prag’a dokunmamış. Bu nedenle Yahudi Mahallesi de yıkımdan kurtulmuş. Ancak, mahallenin yıkılmamasına ilişkin ilginç bir söylence varmış. Güya Hitler, savaştan galip çıkacağından o kadar eminmiş  ki; sadece bu mahalleyi ‘’soyu tükenmiş bir ırka ait’’ açık hava müzesi olarak korumayı düşünüyormuş. İlahi Hitler!
Her ne kadar mahalle savaşta yıkılmasa da burada yaşayan Yahudiler de soykırımdan nasiplerini almışlar. Buradaki en önemli sinagog olan Pinkas Sinagogu’nda buradan toplama kamplarına gönderilen 80 bine yakın Yahudi’nin isim listesi var.
Mahallede görülmesi gereken ilginç yerlerden biri de Old Jewish Cemetary. Bu mezarlığın geçmişi 15. Yüzyılın 2. Yarısına dayanıyor. Yahudilerin kentin başka bölgelerinde yaşamaları yasak olduğu gibi ölülerini de mahallelerinin dışına gömmeleri yasakmış. Mezarlığa 100 bin Yahudi gömülmüş ancak, hepi topu 12 bin civarında mezar varmış. Anlayacağınız yer yokluğundan cenazeleri üst üste görmüşler. En son cenazenin gömülme tarihi ise 1787’imiş. Çoğu kaba taştan yontulmuş, üzerlerinde İbranice yazılan mezar taşları gelişi güzel dikilmiş gibi. Burayı dolaşırken acıma duygusu ile karışık bir ürperti hissediyor insan.
St.Nicholas Kilisesi
Prag’da görmeniz gereken yerlerden biri de St. Nicholas Kilisesi’dir. Mimar Kilian Dientzenhofer’in planladığı barok biçemli kilisenin yapımına 1704 yılında başlanmış ve temel atımından 51 yıl sonra hizmete açılmıştır. Kilise mavi renkli kubbesi ile Rus kiliselerini andırıyor. Kilisenin tavanı, St.Nicholas’ın  yaşamındaki kimi evrelerin betimlendiği resimler ile bezenmiş. Kilisede kubbeden sarkan güzel bir avizenin yanı sıra Mozart’ın Prag’da bulunduğu sırada çaldığı piyano da bulunmaktadır.
Oyuncak Müzesi
Prag Eski Belediye Binası, Franz Kafka’nın evi, National Tiyatro  ve Dans Eden Ev görülmesi gerekli yerlerden bazıları.
Nelere Dikkat Etmeli
.Prag’a ayak basar basmaz rehberimizin bize ilk uyarısı döviz büfeleri ile ilgiliydi.
-‘’Sakın döviz bozduracağınız yerde ışıklı yazılarla yazılan değişim oranlarına aldanmayın. No Comission yazar, komisyon alırlar, ilan ettikleri kurdan paranızı bozmazlar. Bu nedenle bozduracağınız dövize net olarak ne kadar Çek Kronu alacağınızı sorup, netleştirin’’ demişti. Demek 24 yılda değişen hiçbir şey yok. O zamanlar tırnakçı denilen seyyar dövizciler vardı. Ya eksik para verirler ve siz daha sayamadan yanınızdan ‘’polis  geliyor’’ diye bağırıp kaçarlardı.
.Prag Vaclav Hava Alan ile kent merkezi arası 18 km. Alandan kente sefer yapan minibüsler var. Tek kişi 11 €. Kişi sayısı arttıkça adam başı düşen fiyatta değişiyor. Söz gelimi 4 kişiyseniz ödeyeceğiniz rakam 19 €. Kente gitmek için tercihiniz taksi olursa; 20 € ödersiniz.
Şarap Servisi
.Kent içi ulaşımda 3 hatlı metroyu, tramvayı, otobüsü ve Petri Tepesi ile kent merkezi arasında çalışan finüküleri kullanabilirsiniz. Kent içi ulaşımda otobüs ve tramvaylarda kullanacağınız biletlerin fiyatı geçerlilik süresine göre değişiyor. Sözgelimi 30 dakika geçerli bilet 30 kron, 24 saatlik olanı 110 kron, 3 günlük olanı ise 310 kron. Biletleri otobüs şoförlerinden, büfelerden ya da bilet makinalarından alabilirsiniz. Otobüs ve tramvayların Eski Kent’e servis yapmadığını da anımsatmak isterim. Metro 05-24 saatleri arası çalışıyor.
.Taksiye binmek isterseniz telefonla çağırın. Hem ilk kalkış fiyatı, yoldan çevirdiklerinizden daha ucuz, hem de kazıklanma korkusu yaşamıyorsunuz. Yaklaşık 200 Krona bir yerden bir yere ulaşabilirsiniz. Bu arada bisiklet kiralayarak Vltava nehri kıyısında bisikletle tur atmanızı öneririm.
.3 gün geçerli olan kent kartı satın alırsanız, birçok kilise, saray ve müzeyi 1540 krona gezebilirsiniz. Ayrıca bu kart sahipleri 3 gün süreyle kamu taşıtlarından para ödemeden yararlanabiliyorlar.
Ne Yenir Ne İçilir
Çek mutfağı tipik bir Orta Avrupa Mutfağı; patates ağırlıklı. Orada bulunduğum sürece tattığım kimi yemeklerden örnek vereyim. En hoşuma giden yemekleri ızgarada yaptıkları ördek.  Bir de bizim mantıya benzeyen, içi kıyma dolu, haşlanmış  hamur topundan oluşan Knedliky.
Geleneksel Çek Gecesi-Pavouka




Çek Halk Şarkıları
Burada Gulaş da yapıyorlar ama içinde hamur, haşlanmış yumurta, marul, soğan ve dereotu var. Yenilecek gibi değil. Denememesi gereken yemeklerden biri de danadili, haşlanmış patates ve ekşitilmiş sütten yaptıkları  Kaprova Plovka. Medvani adını verdikleri bal ya da reçelle tatlandırılmış kekleri ise fena değil.
Çek Usulü Göbek Dansı
Karlovy Vary’i yazarken tarçınlı, anasonlu ve bitki özlü bir likörden söz etmiştim: Bechervoka. Prag’da da bu içkiyi zevkle içebilirsiniz.  Burada yetişen Bohemian şerbetçi otunun özelliği nedeniyle Çek Cumhuriyeti dünyanın sayılı bira üreticilerinden biri olmuştur. Gerçekten de Karlovy Vary’e giderken yol boyu şerbetçi otu tarlalarını görmüştüm. Dolayısı ile Çekler de önde gelen bira içicilerindendir. Kişi başına yılda 150 litre bira tükettikleri söyleniyor. Prag’da içeceğini biralardan bazıları şunlar: Gambrinu, Straopramen, Pilsener Urquell ve Flek. Bu arada Budweiser birasını da tatmanızı öneririm. Amerikalı olanı ile ilgisi yok.
Alış Veriş
.Prag’da satına alınacak hediyeliklerin başında Bohemya kristalleri geliyor. Ancak, buradan Karlovy Vary’e gidecekseniz bu tür şeyleri oradan almanızı öneririm. Orası nispeten daha ucuz. Kristal dışında tahta oyuncaklar, kuklalar, seramikler ve tekstil ürünleri de satın alabilirsiniz.
Matruşkalar
.Alış veriş yapabileceğiniz en önemli yerler kent meydanı ve ona çıkan sokaklardaki küçük dükkanlar… Ayrıca Weceslas Meydanını çevresinde de alış veriş yapacağınız birçok mağaza var.
.Bata ayakkabıları Çek Cumhuriyeti’nde yapılıyormuş. Wenceslas Meydanı yakınında 6 katlı bir mağazası var. Mağazayı dolaştım, ayakkabılar iyi hoş da fiyatları pek de uygun gelmedi bana.
.Mağazalar genelde saat 10-18 arası çalışıyor. Kimi mağaza, kronun yanında Euro ile de satış yapıyor.
Prag Kedileri
.Şayet alış verişiniz 2000 kronun üzerindeyse ödediğiniz vergiyi hava alanında alabiliyorsunuz.
.Prag’da birçok yerde sokak pazarı var. En ünlüsü River Enbankment’deki bitpazarıdır. Pazar, cumartesi günleri açık. Bir başkası ise, incik boncuk ve küçük hediyelik eşyaları satın alabileceğiniz Karl Köprüsü üzerinde kurulan pazardır.
Çek Kristalleri
.Ama bir kez daha yineliyorum: Programınızda Karlovy Vary varsa, alış verişinizi oradan yapın.
Nasıl Gidilir
İstanbul’dan Prag’a THY’nin her gün karşılıklı seferleri var.
Prag Büyükelçiliği
Telefon: + 420 224 311 402             +420 224 311 403
Faks: + 420 224 311 279
Adres: Na Orechovce 69,162 00 Praaha-6
Prag'da Şarap Molası

Köpük Balonu


Prag;kaleden

Enbankment-Vltava Yürüyüş Yolu

Eski Kent Panorama
Halk Dansları
Çek Halk Dansları
Eski Yahudi Mezarlığı

Ortada Kukla

18 Mart 2015 Çarşamba



Rio de Janerio

Sambanın kenti

Brezilya’da yapılan son dünya kupasına kadar, Brezilya dendiğinde, birçokları gibi benim de aklıma gelen ilk şey futboldu. Bu algının bende yer etmesinin en önemli nedeni ise; çocukluğumdan beri hayranı olduğum Pele idi . Bu duygularla olacak Brezilya, uzun yıllar benim için coğrafyasıyla, tarihiyle ve insanı ile gidip görülecek bir ülke sınıfına giremedi. Ta ki; kendi evlerinde Almanlardan 7 gol yeyinceye kadar... O maçta Brezilya fileleri ile buluşan 7 gol, ’’ futbol Brezilya’da doğmadı ama orada yaşıyor’’ söylemi üzerine kurduğum hayallerimi tuzla buz etti. O tarihten sonra Brezilya,  benim için artık bir futbol ülkesi olmaktan çıkıp, gidip görülesi bir ülke haline geldi.

Sugarlof'dan Botofago ve Flamengo Kumsalları

Rio de Janerio’ya İguassu’dan geçtik. İguassu’dan Rio’ya doğrudan uçak seferi yok; önce Coritiba’ya uçuluyor, orada uçak değiştirdikten sonra da  Rio de Jenerio’ya...

Yol boyu gerçek bir doğa harikası olan İguassu şelalelerini düşündüm, ta ki, pilotumuzun kemerlerimizi bağlamamızı rica eden son uyarısına kadar… Hani nerede görsem tanırım diye bir söz vardır ya, bu söz Rio için cuk oturuyor. Çünkü uçağın penceresinden gördüğüm Şeker Tepesi ve İsa’nın dev heykeli,’’ kör parmağım gözüne ‘’ misali ‘’ artık Rio’dasınız’’ der gibiydiler.
Copacabana-Bu Kez Sugarloft'dan...

Hava limanında rehberimizle buluşmamız zor olmadı. Adı Fernando Vargas. Bize sıcak bir karşılama yaptı. Kendisi  gerçek bir Atatürk ve Türkiye hayranı.
- ‘’Türkiye ve Atatürk hayranı olduğunu söylemesi işinin gereğidir. Adam ne de olsa tur rehberi. Bilir onlar işlerini…’’ diye düşünenleriniz olacaktır. Belki bu genellemede haklı olabilirsiniz. Ama birlikte olduğumuz 3 gün de Fernando’nun, Atatürk ve Türkiye hakkındaki bilgisinn ortalama bir yurttaşımızdan çok daha fazla olduğunu fark ettim.

Rio’da Nerelere Gidebilirsiniz
Havalimanı otelimize yaklaşık 25 km. Fernando, havalimanından beni ve eşimi aldıktan sonra(*)yolda, birlikte olacağımız üç gün içinde neler yapacağımızı anlattı. Anlattıklarına bakılarsa; dolu dolu bir 3 gün geçireceğiz. Bizi otele bıraktıktan sonra, akşam yemeğinde buluşmak üzere yanımızdan ayrıldı.
Copacabana
Otelimiz ünlü Copacabana plajının kıyısında. Plajla aramızda sadece Av. Atlantica var. Her zaman yaptığımız gibi eşyalarımızı odamıza bıraktıktan sonra,  Copacabana’da aldık soluğu. Copacabana plajı, Rio denince akla gelen birkaç yerden biri. Bulmaca meraklıları bilir. Bulmacalarda ,
-‘’ Rio de Janerio’da ünlü bir plaj’’ sorusunun yanıtı; kimi zaman İpanema olsa bile çoğunlukla kastedilen Copacabana’dır.
Otel Odamızdan Copacabana'da Sabah. Uzaklarda Sugarloft


Mayolarımız üstümüzde, otelle Copacabana arasındaki Atlantica Bulvarını geçip, plajın beyaza çalan sarımsı kumlarına ayak basıyoruz. Kumsal, akşamın yaklaşmasına karşın film ve fotoğraflardan gördüğümüz kadar olmasa da oldukça kalabalık. İnsanlar sere serpe uzanmışlar, öğleden sonra güneşinin insanı okşayan ışıklarını tenlerinde hapsetme derdindeler.
Beyaz tenlileri anladım da, ışıklar içinde yatası Fecri Ebcioğlu’nun deyişiyle’çukolata renklilerin’’ güneş altında yatış nedenlerini anlayamadım.
Copacobana'da Çukolata Renkliler (İzinli Çekilmiştir)
Kumsalda plaj voleybolu, plaj tenisi ve plaj futbolu oynayanlar bir hayli fazla; bir de onları izleyenler... Kızlı erkekli gençler, futbol bir yana plaj voleybolunu bile ayakları ile oynuyorlar. Futbol boşuna Brezilya’nın önemli ihraç malı olmamış.  ’’Futbol sadece futbol değildir’’ diye bir klişe vardır. Doğrusu bu manzarayı gördükten sonra, en azından Brezilyalılar için futbolun, futboldan da öte bir yaşam biçimi olduğunun ayırdına vardım. Atlantica Bulvarı boyunca uzanan ve yaklaşık 4 km uzunluğundaki Copacabana’da kumsalında güneşlenen çok ama denize girenlerin sayısı yok denecek kadar az. Yaklaşık 100 metre enindeki kumsalı geçip denize ulaşınca, bunun nedenini anladım. Deniz alabildiğine dalgalı, biraz  bulanıkça ve yosunlu.  Anlayacağınız bizim Akdeniz ve Ege Kıyılarını sarıp sarmalayan o turkuaz renkli, yukarıdan bakınca dibi görünen pırıl pırıl deniz yok burada. Akşam buluştuğumuzda rehbere, denizin bu durumunu sordum.
-‘’Bu iyi hali.  Okyanus kıyısı olduğu için yosunu, dalgası bol, bulanık bir denizdir burası’’ dedi.
Copacabana'da Ayak Voleybolu-Gece

Copacabana’ya koşut, Atlantica Bulvarı’nın her iki yanında uzanan geniş kaldırımlarda hoş restoranlar var. Kıyıya yakın olan restoranlar nispeten daha ucuz. Akşam yemeğinizi burada yedikten sonra bu geniş kaldırımlarda yürüyüş yapabilirsiniz.  Gündüz vakti alabildiğine kalabalık olan kumsalda, özel olarak ışıklandırılmış alanlarda ayak voleybolu ve futbol oynayanlar ile onları izleyenler dışında pek kimsecikler yok gibi…
Gece yürüyüşüne devam ederken Atlantica Bulvarı’nın kaldırımlarındaki desenler dikkatimi çekti. Yıllar öncesinin İzmir’ini bilenler, Kordon Boyunun denize yakın kaldırımlarını ve bu kaldırımlarda  deniz dalgasını betimleyen siyah-beyaz desenleri anımsayacaklardır.  Artık İzmirliler mi buradan esinlendi yoksa Rio’da yaşayanlar mı İzmir’den… Bu soruyu yanıtlamadan şunu söyleyeyim: O güzelim desenler Kordon’daki kaldırımları süslemiyor artık. Rio’da ise bu desenler, sadece Atlantica kaldırımlarının süsü değil; çanta, fular, şemsiye gibi hediyelik eşyalara da işlenmiş. Adamlar para kazanıyor bu işlerden. Şimdi bu açıklamadan sonra kimin kimden esinlendiğinin yanıtı kolayca verilebilir sanıyorum.
Bu arada Atlantica Bulvarı, Rioluların spor yapmasına olanak sağlamak üzere  hafta sonlarında taşıt trafiğine kapanıyor.
Atlantica'da Akşam Yürüyüşü

Ertesi sabah ilk işimiz Fernando ile Sugarloft Mountain’e gitmek oldu. Sugarloft, hemen hemen her Rio kartpostalında yer alan ilginç bir tepe. Tepenin adının şeker olmasının tuhaf bir öyküsü var. Öykü kısaca şu: 16.yy’da, Brezilya’nın egemen gücü olan Portekizliler, şeker ticareti yaparlarken, şekerleri koni biçiminde kilden kaplarda taşırlarmış. Tepenin şekli de bu kaplara benzediği için adına Sugarloft- Şeker Tepesi demişler. Ben o şeker kaplarını ya da fotograflarını görmedim; neye benzediğini de bilmiyorum. Bana sorarsanız tepe, hemen yanı başındaki tepeyle birlikte,  başını yukarı kaldırmış, deniz kıyısında dinlenen  deniz filini andırıyor.

Uzaktan Sugarloft-Dinlenen Deniz Fili

Sugarloft’a iki aşamada çıkıyorsunuz. İlk durağınız 225 metre yüksekliğindeki Ucra Tepesi. Oradan da birkaç dakika süren teleferik yolculuğu ile 395 metre yükseklikteki Sugarloft’a ulaşıyorsunuz. 65 kişi kapasiteli vagon, sık bir ormanın içinden, handiyse ağaçlara sürtünerek tepeye tırmanıyor.
Jaka Ağacı-Her Meyvesi İri Bir Kavun Kadar
Yukarıda sizi bekleyen bambaşka bir dünyayı görmeye hazır olun. Rio de Janerio tüm güzelliği ile ayaklarınızın altında. Uzaklarda ki bir tepede, İsa’nın sizi kucaklayacakmış gibi kollarını iki yana açmış dev heykeli, aşağıda sağımızda boylu boyunca uzanan, güneş altında gümüş parıltısındaki Copacabana, hemen solumuzda, Botofago, ona yakın bir yerde Flamengo kumsalları ve okyanusa serpilmiş adalar… Yakınındayken pek bir şeye benzetemediğim okyanus bile buradan bir başka güzel görünüyor. Şansımızdan  hava açık.  Bu yükseklikten aşağıya, havada asılı duran bir balonun sepetinden bakıyor duygusuna kapılıyor insan. Burada saatler geçirebilirsiniz. Burayı ziyaret edin demiyorum. Bu gereksiz bir öneri olur. Çünkü Rio’ya kadar gelip de Sugarloft’a çıkmayan kişilere pek iyi  gözle bakılmaz gibi geliyor bana. Kısaca Sugarloft’a çıkmadan Rio’yu görmüş sayılmazsınız.
Tepeye teleferik ilk kez 1912 yılında yapılmış. Proje sahibi Agusto F.Ramosmuş. Teleferik günümüze gelinceye kadar birkaç kez yenilenmiş. 1969’da ulusal park ilan edilen   Sugarloft’a çıkmak için 62 USD ödemeniz gerekli ama görecekleriniz bu paraya değer. Tepeye giriş saatleri 11.00-19.50 arası.14.30-15.30 arası yemek tatili, yani teleferik çalışmıyor. Tepeyi  ziyaretin taliplisi çok.  Onun için erkenden gitmenizi öneririm.

Rio de Janerio’nun bir başka sembolü ise; Kurtarıcı İsa Heykelidir. Corcovado dağı üzerinde bulunan bu heykeli Hektor S. Costa tasarlamış, Fransız heykeltraş Paul Landowski yapmış.
Kurtarıcı İsa- Siste Ancak Bu Kadar...
8 metrelik bir kaide üzerine oturtulan heykelin yüksekliği 30 metre. Kolları iki yana açık olan heykelin ana malzemesi beton, kaplaması ise ‘’soap stone’’ mış. 1931 yılında tamamlanan heykelin masrafını Kiliseler Birliği adlı bir birlik karşılamış. Bu arada bu heykelin dünyanın ‘’yeni 7 harikasından’’ biri olduğunu söyleyeyim.
Sis Olmadan da Böyle...


Tepeye finükülere benzer(dağ treni) bir vagonla çıkılıyor. Tepe ormanla kaplı. Bir gün önce hava pırıl pırıldı. Bu gün ise sisli.  Umarım tepeye çıktığımızda rüzgarın etkisi ile sis dağılır da, evreni kucaklayacakmış gibi duran Kurtarıcı İsa’nın güzel bir fotoğrafını yakalarım. Dura kalka, tıngır mıngır gidiyoruz.  Sonunda tepeye ulaştık. Sis burada da peşimizi bırakmadı. Neredeyse göz gözü görmüyor. Bu yetmiyormuş gibi inceden inceye yağan bir yağmur ‘’nanik’’ yaparcasına bizi karşıladı.
Bilin Bakalım İsa Nerede?
Aşağıdaki manzarayı seyretmekten vaz geçtim, bari heykeli görüntüleyebilsem. Ama sis tepeyi tülden bir örtü gibi kaplamış, bir türlü açılmıyor. Elimde kamera uygun anı yakalamaya çalışıyorum ama nafile…
-‘’ Aman İsa, canım İsa. Senin ölüyü bile dirilttiğin söyleniyor. Bu sisle mi baş edemeyeceksin? Bir nefes ver, hiç olmazsa birkaç dakikalığına dağıt şu sisi de birkaç suretini alayım. Bak! Binlerce kilometre yol teptim, emeğimi boşa çıkarma…’’
Aşağıdan aldım, yukarıdan aldım; Iııhh ! Ne dediysem olmadı. Yaklaşık 2 saat kaldık tepede. 50’ye yakın fotoğrafını çektim Kurtarıcı İsa’nın ama bir türlü çıkaramadım sisler arasından mah cemalini. Neyse vatan sağ olsun.
Tepeye çıkışın hediyesi 50 Usd. Burayı ziyaret etmek istiyorsanız yerinizi önceden ayırmanız gerekli. Size hangi gün ve saatte tepeye çıkacağınızı bildiriyorlar. Randevusuz giderseniz vagonlara almıyorlar. Her vagon 60 kişilik ve 20 dakikada bir hareket ediyor. Tepeye çıkarken ara duraklar var. Bu duraklar, tepenin eteğindeki gecekondularda yaşayanların inip binmesi için yapılmış.

Kent merkezinde dolaşırken, uzaktan Maya Piramitlerini andıran bir bina gördüm. Daha ne olduğunu sormadan Fernado,
‘’Şimdiki durağımız Catedrale Metropolitana de Sao Sebastiao’’ dedi. Katedral, şimdiye dek gördüğüm katedrallerden çok farklı.

Cathedrale Metropolitana-Fernando ve Ben
Kesik koni biçimli Maya Piramidi şeklinde tasarlanmış, betonarme bir yapı. Mimarı Edgar Conseca. Yapımı yaklaşık 15 yıl süren, dışı neo klasik, içi barok biçemli bu katedral 1979 yılında ibadete açılmış. İşin ilginç yanı katedralin tüm masraflarını Rio’lu bir zengin karşılamış olmasına karşın, katedrale Rio’nun koruyucu azizi olan St. Sebastiao’nun adını vermişler. Bunu duyunca, bizde cami yaptırıp da, camiye kendi adını verenler geldi aklıma...
Metropolitana İçten Görünüş
Katedral’in dışı, ilk görüşte üst üste konmuş narenciye sandıklarını anımsattı bana. Ama ana kapıdan içeri girdiğimde bambaşka bir dünya ile karşılaştım. Daha ilk adımımda Katedral’in dış görünüşüne ilişkin ‘’üst üste konmuş narenciye sandığı’’ benzetmemden pişmanlık duydum. Öyle ki; tabandan başlayıp tavana kadar daralarak uzanan, her biri 64 metre yükseklikteki dev vitraylar, dışarıdaki gün ışığını, gök kuşağını 7 rengine dönüştürüp dans ettiriyor adeta. Renklerin dansının yarattığı bu büyülü ve loş ortam, sizi sarıp sarmalayıp bir bilinmeze götürüyor, kendinizi huzurlu ve rahatlamış hissediyorsunuz.  Genelde kiliselerin içi kasvetli olur, özellikle gotik kiliselerin … Kilise, loş ortamına karşın kasvetli değildi. St. Sebastiao’yu (Sebastian) gördükten sonra buranın, sadece belli bir inanca sahip insanlara değil, fakat tüm dinlere mensup müminlere de kucak açabileceğine inandım.
Aynı anda- ayakta olmak koşulu ile- 20 bin kişinin ibadet edebildiği,  Katedralin dış çapı 106, iç çapı 96, yüksekliği ise 75 metre. Katedralin çan kulesi ise, tepesinde kocaman bir haç bulunan YSE’nin su kulesini andırıyor. Buna karşın kulenin, Katedralin mimarisi ile uyumlu olduğunu söylemeden geçmeyeyim.
Mutlaka ziyaret edin.

Arches da Lapa( Lapa Su Kemerleri), Katedral’e yürüyüş mesafesinde. Rio’nun su gereksinmesini karşılamak için 1740 yılında yapılan bu kemerler Roma biçeminde. 270 metre uzunluğundaki kemerin yüksekliği 40 metre ve 42 kemerden oluşuyor. Kemer, 19.  yüzyılın sonlarında su getirme işlevini tamamlamış olacak ki; daha sonra üzerine demir yolu yapılmış. Su kemeri, kent merkezindeki  bir vadide. Etrafını çeviren meydanda zaman zaman açık hava gösterileri ve eğlenceleri yapılıyormuş.
Arches da Lapa

Aslına bakarsanız Rio’da kent merkezi diyebileceğiniz bir yer yok. Bu da Rio’nun coğrafi konumundan kaynaklanıyor sanırım. Çünkü kentin kurulduğu alan, dağlarla ve vadilerle o kadar parçalanmış ki; bir kent bütünlüğünden söz etmek olanaksız. Fernando’nun deyişine göre kentin mahalleleri bir birine tünellerle bağlanıyormuş. Sayısı 16 olan bu tünellerin toplam uzunluğu ise 140 kilometreymiş. Gerçekten de kenti dolaşırken bir çok yerde tünellerden geçiyorsunuz.

Candelaria  Cathedral’i
Katedralin adı, 17.yüzyılın başlarında batan Candelaria adlı bir gemiden geliyormuş. 1609 yılında batan gemi ve gemiyle birlikte ölen mürettebatın anısına şimdiki kilisenin yerine bir şapel yapılmış.

Candelaria Cathedral


Daha sonra 1775 yılında ise bu şapelin yerine büyük bir kaderal yapmaya yeltenmiş Riolular... Ama aradan uzun yıllar geçmesine karşın katedral bir türlü hizmete açılamamış. Sonunda, temeli atıldıktan 100 yılı aşkın bir süre sonra, 1877 yılında hizmete açılmış. Katedralin dışı barok içi ise neo klasik ve neo rönesans biçemde. Kilisenin girişinin üst tarafında üçgen bir alınlık ve sağlı sollu iki kule var. Kilise içindeki  neflerin ve kubbenin süslemesini Joao Z. De Costa yapmış. Gezilebilir.



Candelaria-İçten Görünüş







Escadaria Selaron

Rio’da görülmesi gerekli yerlerden biri de, öyküsü de kendisi kadar ilginç olan Selaron Merdiveni. Merdivene adını veren Jorge Selaron, 1947 yılında Şili’de doğmuş bir ressam ve heykeltraş. Selaron, bir çok ülkeyi gezip dolaştıktan sonra Rio’ya yerleşmiş.
Escadaria Selaron
Burayı o kadar sevmiş ki; bu sevginin bir ifadesi olarak  Rio’lulara bir armağan vermek istemiş ve 1990 yılında bu merdivenin yapımına başlamış. Önceleri bir heves olarak başladığı bu iş zamanla bir tutkuya dönüşmüş. Yapım giderlerini karşılamak için tablolarını satıp, elde ettiği parayı merdivenin tamamlaması için harcamış. Merdivende kullandığı ayna, seramik ve fayansları başlangıçta Rio’daki inşaat yıkıntılarından sağlamış. İnşaat yıkıntıları ihtiyaca yetmeyince dünyanın 60 ülkesinden gönderilen kırıntılarla merdiveni tamamlamış. Yapımı 1990-2013 yılları arasında süren merdivenin yüksekliği 125 metre ve 250 basamaktan oluşuyor. Genelde sarı seramik parçalarından yapılmış ama değişik renkli başka seramiklerle süslenmiş olan basamaklar, sizi bir masal dünyasına götürüyor. Anımsarsanız, bundan yaklaşık  bir yıl kadar önce gençler, İstanbul’un kimi mahallelerinde merdivenleri çeşitli renklere boyamışlardı da dünyayı sadece ‘’gri’’ olarak algılayanlar, insanın düş gücünü harekete geçiren renklerden rahatsız olmuşlar ve merdivenleri yeniden griye boyamışlardı.
Demem o ki; bu merdivenleri mutlaka görün.
Rio'daki Taksim meydanı:Praça Flariano

Fernando
-’’ Sizi  şimdi Taksim Meydanı’na götüreceğim’’ deyince şaşırmadım desem, yalan olur. Yüzümdeki şakın ifadeyi görünce,
-’’ Taksim Gezi Parkı direnişi burada çok ses getirdi. Ben de Türk Turistlere rehberlik ettiğim için o meydanın adını Taksim diye değiştirdim’’ dedi. Fernando’nun kastettiği  meydanın adı Praça Floriano’ idi. Meydan, çiçekleri ile küçük kafeleri ve serpiştirilmiş heykelleri ile tam bir dinlenme ve soluklanma yeri.
Praça Flariano(Taksim Meydanı)
Bundan bir yıl kadar önce bu meydan, ücretlerinin yetersizliğinden yakınan yaklaşık 50 bin öğretmenin protesto gösterilerine ev sahipliği yaptığı için olmalı; Fernado burayı Taksim gezi Parkı ile özdeşleştirmiş…
Meydan’n çevresinde ise güzel yapılar var. Bunun en ünlüsü ise Opera



Opera Hause


HouseOpera Binası’nın mimarı Olivera Pasas, burayı Paris’deki Le Ganier Opera Binasından esinleyerek tasarlamış. 1909 yılında hizmete giren ve eklektik (karma) mimari özellikler taşıyan Opera Binası’nın üzerinde bir de altından kartal yontusu var.
Praça Florina’yı çevreleyen binalardan biri de Belediye Binası. Güzel Sanatlar Müzesi de Meydanın kıyıcığında yer alıyor.

Futbol meraklıları için Maracana Stadı futbol mabedi olarak kabul edilir. Her ne kadar Almanya hezimetinden sonra Brezilya Futboluna sitem ettiysem de buraya kadar gelip de orayı görmemek olmaz deyip Fernando’dan bizi oraya götürmesini istedim.  Stadın önüne gelince, gözüm Maracana yazısını aradı.  Ama onun yerine Estadio Jornalista  Mario Filho  yazısını görünce;
- ''Yanlış yere mi geldik ''dedim?  Fernando,
- ‘’ Yok! doğru yerdeyiz. 1950 dünya kupası finalinin yapıldığı Maracana Stadı, son dünya kupası için yıkılıp yerine bu yapıldı.
Estadio Jornalista Mario Filho-Nam-ı Diğer Maracana
Adını da ünlü gazeteci ve spor adamı Mario Filho’dan aldı’’ deyince, benim için Maracana efsanesi de bitti. Bu arada Rio’da hala Maracana Stadı var diyen bizdeki spor yazarlarına duyurulur.  Statda Roberto Carlos’un adını bir girişe vermişler. Fenerbahçeli olmama karşın, benim gibi Maracana efsanesini dinleye dinleye büyüyenler için bu bile teselli olmadı.

Başka Nereler Gidilir
Eğer müze gezmek isterseniz Rio’da sizin bu isteğinize olumlu yanıt verecek bir çok müze var. Bunlardan birkaçı; Museu Nacional de Belas Artes(Ulusal Güzel Sanatlar Müzesi), İmperial Museum Of Brazil(Brezilya İmparatorluk Müzesi), National Historical Museum’dur. Ayrıca Old Cathedraal Of Rio, Rio Botanik Parkı da görülmesi gerekli yerlerden bazıları.

Copacabana’dan başka güneşlenebileceğiniz birkaç kumsal daha var. Bunlar; İpemena, Botofago ve Flamengo’dur. Av. Delfim Moreira ve Av. Vieria Sauto bulvarları boyunca uzanan  İpemena Kumsalı, Copacobana’da dahil öteki kumsallara göre daha varlıklı kesimlerin kullandığı bir plaj. Kumsalın hemen bitiminde ise Twin Brother’s adını verdikleri ikiz bir tepe var. Flamengo Kumsalı’nın hemen yanı başında büyük bir park içinde 10 ‘un üzerinde futbol sahası var. Park ayrıca yürüyüş yapmak isteyenler için biçilmiş kaftan.
Rio Karnavalının Başlangıç Noktası

Rio Karnavalı deyince herkesin aklına Samba gelir.  Rio’yu bir dünya markası yapan karnaval buranın en önemli etkinliği. Karnavalın geçmişi Kadim Yunan’da şarap tanrısı adına yapılan şenliklere dayanıyormuş. Burada düzenlenen ilk karnavalın tarihinin 1840 olduğunu söyledi Fernando. İşin ilginç yanı bugün, karnaval denince akla ilk gelen dans olan samba, ancak 1917 yılında karnavalda yer almış. Samba okullarının yarışmasına dönüşen karnaval ,her yıl şubat ayında yapılıyor. Fernando’ya,
-‘’ Karnavala Türkler ilgi gösteriyor mu ?’’ diye sordum. Yanıtı beni şaşırttı doğrusu.
-‘’Hayır. Nedendir bilmem karnavalda pek Türk’e rastlamazsınız ‘’dedi.

Rio da bir de iç göl var adı; Rodrigo de Freitas. Etrafı güzel evler, park ve bahçeler ve spor alanları ile çevrili. Dalgalı denizden sonra, durgun bir gölün kıyısında oturmak ilginç geliyor insana.

Ve Samba
Daha önce yayımladığım İguassu notlarımda, oradaki bir gösteri yerinde samba izlediğimden söz etmiştim. Ancak bu gösteri, sadece sambayı değil tüm Latin Danslarını da kapsadığı için tümüyle bir samba gösterisi olmamıştı. Gerçek sambayı Rio’da izlemek nasibimizmiş.

Platforma'da Samba Gösterisi-İguassu Notlarımda Yazdığım gibi...Şehir Efsanesi Değil Hepsi Gerçek


Fernando, her zamanki dakikliği ile otelimize geldi ve bizi samba izleyeceğimiz bir kulübe götürdü.  Onlarca dansçının, göz alıcı renklerle süslenmiş ilginç kostümleriyle kıvrak,  sıcak ve insanın kanını kaynatan iç gıcıklayıcı Latin Müziği eşliğinde sundukları gösteri müthişti. Bildiğiniz gibi sambanın en önemli özelliği, müzik eşliğinde bolca kalça sallamaktır. Ehh! Brezilyalı kadınlar da bunu layıkıyla yapıyorlar doğrusu. Mutlaka böyle bir gösteriye gidin.
Samba


Alışveriş
.Rio’yu anlatan bir çok yazıda ,’’gece pazarını mutlaka ziyaret edin’’ önerisi yer alır. Gece Pazarı Atlantica Bulvarı üzerindeki kaldırımlarda kuruluyor. Bir başka deyişle Copacabana’nın hemen yanı başında. Burada her türlü deri, takı, magnet, geleneksel hediyelik eşyalar tekstil ürünlerini ve ünlü Brezilya kahvesini bulabilirsiniz. Ama kahveyi bu işi yapan dükkanlardan almanızı öneririm. Bu arada futbola meraklıysanız, Brezilya Ulusal  takımının formalarının’’çakmaları da’’ gece pazarında bolca var.
Gece Pazarı
Atlantica Bulvarına koşut ve iç tarafta yer alan Av. Nossa Senhora de Copacaban’da alış veriş tutkunuzu tatmin edebileceğiniz şık dükkanlar var.
Av. Atlantico Kaldırımlarındaki Bu Deseni Bir Çok Hediyelik Eşyada Görebilirsiniz
.Paranız varsa; mücevhere karşı da ilgisiz kalamıyorsanız; dünyanın ünlü mücevher markalarından biri olan H-Stern’e uğrayın. Mücevher seçmeden önce size, taşın nasıl mücevhere dönüştüğünü sırayla gösteriyorlar. Bu gösteriden sonra da, istemeseniz de bir şeyler alıyorsunuz. Türk turistlerle İzmirli bir Türk ilgileniyor.
Kaldırım Desenli Çanta
Ne mi aldık? Bir şeyler aldık işte…

Ne Yenir Ne İçilir

.Eğer Rio’daysanız ne yenir tek bir yanıtı vardır; et. Gerçekten de Copacabana ve İpemena çevresindeki lokantalarda etin hakkını veren lokantalardan bolca var.



Copacabana Kıyısında Akşam yemeği

Daha önce her hangi bir ülkede Brezilya Restoranlarına gitmiş olanlar bilir. Bu restoranlarda et, belli bir sırayla, döner şişine benzer bir şişe takılı olarak her masaya ayrı ayrı servis edilir.
Tipik Brezilya Restoranı-Reveillon Marius
Bir restoranda, bize bir tarafı yeşil, öte tarafı kırmızı, çapı 5 cm olan daire biçimde plastik verdiler. Servis yapılmasını istiyorsanız plastiğin yeşil tarafını, ‘’yok şimdilik önümdeki ile yetineceğim ‘’demek istiyorsanız, kırmızı tarafını çeviriyorsunuz.
Bu uygulama tepenizde garsonun dikilip durmasını önlüyor.
Reveillon Marius
.Meyveli şarap sevenler için  Krick Belle Vue ve Belle Vue Gueze’yi önerebilirim. Kırmızı şaraplar içinse; Salton ve Dalpizzce iyi bir tercih olabilir.
Bira markalarına gelince;  Bavaria Premium, Germania ve Nova Schin’i  öneririm.
Ben genelde Türk Kahvesi dışında kahve içmem. Ama Brezilya’ya gidip de kahve içmemiş olmaz. Bu nedenle çokça olmasa da kahvelerinden tattım. Çok güzel aromaları var.

Nelere Dikkat Etmeli
.Burada sigara yasağına uyuluyor. Fernado’nun deyişine göre; dört bir yanı açık da olsa, üstü kapalı yerlerde sigara içilmiyor. Buna kafelerde brandalarla üstü kapalı yerler de dahil.  Ceremesi yaklaşık 40 Usd’imiş.
.Rio’da taksiye binecekseniz, bir firmaya ait taksilere binmenizi öneririm. Ne olur ne olmaz. Ama fiyatları uygunca.
.Kurtarıcı İsa’yı görmek istiyorsanız kesinlikle hava durumuna bakın. Hava sisliyse boşuna 50 Usd ödemeyin. Hiçbir şey göremezsiniz. Aynı durum Sugarloft için de geçerli. Yukarıda da değindiğim gibi ilginç olan tepe değil, tepeden göreceğiniz manzara. Her iki tepeye çıktıktan sonra da biletlerinizi atmayın;  dönüşte  de gerekli oluyor. Bu arada Kurtarıcı İsa Heykeli her 10 yılda bir onarıma alınıyormuş. Doğal olarak onarım sırasında ziyarete kapalı. Aklınızda bulunsun.
Kurtarıcı İsa'nın Eteklerindeki Gecekondular
.Rio’yu ziyaret için en uygun mevsim Ekim-Mart arası. Rutubetli bir havası var, giyiminizi ona göre seçin. Bu arada ne olur ne olmaz yanınızda şemsiye bulundurun.
.Rio’da kent içi ulaşım metro ve otobüslerle sağlanıyor. Metro 2 hatlı ve 35 duraktan oluşuyor. Metroyu kullanarak Rio’da bir çok yeri dolaşabilirsiniz. Rio’da metro ve otobüslerden indirimli fiyatla yararlanacağınız kartlar varmış. Bizim ihtiyacımız olmadığı için bu kartları kullanmadık.
.Rio’da 2 adet hava limanı var biri uluslararası, diğeri de iç hat uçuşları için. İç hat uçuşlarının yapıldığı hava limanının adı Santos Dumont. Alan, bir adanın tıraşlanması ile oluşmuş. Alandan kente taksi ve otobüsle gelebilirsiniz.
---------
Rio de Janerio’da Türkiye’nin konsolosluğu yok. Sadece aşağıda adresini ve iletişim bilgilerini verdiğim fahri konsolosluk var.

TÜRKİYE RIO DE JANEIRO FAHRİ KONSOLOSLUĞU
Adres: Praia de Botafogo, 228 Bloco A, Sala 1405 Botafogo -Rio de Janerio,RJ Brasil
Telefon: (55 21) 2554-5639,2553-5716(Secretary)
consuladoturquiarj@wkibrasil.com.br

THY’nin Rio de Janerio’ya aktarmasız uçuşu yok. THY ile uçacaksanız   Sao Paulo üzerinden aktarma yapmanız gerekiyor.
----------
(*)Güney Amerika turu, katılımcıların vaz geçmesi nedeniyle sadece eşim ve benim katıldığım özel bir tur oldu. Turu düzenleyen Güneş Turizm, programı eksiksiz uyguladı.
Copacabana

Yine Samba
Sugarloft Teleferiği

Praça Flariano'yu(Taksim) Çevreleyen Binalar

Güzel Sanatlar Müzesi

Praça Flariano'dan Moderne Bakış

Resim yazısı ekle


Sugarloft'da Fernando ve ben

Sugarloft'tan Botofago


Rio'da Gecekondular

Kurtarıcı İsa:Sisler Arasında

Sugarloft'tan Copacabana
Uazaklarda Sugar Loft