8 Ekim 2013 Salı




AMBALAJLI İÇME SUYU PAZARINDA PET ŞİŞENİN DÜNÜ, BU GÜNÜ, YARINI…(1)


1-GİRİŞ

Bu çalışmamda, yaklaşık 30 yıl önce yaşamımıza giren, özellikle son 20 yıldır sıvı yemeklik yağ sektöründen tutun da gazlı ve gazsız içecek sektörüne kadar gıda sanayinin birçok dalında neredeyse vazgeçilmez, hatta birçok konuda alternatifsiz bir gıda kabı olarak kabul edilen PET şişelerin ambalajlı su sektöründeki son 5 yılını irdelemeye çalıştım. Çalışmama temel oluşturan veriler, tamamen güven esasına dayalı olarak tüm firmalardan yüz yüze görüşmelerle alınmıştır. Alınan bu veriler, yorumlanmadan önce pazardaki çeyrek yüzyılı aşan sektör deneyimimin ışığında; firmaların yapısı, hareket tarzı, pazardaki durumu vb. göz önüne alınarak bir kez daha değerlendirilmiş, doğruluğuna emin olduktan sonra kullanılmıştır. Sırası gelmişken burada şunu açıklıkla belirtmek isterim ki; yüz yüze görüşmelerde elde ettiğim verilerin tamamına yakını,  yaptığım değerleme sonunda gerçek ya da gerçeğe çok yakın çıktı. Bunun için,  bu verileri benimle içtenlikle paylaşan tüm sektör çalışanlarına teşekkür ederim. Elbette her çalışmada olduğu gibi bu çalışmada da eksik kalan, gözden kaçan ve farkında olmadan ihmal edilen bilgiler olmuştur. Ancak; bunların çalışmamın sonucunu etkilemeyecek kadar küçük ve önemsiz olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.
Bu çalışmamda, yaklaşık 30 yıl aralıksız hizmet verdiğim bu sektöre ilişkin olabildiğince doğru, gerçek ve sağlam bilgiler verip; yatırım yapacakların yanı sıra halen sektörde faaliyet gösterenlere karınca kararınca yardım etmeyi amaçladım. Çünkü başından beri sektörün en önemli sorunu; yatırımcılara yön verecek, onlara ışık tutacak derli toplu bilgi kaynağına ulaşmanın güçlülüğü idi. Böyle olunca da iyi niyetle yatırım yapmak isteyenler, bilgiye ulaşmanın güçlüğü nedeniyl ya gereğinden fazla harcama yaptılar ya da yanlış yatırımlara yöneldiler. Aslında sektörde görev yapıyorken birçok kişiyle bu bilgilerimin çoğunu paylaşmıştım. Ancak paylaştığım bu bilgiler,takdir edersiniz ki; kısa süreli ziyaretlerde dile getirilen ve herhangi bir sistematiğe dayanmayan anlık görüş ve önerilerden oluşuyordu. İşte bu bölük pörçük bilgi paylaşımının sonuç almada yetersiz kalması bende bu konuda bildiklerimi hiçbir karşılık beklemeden sektör oyuncuları ile derli toplu bir şekilde paylaşma arzusu doğurdu. Bu arzuyu tetikleyen de dostlarımın, müşterilerimin ve rakiplerimin bana yükledikleri ama bunca zaman sonra bile hak edip etmediğimden de pek emin olamadığım  ‘’misyon’’ dur.

2-ARAŞTIRMA YÖNTEMİ

Yukarıda da kısaca değindiğim gibi bu çalışmada kullanılan veriler, sektörde faaliyet gösteren firmaların yetkilileri ile yapılan görüşmeler sonucu elde edilmiştir. Elde ettiğim veriler, gizlilik kaydı ve kişiye özel verildiği için özel belgeliğimizde saklanmıştır. Her yılın sonunda ise;  kısa bir değerleme yapılıp, değerleme sonunda ortaya çıkan veriler, sektör oyuncuları ile kendi özelleri de dikkate alınarak yorumlanmıştır. Aslında belgeliğimde, sadece 2008-2012 dönemini değil, bu dönemden önceki yılları da kapsayan bilgiler mevcuttur. Ama bu çalışmada özellikle son 5 yılı irdelemeye çalıştım. Ancak gerektiğinde, bu çalışma kapsamına girmeyen dönemlere de yeri geldikçe göndermeler yapacağım[1]

3-GEÇMİŞE KISA BİR YOLCULUK

PET şişelerin bugün geldiği noktayı daha iyi anlayabilmek için onun Türkiye’deki kısa sayılacak geçmişine bir göz atmak gerekir kanısındayım. Sektörde faaliyet gösterenlerin çoğunun da yakından bildiği gibi Türkiye’de ilk PET şişe üretimi, yıllar önce bir terör saldırısına kurban verdiğimiz, ülkemizin yetiştirdiği önemli yatırım gurularından Özdemir Sabancı’nın ileri görüşlülüğü sayesinde gerçekleşmiştir. İlk PET şişeler, 1979 yılında SASA’ da üretilmiş ama gıda kabı olarak pazara sunulması birkaç denemeyi bir yana bırakırsak 1982 yılında gerçekleşmiştir. Gazlı içecek sektöründe PET şişeleri ilk kez Erbak Uludağ firması kullanmıştır. Ambalajlı su sektöründe ise ilk kullanan, Sabancı Holding bünyesindeki SUSA - Hayat Su’ dur. Coca-Cola ve öteki içecek firmalarının PET şişelere geçişi ise daha sonraki yıllarda gerçekleşmiştir. PET şişeler,  Türkiye pazarına ilk kez sunulduğunda; gazlı ve gazsız içeceklerde dönüşümlü cam şişeler, yemeklik sıvı yağlarda ise teneke ve PVC şişeler gıda kabı olarak kullanılıyordu.

3.1-PET Şişeler su ambalajı olarak yeniden keşfediliyor.

Yukarıda PET şişelerin ilk kez su ambalajı olarak Sabancı Grubu içinde yer alan SUSA- Hayat Su markası ile pazarda yer aldığından söz etmiştim. 1982 – 1998 yılları arasında PET şişeyi gıda kabı olarak, Hayat Su dışında Erbak Uludağ firması bünyesinde yer alan Sultan Su ve birkaç yerel marka kullanıyordu. Bu firmalara günümüzde olduğu gibi preform gönderilmiyor,  şişeler SASA’ nın Adana’daki fabrikasında üretiliyor, zor koşullarda su dolum tesislerine taşınıyordu. (Sadece SUSA, şişesini kendi dolum tesisinde üretiyordu). 90’lı yılların sonuna doğru SSYB bir yönetmelikle, ‘’su şişelerinin sadece dolum tesislerinde üretileceğini, bunun dışında PET şişe taşıyarak su fabrikası işletilemeyeceği’’ kuralını getirince; taşıma maliyetleri nedeniyle PET şişe kullanamayan su üreticilerinin ve bu pazara girmeyi arzulayan yeni yatırımcıların önü açılmış oldu. Artık firmalar, o günlerde tek tedarikçi olan SASA’dan preform satın alarak şişelerini kendi tesislerinde üretip doldurmaya başladılar. Şişe taşımayla, preform satın alıp şişe üretme arasında küçük bir karşılaştırma yaparsak; taşıma maliyetlerindeki düşüşün sektörün gelişmesinde ne denli önemli olduğunu kolaylıkla görebiliriz. O günlerde 1 TIR’a 0.5lt şişeden yaklaşık 50-60 bin adet yüklenirdi. Bu gün ise aynı TIR’la, yine aynı hacimde şişe üretilebilecek preformdan 1 milyon 350 bin adet taşınmaktadır. Bu uygulama, taşıma maliyetlerinden yaklaşık 25 misli tasarruf edilmesi sonucunu doğurmuştur. Dolum tesisinde preformdan su şişesi üretip, bunu yine aynı tesiste doldurmak, PET şişede üretim yapan ambalajlı su sektörü için bir devrim niteliğindeydi. Burada bir hususa açıklık getirmekte yarar var. O günlerde, hatta 80’li yılların başında kendi su şişesini fabrikasında üreten firmalar da vardı. İzmir’de Pınar Şaşal, Samsun’da Emirhan, Bursa’da Sultan Su, Tokat-Niksar’da Niksar Su vb. Ancak bu firmalar şişe olarak PET değil PVC kullanıyorlardı. PVC şişelerin dayanıklılık, sağlamlık, şekillendirilme sorunları gibi nedenlerle PET şişelerle rekabet edemeyeceği kısa sürede anlaşılınca;  yukarıda anılan firmaların tamamı bu ’’devrimin’’ dışında kalamadılar ve ürünlerini zamanla PET şişelerde pazara sunmaya başladılar.

3.2-Devrim etki alanını genişletiyor…

Bu gelişmelere sektör için gerçekten de bir devrim niteliğindeydi. PET preform taşımak PET şişe taşımaktan hem daha kolay hem de daha sağlıklı olunca; Ülkemizin birçok bölgesinde suya yatırım başladı. Antalya’da Süral Su, Isparta’da Aysu, Hendek’ de Flora Su vb. kurulan bu fabrikaların büyük bir bölümü Marmara, Ege ve kısmen Akdeniz bölgelerindeydi.
Ambalajlı su sektörüne yatırımların bir daha kez ivme kazanması 2007 yılından itibaren başladı. Bu yıl sektörün 2. devriminin başladığı yıldır. Bu gelişmeleri ‘’devrim’’ gibi iddialı bir sözcükle tanımlamamın nedeni; o günlere kadar (en azından benim bildiğim) sektörde bu denli hızlı değişimin ve gelişimin yaşanmamasıdır. Bu bağlamda 2007 yılından başlayarak su fabrikaları yurt geneline yayılmaya başladı. Öyle ki;  sektörü çok iyi izleyen ve ‘’bilginin güç’’ olduğuna inanan biri olarak ben bile, birçok yatırımdan, ya fabrika inşaatına başlanırken ya da fabrika kurulup da benden preform talep edildiğinde haberdar oluyordum. Hafta ya da ay geçmiyordu ki, Karadeniz Bölgesinden, Doğu Anadolu Bölgesinden ya da Güney Doğu Anadolu Bölgelerinden ’’yeni bir su fabrikası kuruldu’’ haberi gelmesin… Bu bölgeleri deyim yerindeyse,  şişirme makinesi, dolum makinesi, etiket makinesi gibi suya dair ne varsa üretip satan makineciler ‘’su yolu’’ yapmıştı.
2. devrim döneminde su fabrikalarının sayıca artması ve ülke genelinde yaygınlaşması,  PET preform pazarına yeni oyuncuların girmesine,  mevcut işletmelerin de kapasite artırması sonucunu doğurdu. Yeni oyuncuların pazara girmesi, mevcutların yeni yatırımlarla kapasitelerini artırmaları, reform pazarındaki rekabetin daha da şiddetlenmesine yol açtı. Fiyatlar düştü, buna karşılık ödeme vadeleri uzadı.
Bir ara ruhsat alıp da henüz üretime geçmemiş olanlar da dahil,  sayıları üç yüzü aşkın su fabrikasının bir kısmı,  zaman içinde çeşitli nedenlerle faaliyetlerini askıya almış, kapanmış ya da PET şişede üretim yapmaktan vazgeçmişlerdir. Bu çalışmamda sadece PET şişede su üreten firmaları dikkate aldım. Çalışmaya konu olan firma sayısı doğal olarak her yıl arttı. Söz gelimi 2008 yılında mercek altına aldığım firma sayısı 73 iken bu sayı 2012 yılında 110'a çıktı. Burada şu hususu anımsatmak isterim; araştırma kapsamına girmeyen firma sayısı bir elin parmak sayısını geçmez. Bunların pazar payı da tüm pazarın % 1’nin çok altında olduğu için ihmal edilebilir düzeydedir.

4-2008 YILINDA PET AMBALAJLI SU PAZARI

2008 yılının verileri pazarda faaliyet gösteren 73 firmadan elde edilmiştir.
2007 yılında Ankara’da -yerel olmasına karşın- yaşanan su sıkıntısı, birçok girişimciyi su sektörüne yatırım yapmaya yöneltmişti. Bu dönemde,  PET ambalajlı su üreten firmalar deyim yerindeyse Ankara’yı mesken tutmuş, talebin fazlalığı ‘’ uygun ötesi fiyatlar (!)’’, birçok girişimcinin su sektörüne yatırım yapma iştahını kabartmıştı.
2008 yılında PET şişede su üreten firmaların sayısı bir önceki yıla göre %20 oranında artmış olmasına karşın, kullanılan preform ve dolum yapılan şişe sayısındaki artış ancak % 10 düzeyinde kalmıştır.
Üretilip/satılan PET ambalajlı suyun bir önceki yıla göre artış oranının pazarda faaliyet gösteren firma sayısındaki artış oranının gerisinde kalmasının önemli nedeni; 2008 yılında yaşanan küresel kriz ve   pazara yeni giren firmaların düşük kapasiteli tesisler kurması olmuştur. Küçük kapasiteli tesis tercihindeki önemli neden ise; hiç kuşkusuz yatırımcıların gerçek bir fizibilite etüdüne dayanmadan yatırım yapmalarıdır. Bu durum, sadece su sektörüne özgü olmayıp, öteki birçok sektöre yatırım yapmaya niyetlenen yatırımcının ’’hele pazara girip pazarı bir öğrenelim de daha sonra gerekirse kapasitemizi büyütürüz’’cümlesi ile özetleyebileceğim geleneksel kolaycılığının sonucudur.
2008 yılında araştırma kapsamına alınan 73 firma yaklaşık olarak 3 milyar adet şişeye yine yaklaşık olarak 2 miyar 969 milyon litre PET şişede su doldurmuştur. Tüketilen/üretilen su miktarını, kullanılan PET şişe sayısına böldüğümüzde; ortaya çıkan rakam 0.989lt’ dir. Bir başka deyişle ortalama şişe hacmi yaklaşık 0.99 litredir. 2008’de Ülkemiz nüfusu 71 milyon 517 bin kişi olup kişi başına düşen PET ambalajlı su 41.4 Lt'dir..[2]

2008 yılında pazardaki ilk 5 marka sırasıyla Erikli, Sırma, Pınar, Danone ve Nestle’dir.[3] Bu 5 firmanın 2008 yılındaki Pazar payları ise, toplam pazarın yaklaşık % 36,4’üdür. Yine bu firmalar toplam pazarda kullanılan yaklaşık 3 milyar preformun % 40,7’sini tüketmektedirler. Adı anılan firmalar, pazarda hareket gören PET preformların/şişelerin %40,7’sini kullanırken, PET şişeli su pazarındaki payları ancak %36,4 olmaktadır. Bu 5 firmanın ürün gamını, tüm pazardaki ürün karmasını ile karşılaştırırsak şu sonuca varırız: Bu 5 büyük firmanın ürün karmasında  0.33lt. ve 0.5lt. gibi küçük hacimli şişeler daha fazla yer almaktadır. Toplam pazarda ortalama birim PET şişe hacmi 0.99lt. iken üst sırada yer alan bu firmaların kullandıkları ortalama birim PET şişe hacmi 0.88 Lt’dir.

4.1-2008 yılında pazara sunulan PET preform/ şişelerinin ölçülerine göre dağılımı:

2008 yılında pazara sunulan yaklaşık 3 milyar PET preformların dağılımı tüm pazar için şu şekildedir:
0.33lt için kullanılan PET preformun oranı. % 3,96'dir.Öteki hacimlerde kullanılan PET preform/şişelerin dağılımı ise sırasıyla yaklaşık olarak;  0.5lt % 73,0;  1.0lt  %  0 (*) ;  1.5lt  % 16,90;  5.0lt % 5.0;  8-10lt ise %1,14 .  ( Çizim 1) Oranlara baktığımızda; pazara en çok 0.5lt. su ambalajında kullanılan PET preform/şişelerin sunulduğu görülmektedir.(*)

ÇİZİM 1



2008 yılında pazara sunulan PET ambalajlı 2 milyar 969 milyon litre suyun, %1‘i 0.33lt şişelerde; %37si 0.5lt şişelerde; %26'sı 1.5lt şişelerde; % 25'i 5.0 lt şişelerde ve  %11,0’i ise 8-10lt şişelerde pazara sunulmuştur. (ÇİZİM 2)

ÇİZİM 2



4.2 İlk 5 markanın değerlemesi

İlk 5 marka, 2008 yılında ürettiği toplam 1 milyar 79 milyon litre PET ambalajlı suyun  % 2’sini 0.33lt. şişelerde; % 37’sini 0.5lt. şişelerde; % 28’ini 1.5lt. şişelerde ; %22’sini 5.0lt. şişelerde ve % 11’ini ise 8-10lt. şişelerde pazara sunmuştur. (ÇİZİM 3)

ÇİZİM 3





Her iki grubun dağılımları bir birlerine yakın olmakla birlikte en önemli fark 5.0lt şişelerde ortaya çıkmaktadır.

İlk 5’in dışında kalan firmalar 5.0lt. ambalajı, ilk 5 firmadan daha fazla kullanmaktadırlar. %27'ye karşılık % 22,0, pazar ortalaması ise %26,0’dır. 5.0lt.’deki bu oransal dağılım farkı,  ilk 5 firmanın neden ortalama şişe hacminin (0.89lt.) pazar ortalamasının (0.99lt) altında olduğunu açıklamaktadır. 

Çizimden de  görüldüğü gibi 2008 yılında pazarda en fazla 0.5lt su tüketilmektedir. Bunu  sırasıyla 5lt  ile 1.5lt izlemektedir.

5-2008 YILI DEĞERLEMESİ

2008 yılının kısa bir yorumunu birkaç cümleyle yapabiliriz.
-2088 yılı yukarıda saydığımız nedenlerden dolayı sektörde yeni bir sıçrama yılı olmuştur.
-Sektöre yeni giren firmalar genelde küçük kapasitelerle üretim yapmayı tercih etmişlerdir.
-2007 yılına göre firma sayısı %20 artmasına karşın,üretim artışı ancak %10’larda kalmıştır.Bu sonucun ortaya çıkmasında hiç kuşkusuz 2008 yılında yaşanan küresel krizin de etkisi vardır.
-İlk 5 firma ve bunların dışındaki firmaların ürün gamındaki dağılım hemen hemen aynı iken sadece 5.0 LT’de durum farklılık göstermektedir. İlk 5 firmanın satışları içinde 5.0 Lt şişelerin payı %22 iken , bunların dışında kalan firmaların aynı hacimdeki şişelerdeki pazar payları ise %27’dir.Bunun birkaç değişik nedeni  olabilir.Benim saptamam: İlk 5 dışında kalan firmaların 5.0 Lt. su fiyatlarını öteki ambalajlara göre düşük tutmalarıdır.
-Hem ilk 5 firmada hem de bu firmaların dışında kalan öteki 68 firmada en çok üretilen/satılan ambalaj 0.5 Lt.’dir. Her ikisinde de bu oran %37’dir. Bu da büyük olsun nispeten daha küçük ölçekli firmaların üretimleri genelde bireysel tüketime dayalı, bir başka deyişle ev dışı tüketim ağırlıklıdır.
- Araştırmamıza konu olmayan ama pazardaki gelişmeleri daha iyi kavramamız açısından 2007 yılındaki 0.5 Lt. ambalajın durumuna da bir bakmak gerekir. Anılan yılda genel olarak 0.5 Lt. suyun pazar payı %40 iken , yukarıda da belirttiğimiz gibi 2008’de bu oran % 37’ ye düşmüştür.Bu da PET ambalajlı su tüketiminin az da olsa toplu tüketim yerleri ile evlere kaydığını göstermektedir.Aynı durum 5.0Lt.’de  görülmektedir. 2007 yılında toplam pazardan % 22.8 pay alan 5.0 Lt’nin pazar payı 2008 yılında %25’e ulaşmıştır.
--------------------------

Not:Yuvarlamalardan dolayı rakamlarda ve oranlarda küçük değişiklikler olabilir.

Kaynak göstermek koşulu ile alıntı yapılabilir.


[1] Bir kez daha anımsatmakta yarar var. Bu araştırmaya konu sadece ambalajlı su sektöründe kullanılan PET şişelerdir. PC damacanalar ve son 2-3 yıldır kullanılmaya başlanan cam şişeler dikkate alınmamıştır. PET levhadan yapılan bardakta satılan sulardan ise; da yeri geldikçe söz edeceğiz.
                 
[2] 41.4lt. içinde dış satıma giden PET şişeli sular da dahildir. Dış satıma giden PET ambalajlı su rakamını buradan arındırırsak; kişi başına tüketim, yukarıdaki rakamdan kabaca % 8-10 oranında daha düşük çıkacaktır. Bu oranı, 2008’i izleyen yıllara da uygulayabiliriz.

*Miktar önemsiz olduğu için 1.5lt içinde yer verilmiştir.

[3] Pazar payı oranlarını oluştururken firmalar değil markalar dikkate alınmıştır. Sözgelimi Erikli ve Nestle aynı gruba dahil olmalarına karşın çalışmamızda ayrı ayrı değerlenmiştir.

26 Ağustos 2013 Pazartesi

ALMANYA’YA KOMŞU  MUSUNUZ ?

Cep telefonum ısrarla ardı ardına çalmaya başladı. Tanımadığım bir numara. Genelde tanımadığım, arayanın belli olmadığı numaraları açmam; öyle de yaptım, açmadım .Ama kısa aralıklarla yeniden, yeniden aranınca ‘’ la havle’’ çekip  açtım.
Daha ben alo demeden, karşı taraftan
-‘’Yaşar beg sizsiniz? Ben Y…’dan ….’ım. Telefonunuzu Erzurum’dan … aldım, bir konuda akıl danışacağım.’’ Dedi  Türkçeyi doğu aksanıyla konuşan biri . Sesi ,ses tonu sempatikti. Üstelik adımı ve numaramı veren kişi ise sevdiğim ve saygı duyduğum bir müşterimdi.
-‘’Buyurun ben Yaşar Atilla. Erzurum’dan …’yı nereden tanıyorsun?
-‘’Yüz yüze görüşmüşlüğüm yoktur. Ağabey biliysen onlar su işi ile uğraşir. Akıl danışmak için telefon ettim.Birez konuştuktan sonra seniy tilefonunu verdi.Yaşar Beg bu piyasanın duayenidir, sana her konuda yardımçi olur deyince seni aradım.’’
Emir büyük yerden, yardım etmemek olmaz. Üstelik telefonun öteki tarafındaki adam öyle sempatik ve içten konuşuyor ki…Ayrıca Soyadından anladığım kadarıyla  Doğu’nun sempati duyduğum ünlü ailelerinden birine mensuptu.
-‘’Su fabrikası mı kuracaksınız ?’’
-‘’Yok ağabey ?’’
‘’İyi’’ diye düşündüm, konu su işi değil, yanılmışım
-‘’Kurduk ‘’dedi.
-‘’Neyi ?’’
-‘’Su faprikasini.’’
-‘’Nerede?’’
-Y..’da
-‘’Nasıl oldu bu iş? Neden orada kurmaya karar verdiniz?’’
 Bilindik öyküyü anlatmaya başladı.’’Doğu’ya yatırım yapmak istiyorlarmış. Bir kurumdan karşılıksız hibe almışlar. Makinalarını Çin’den almışlar, pek çalışmıyormuş ama Allahın izni ile kısa sürede çalıştıracaklarmış. Beni aramalarının nedeni ise; üretecekleri suları  nasıl ve hangi koşullarda satmaları konusunda benden öneri almakmış .Kısaca satış ve pazarlama konusunda onlara yardımcı olabilir miymişim’’ falan filan.
-‘’… dedim’’ Sizin bölgenin güneyinde Almanya mı var ?’’
-‘’Yok ağabey Irak vardır.’’
-‘’Hımm! Doğunuzda Fransa mı var?’’ Sesindeki şaşkınlığı gizleme gereği duymadan,
-‘’Ağabey dalga geçiyorsun? Biliysen ki ; Almanya ve Fransa bize çok uzaktır.
-‘’Madem Güneyinizde Almanya, doğunuzda Fransa yok ne demeye kurdunuz bu fabrikayı?’’. Kabahat yapmış bir çocuk saflığıyla,
-‘’Valla biz İstanbul’u düşünmüştük’’ dedi.
-‘İstanbul’u?’’
_’’He !’’
-‘’Peki  ! İstanbul ile Y.. ‘nın arası kaç kilometre biliyor musun?’’
-‘’Vallah onu düşünmemişik’’.
-‘’Ben söyleyeyim: 1600 km.’’
-‘’Deme!’’
…..
Aradan 2 yıl geçti. Yine aynı İlçeden bir telefon aldım.
Adam kendini tanıttı. Yukarıda öyküsünü anlattığım fabrikayı devralmışlar; çalıştırmak istiyorlarmış, bu konuda ne düşünüyor muşum.
-‘’Telefonda olmaz gelin görüşelim ‘’ dedim.
Geldiler, görüştük.
Sonuç: Fabrika hala çalışmıyor…
Kıssadan hisse :‘’Dibini görmediğin suya girme’’.



BİZİM KÖYÜN KARPUZ ÇATLATAN SUYU


2000’li yılların başı. O yılların modası; su fabrikası kurmak…
İşi bilen bilmeyen bu sektöre  bir an önce girme telaşında…
Sektöre girmek isteyenlerin çoğu suyu bardaktan başka bir yerde görmemiş.
Adam ,’’ komşum yaptı ben de yaparım’’ anlayışını rehber edinmiş, su sektörüne balıklama dalmak istiyor. Bahçesindeki kuyu suyunu şişeleyip satmak isteyenden ,  çeşmeden akan’’belediye suyunu şişeleyip satarsam kar edebilir miyim ?’’ planları yapanlara kadar geniş bir kesim ,konuyla ilgili araştırma yapıyor.Haksızlık yapmayayım; ambalajlı su işine ciddi ciddi  yatırım yapmak isteyenleri bir yana ayırıyorum.
 İşte bu tür soruları yanıtlama derdinde olduğum günlerden bir gün telefonum çaldı; açtım.
Asistanım,
-‘’Yaşar bey Ankara Üniversitesi  Veteriner Fakültesinden bir profesör sizinle görüşmek istiyor’’ dedi.
Şaşırmadım desem yalan olur. Yıllar önce yediğim(!) 16 kuduz iğnesinden sonra köpeklerle aram hiç iyi olmadı . Evde kuş beslemem, akvaryumda balık besleme maceramız ailece hüsranla sonlandı, üstüne üstlük ‘’bir kedim bile yok’’. Veterinerin,  dahası veteriner profesörün  benle ne işi ola ki?
-‘’Konu neymiş?’’
-‘’Pek açıklamak istemedi ama su fabrikası ile ilgili galiba .’’
-‘’Bağla bakalım.’’
Hafifçe Karadeniz çalan , nazik , insana güven veren bir ses, kibarca,
-‘’Allooo! ‘’dedikten sonra devam etti.’’Ben Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi’nden Prof… yım. Yaşar Atilla ile mi görüşüyorum.’’
-‘’Buyurun hocam nasıl yardımcı olabilirim?’’
-‘’Ben Karadenizliyim, …’a bağlı … ‘ı köyündenim.’’der demez anladım sözü nereye getireceğini.
-‘’Yoksa köyde  su kaynağınız mı var hocam ?’’ dedim . Sesimdeki hafif müstehzi ifadeyi ya anlamadı ya da anlamazlıktan geldi.
-‘’Evet.’’ Dedi. Çok bol, debisi çok yüksek bir kaynak,yıllardır boşa akıp duruyor.’’
-‘’Ve siz oraya bir su fabrikası kurmak istiyorsunuz’’diye araya girdim.
-‘’Doğru tahmin ettiniz Yaşar bey! Sizi bu yüzden aradım . Adınızı bir tanıdıktan tesadüfen öğrendim. Tanışım sizin bu konuda bana yardımcı olacağınızı söyledi’’.
-‘’Memnuniyetle hocam! Ama önce birkaç sorum olacak’’.
-‘’Buyurun !’’
-‘’Kaynağınız, fabrika kurulabilecek kadar düz ve düzgün bir araziye kaç kilometre? Bildiğiniz gibi Karadeniz’de sahilden uzaklaştıkça yumurta koyacak kadar bile düzlük alan bulmak çok zordur.
-‘’Haklısınız. Yaklaşık 35-40 km ‘’dedi.
-‘’Kaynağınızdaki su, önüne  yatan bir öküzü sürükleyebilecek kadar bol ve güçlü olmalı ?’’
-‘’Evet.’’
-‘’ Bir karpuzu içine atsanız 15 dakikada çatlatacak kadar soğuktur tabii ?’’
-‘’Doğrudur.’’
-‘’Bir kuzuyu mideye indirip de o kaynaktan 2 bardak su içtiğiniz zaman hiçbir şey yememiş gibi oluyorsunuz değil mi?’’
Sesindeki hayret vurgusu yıllar sonra bile kulaklarımda.
-‘’Kesinlikle! İyi ama Yaşar bey siz bunları nereden biliyorsunuz?  Gittiniz mi bizim oralara?’’
-Hocam sizin köyü bilmem, hiç gitmedim. Ama Türkiye’nin tüm köylerindeki su kaynakları aynen sizin köyün pınarı gibidir : Karpuz çatlatır, bir kuzu yiyip , o sudan 2 bardak içtikten sonra hiçbir şey yememiş gibi olursunuz,  kazara akağına düşen bir öküzü sürükleyecek kadar da  bol ve güçlü akar.
-‘’!!!!’’
Telefonda bir süre sessiz kaldı. Sessizliğin nedeni; duymak isteyeceklerini söylememiş olmamdı büyük olasılıkla . Sürdürdüm konuşmamı.
-‘’Hocam bu köylülerin, özellikle ortak iş yapma alışkanlıkları  olmayan Karadeniz Köylüleri’nin yapacağı bir iş değil. Bakın siz o köyden çıkmış okumuş profesör olmuş itibarlı bir kişisiniz’’Bu işe önayak olursunuz, şu ya da bu şekilde fabrika kurulur. Başarısız olursanız ki; olmanız kuvvetle muhtemel, altın adınız pul olur, bayramda seyranda köyünüze bile gidemez duruma düşersiniz.’’
Karşı tarafta bir sessizlik olunca telefon kesildi sandım.
-Allooo! Hocam hatta mısınız?
-‘’Evet, evet dinliyorum.’’
-‘’Özetle hocam, siz bu işten vazgeçin.’’
-!!!
-‘’Ama illa  köyümde su fabrikası olsun diyorsanız; su işine hevesli bir yatırımcı bulun,  fabrikayı o kursun.En azından köyünüzden 15-20 kişi sigortalı olur’’.
Konuşmamız bu minval üzerine bir süre daha devam etti .  Karşılıklı nezaket cümlelerinden sonra  vedalaştık.
Sonra ne mi oldu? O günden sonra o köyü ve kaynağını yakın takibe aldım. Bu satırları yazıncaya kadar hala su fabrikası  kurulmamıştı.
Eee! Adama boşuna Prof. Ünvanı vermezler.

23 Nisan 2013 Salı

Yap kapak, boz kapak...

Preform üretmeden önce, sadece çeşitli şişeler ve kavanozlar üretiyorduk. Bu şişelerin kimilerinin de kapakları bizim tarafımızdan üretiliyor ve bunları şişeyle birlikte firmalara satıyorduk. En fazla ürettiğimiz şişe kapağı yağ şişeleri içindi. Ancak yağ şişelerindeki en büyük sorun, dolumdan sonra  vakum yapmasıydı. Şişelerin vakum yapmasının en önemli nedeni ise;  fabrikalarda dolum yapılan bölümlerdeki  ortam sıcaklığı ile şişelere doldurulan yağın sıcaklığının bir birinden farklı olmasıydı. Rafineden gelen sıcak yağ belli bir sıcaklığa kadar düşürülüyordu ama bu vakumu önlemede yeterli olmuyordu. Sıcak yağı ,dolumdan önce soğutarak ortam sıcaklığına düşürmek daha fazla enerji ve zaman gerektirdiği için çoğu firma  bu harcamadan kaçınıyordu. Ayrıca bu firmalar, daha önceleri pet şişe yerine, yağ ambalajı olarak teneke ve pvc şişe kullanıyorlardı. pvc şişeler, pet şişelere göre bir çok bakımdan daha az kullanışlı olmalarına  karşın, daha sert olmaları nedeniyle vakum yapmıyorlardı. Firmalar, pvc'deki alışkanlıklarını sürdürmeye devam edince iş başa düştü. Daha ağır şişeler ürettik, şişelerin şeklini değiştirdik; ı ıhh ! Ne yaptıysak vakumun önüne geçemedik. Günler geçiyor ,yağ şişeleri dolumdan sonra ''vakumlanmaya'' devam ediyorlardı.
....
Aradan günler geçti. Bir seyahat için İstanbul'a gitmiş, o zaman İstanbul Belediyesi'nin bir tür ''zincir''  mağazası''olan Belpalar'dan birinde rafları inceliyordum. Yağ şişelerinin bulunduğu rafların önünde durdum, çeşitli markaların yağ şişeleri dizi dizi sıralanmıştı. Baktım, baktım... Birden bire kafamda bir şimşek çaktı: Yakamdaki Atatürk rozetini çıkardım, iğnesi ile şişenin  geçme kapağındaki koparma halkasının dibinden kapağı deldim. Şişeden,  o ana kadar duyduğum en güzel , en melodik ''pıssttt'' sesi çıktı. Ve şişenin içine dolan hava ,  vakum- makum bırakmadı . Birdaha, bir daha, bir daha...Pısstt, pısstt, pısssttttt...
-''Yaşasın ! '' dedim ,''sonunda yağ şişelerindeki vakum sorununu çözdüm''...
Hemen bu çözümü paylaşmak için Silivri'ye sürdüm arabayı. O  zaman Sezail Ağabey (Dinçaslan) üretimden sorumlu idi. Onunla görüşüp buluşum (!)hakkında düşüncesini alacaktım.
Ben yapım gereği, ivedi durumlarda '' önce ateş eder sonra nişan alırım''. O ise; önce düşünür, sonra gene düşünür, daha sonra bir kez daha düşünürdü...
Onun bu tavrı da beni düşündürürdü...
.......
Odasına girdim,selam sabah demeden vakuma bulduğum çözümü anlattım. Beni çatlatan bir sükünetle;
-''Bi düşünelim Yaşar ''dedi.
-''Ağebey, nesini düşüneceğiz, olay ayan beyan ortada'' diye üsteledim.'' Kapakları ürettikten sonra bir makina ile  geçme kapağa mikron çapında bir delik açarız. Şişedeki yağ, ortam sıcaklığına gelinceye kadar şişenin içine ince delikten hava girer. Delik küçük olduğu için yağ sızıntısı olmaz, olsa da vidalı olan ikinci kapak bu sızıntıya engel olur. Bildiğin gibi ayçiçek yağı yapısı gereği bir süre sonra oksitleneceğinden , geçme kapakta açtığımız mikron çapındaki delik de kısa sürede kapanır''.
-''Tamam da  düşünüp üzerinde biraz kafa yoralım.''
Sezai Ağabeyin düşünme sürecini kısaltmak için elimden geleni yaptım. Hafta 8,  gün 9 , her gün aradım. Bir gün müjdeli haberi verdi.
-''İstanbul'a geldiğinde Silivri'ye uğra şu işe bir daha bakalım.''
Demek ikna olmuştu''.
.... 
Bir kaç ay içinde kapak delme makinamız gelmişti. Geçme kapaklar Lümeca makinalarda kusursuz bir şekilde üretiliyor, şimdi markasını anımsayamadığım iğneli makinada deliniyor ve vidalı kapakla birleştirilip kutulanyordu.
.....
Düşünüyorum da , o gün Belpa'da, raflardaki  vakumlu yağ şişelerine bakarken yakamdaki Atatürk rozeti olmasaydı bu çözüm olur muydu ? Hala yanıtını bulamadım...
....
Geçen gün yağ şişesi üreten bir meslektaşla görüşürken bu anımı anlattım.
-''Osman ''dedim, '' Yağ şişesi kapaklarına vakum önlemek için hala delik deliyor musunuz ?'' Gülerek;
-''Yok ağabey,artık delik delmiyoruz.Teknoloji gelişti. Yağ üreticileri, dolum sistemlerini PET şişelere uygun hale getirdiler. Sorun kendiliğinden çözüldü.''
...
Atatürk'ü bir kez daha saygıyla anarak köpüklü sade kahvemden kocaman bir yudum  aldım...

JAİPUR

JAİPUR
Pembe Şehir
Annem çok güzel film anlatırdı. Öyle akıcı anlatırdı ki; kendinizi sinemada sanırdınız. Ya da  çocukken bana öyle gelirdi…
 Belki  bu satırları okuyan gençler;
-‘’Film anlatıcısı da ne ola ki  ?‘’ diye sorarlar. Eskiden hem sinema sayısı az hem de kentleşme bu günkü gibi değildi. Köylerde yaşayanlar da sinemaya kırk yılda bir gider, sinema deyince akla  DSİ’nin ya da Sağlık Bakanlığı’nın eğitim filmleri   gelirdi. Benim bir ucum da köylü. Bu nedenle  zaman zaman ailece köye giderdik.  Köyümüzde elektrik yoktu o zamanlar. Yoksul evler gaz lambasıyla, nisbeten varlıklı olanların evleri  de  Löküs (lüx) ışığı ile aydınlatılırdı. Köye gittiğimizde , özellikle uzun kış gecelerinde, akşam yemeğinden sonra büyükler kahvehaneye gider; yengeler, amca çocukları, kimi yakın akrabalar , ortasına büyükçe bir savan serilmiş ve löküs ışığı ile aydınlatılmış bir odaya doluşurduk.  Büyük yengem yaylacılardan aldığı , kuru dut, kabak çekirdeği, pestil  ceviz içi kısaca eğlencelik ne varsa cömertçe  ortaya döker , bizler de bir yandan bunları atıştırırken öte yandan  annemi can kulağı ile dinlerdik. Avare filmini ilk kez o zaman görmüş gibi olmuştum. Annem o kadar güzel anlatıyordu ki… Hindistan’ın adını da ilk kez o zaman duymuş, Hindistan’ın iki ünlü sinema sanatçısı Raj Kapoor’u ve Nargis’i  ilk kez annemin anlatımı ile o zaman tanımıştım. Film ,  Hintçe şarkılar eşliğinde umutsuz bir aşk öyküsünü anlatıyordu. Yani ‘’acıklı’’  bir filmdi. Bu filmin müziği, ‘’ cazbantlarca’’ Adana’daki düğün salonlarında yıllarca çaldı durdu. 50’li ve 60’lı yıllarda evlenip de  Avare filminin  müziği ile dans etmeyen bir çift olmadığına iddiaya girerim. Bu filmi yıllar sonra ben de izledim. Film yaklaşık 4 saat sürüyordu ve siyah beyazdı. Sinema  çıkışında izleyicilerin çoğunun gözleri ağlamaktan kızarmıştı. 70’li yılların başında yine bir Hint Filmi , sinema severleri salonlara çekmişti. Başrolünü yine Raj Kapoor’un oynadığı filmin adı Sangam’dı… Hindistan’ın benzersiz doğasının dekor olarak kullanıldığı bu cicili bicili filmin  konusu da bir aşk hikayesiydi. Saray benzeri evler, ‘’jan janlı ‘’ giysiler içindeki kızlar ve bu filmlerin olmazsa olmazı Hintçe şarkılar ve danslar... Filmdeki zenginlik ve şatafat , Hindistan hakkında bildiklerimle pek örtüşmüyordu. Yoksulluk yoktu bu filmde. Sokakta doğup, sokakta büyüyüp sokakta ölenler yoktu …  Doğrusu kafam karışmıştı.  Bu kafa karışıklığım, birkaç yıl önce  gösterime giren Slum Dog Millioner’i izledikten sonra daha da arttı.  Gerçek  Hindistan hangisiydi? Sangam’daki  mi yoksa Slum Dog Millioner’deki  mi?
Bunun yanıtını almanın en iyi yolu Hindistan’a bizzat gitmekti.
Bende öyle yaptım.
Curcuna...
Yeni Delhi Havaalanı Terminalinden açık havaya çıktığımda, etrafta ilk anda ne kokusu olduğunu anlayamadığım bir koku vardı. Baharat kokusu mu desem, tütsü kokusu mu? Ağır  ve yapışkan… Gök yüzü mavimsi gri ; hafif sisli gibi …
Klakson Çal

Bizi terminalde bekleyen otobüse binip ,Yeni Delhi’den Jaipur’a hareket ettik.  ‘’Hareket ettik’’ lafın gelişi. En iyisi hareket etmeye niyetlendik diyelim. Şimdiye kadar görmediğim bir curcunanın içinde yol almaya çalışıyorduk. Araçlara ayrılmış yollarda eşya taşımaya yarayan el arabaları , rişkalar, inekler, yayalar  ve en tuhafı  ise ; ters yönden gelen araçlar…Hızımız bir yayanın hızından fazla değildi. Bu karmaşayı curcunaya dönüştüren ,  araçlardan gelen ve kulak zarlarımızı paralamaya  niyetli  klakson sesleriydi. Tüm kamyonların arkasında Blow Horn ya da Please Horn( klakson çalın , lütfen klakson çalın) yazıları vardı. Onlarca,  yüzlerce arabanın, kamyonun,  otobüsün aynı anda havalı kornalarını çaldığını bir düşünün. Adana’da düğün alaylarında çalınan klaksonların sesi bile bu curcunanın yanında fısıltıyla söylenen ninni gibi kalır. Anlatması  ve anlaması gerçekten çok güç .  Ağzı açık bu vaveylayı izliyorum. Ağzımın açıklığı ‘’ayran budalası’’ olmamdan kaynaklanmıyor. Niyetim;  gürültünün kulak zarlarımda yapacağı tahribatı en aza indirmek…
Yol Kenarındaki Çöplük


Jaipur’a , dura kalka yaklaşık 4-5 saat sonra ulaştık. Aksanıyla, bana Party filmindeki sakar Hintli figüranı canlandıran Peter Sellers’i anımsatan rehberimiz, otele yerleştikten hemen sonra Jaipur’da bir kent turu yapacağımız müjdesini verdi.
Kent turuna başlamadan önce kısaca Jaipur’a ilişkin bilgi vereyim isterseniz. Racastan (Racalar Diyarı) Eyaletinin başkenti olan Jaipur, 1728 yılında Mihrace Sawai II Jai Singh tarafından kurulmuş yaklaşık 4 milyon nüfuslu bir kent. Jaipur’a Hintliler , ‘’Pembe Kent ‘’ diyorlar. Kentin Pembeliği , eski kenteki surların ve binaların pembe boyalı  duvarlarından geliyor.
İlk durağımız Pazar yeri.  Bapur Halk Pazarı
Valizlerimizi otele bırakır bırakmaz, bizi kentin pazar yerine götürecek otobüse doluştuk.  Yüzümü otobüsün camına dayamış, geçtiğimiz cadde ve sokaklardan Jaipur’u tanımaya çalışıyordum. Yol kenarlarına yığılmış, haftalardır yerlerinden kaldırılmamış görüntüsü veren çöp yığınları… İnsan ya da hayvan pislikleri, siyahımsı bir suya karışıp yol kenarlarında küçük gölcükler oluşturmuş. Dahası; kaldırımların üstünde korunaksız ayak üstü tuvaletler ve ortalıkta ‘’hacet’’ gideren Hintliler.
Pazar Yeri

Otobüsten iner inmez, o zamana kadar rastlamadığım pis bir koku kucakladı bizi. Öyle ki öğürmeme ramak kaldı. Bu ‘’ufunet ‘’, yol kenarına dağlar gibi yığılmış çöplerden geliyordu kuşkusuz. Öyle bir koku ki; bizdeki çöplükler bunun yanında, Çarşı Hamamı’ndan yeni çıkmış taze gelin kokusu gibi kalır. Şimdi Raj Kapoor ‘un kulaklarını çınlatmanın (!) tam zamanı. Kaldırımlarda apayrı bir yaşam var. Tentemsi bir çulun altında yemek pişirenler, bulaşık yıkayanlar, leğenimsi bir teneke içinde banyo yapanlar-çimenler demek daha doğru olur sanırım-. Bunlara Hintliler ‘’dokunulmaz diyorlar… Dokunulmaz adının bunlara çok ‘’pis’’ olmaları nedeniyle verildiğini söyledi   Peter Sellers  aksanlı rehberimiz... Bu insanlar 4 sınıflı kast sisteminin bile dışındalar. Kastın öteki üyelerince yapılmayan, iğrenilen ne kadar iş varsa bunlar yapıyor. Tuvalet temizleme, ölü yakma, pislikleri kaldırma, hayvanlara   bakma… Dokunulmazların(dalit-parya) nüfusu yaklaşık 200 milyonmuş. Bir başka deyişle her 6 Hintliden biri dokunulmaz. Eskiden bunların gölgelerine  basanlar  bile kendilerini kirli sayarmış; o kadar yani…
Kobranın Dansı

Halk Pazarı kentin  ortasında. Sanırsınız ki; Jaipur’un tüm ticareti buradan yönetiliyor. Öyle bir kalabalık ki; et et üstüne. Pazar yeri birbirine koşut sokaklardan oluşuyor. Dükkanlar tek katlı ve içinde yok yok. İpekliler, kaşmirler, lame kumaşlar, halılar, sariler, takılar,  ipek halılar, eşarplar, yatak örtüleri ve Hindistan’a özgü hediyelik eşyalar… Ha ! bir de  turistlerin en çok rağbet ettiği kınacılar… Buraya turist olarak gelip de-kadınları kastediyorum- kına yaptırmayan yok gibi. Kınacılar, Halk Pazarı’nın ana caddeye bakan giriş kapısında, Valentin Cafe’nin önünde icra-i sanat ediyorlar. Ünlü Hindistan Kınasını kullanarak dövme yapan bu çocukların yaşları 10-15. Hepsi birer desen ustası sanki. Hediyesi 150 rupi(3 usd). Size bu konuda bir tiyo vereyim. Eğer 150 yerine 250 rupi verirseniz; seyahatiniz boyunca çıkmayan dövme yaptırırsınız. Doğal olarak dövmeyi yapan ‘’ sanatçıyı’’ da sanatından dolayı övmeniz gerekli. Yoksa 2 gün sonra kolunuzdaki dövmeden iz kalmaz.
Eski Kent


Halk Pazarını ‘’halka’’ bırakıp Hawa Mahal’a yollandık. Başım otobüsün camına dayalı, geçtiğimiz caddeleri belleğime kazımaya çalışıyorum. O ne! Çatılarda maymunlar cirit atıyor. Burada maymunlarla iç içe yaşayan insanlar için bu durum olağan olmalı. Bazı duvarlarda, ya da araçlarda nazilerin sembolü olan gamalı haç işlenmiş. Hitler ile Hintlilerin bir ses benzeşmesi var ama bildiğim kadarıyla Hintliler asla nazi olmadılar. Bu gamalı haçın anlamını sordum Preter Sellers aksanlı rehberimize ; yanıtı ilginçti.
-‘’Bu işaret , güneşi temsil eder. Şans ve uğur getirdiğine inanılır ve  evlerin duvarlarına, taşıtlara çizilir, bayrak olarak da asılır…’’

Bu işaretin, 2. Dünya savaşında yaşamını yitiren yaklaşık 50 milyon insana neden şans getirmediğini düşünmeden edemiyorum.
Hawa Mahal-Rüzgar Sarayı-



Rüzgar Sarayı- Hawa Mahal












Bu saray-saray demek ne kadar doğru olur bilemiyorum-Maharaja Sawai Pratap Singh tarafından saray ahalisi için 1799 yılında, kırmızı ve pembe kum taşı kullanılarak yaptırılmış. Sarayın caddeye bakan ön duvarı arı peteği gibi, yüzlerce pencereden oluşuyor. Arkası ise düz duvar; kovboy kasabası dekoru gibi. Söylenceye göre maharaca çok kıskançmış ve karılarının halkın arasına karışmasına izin vermezmiş. Maharaca kıskanç mıskanç ama insani duyguları da var. Karılarının, halkın halinin nice olduğunu, nasıl yaşadıklarını  bilmelerinin hakları  olduğunu  düşünüp ,  onların halkın arasına karışmadan , halka yakın olmalarını sağlamak amacıyla  sadece  ön yüzü olan bu sarayı yaptırmış. Kadınlar,  günün belli saatlerinde buraya gelir, pencerelerin önüne oturur, çekirdek çitleyerek sokaktan gelip geçenleri izlerlermiş. Osmanlı’nın hareminden daha özgürlükçü bir harem yaşamı…


Yılan Oynatıcısı…
Sarayın karşındaki kaldırımda yılan oynatıcıları var. Oldum olası yılan oynatmak istemişimdir. İşte fırsat!  Benim bu isteğime eşimin her zamanki sağduyusu ile  karşı çıkması sonuç vermedi. Baktı ki olmuyor, çar naçar, kamera ile bu çılgınlığı belgelemeye başladı. Başımda maharaca sarığı, elimde kaval, karşımda sepetin içinde çalmadan oynamaya hazır bir kobra. Yılan, gizlendiği kamış örgülü sepetten şöyle bir başını kaldırıp, beni tanımaya çalıştı.
-‘’Her zamanki zevzek turistlerden biri olmalı,’’ diye düşünmüş olmalı ki; elimdeki kavalı görünce ; yekinip,  bedenini yarı beline kadar sepetten çıkardı. Dudaklarımın arasında kaval, beni şaşkınlıkla izleyen kobra ile göz göze geldim. Bana,
-‘’Hadisene çal şu kavalı,’’ der gibi bakıyordu.
Ben, yılan tarafından bana verilen mesajı alır almaz, yanaklarımı şişirip tüm gücümle kavalı üfledim.   Kavaldan, hafif süvari alayını hücuma kaldıracak güçte bir ‘’zoorrtt ‘’sesi çıktı. Yılan gene efendiymiş;  bozmadı… Kavaldan çıkan bu akortsuz, notasız ‘’zort’’ sesini duyduktan sonra , adet üzere yanaklarını şişirdi ve işini yapmanın sorumluluğu ile vakur bir şekilde bir süre dans etti.  Kavalı zortlatmaktan yanaklarım ağrıyınca gösteriyi bitirdim. Beni izleyen ‘’turdaşlarımı’’selamlarken, kavalımı ve sarığımı yılan oynatıcısına teslim ettim.Yılan ise bir gösteriyi de kazasız belasız atlatmış olmanın mutluluğu ile sepetinin içinde kayboldu.

Yılanı, yılancıyı ve Hawa Mahal’ı geride bırakıp Albert Hall’a doğru gidiyoruz. Albert Hall, 1876 yılında Galler Prensi  Prens Albert-daha sonra kral VII. Edvard-, Jaipur’u ziyareti anısına  yapılmış. Hint-İslam Mimarisi biçemindeki bu gri-mavi bina, belediye binası ve müze olarak tasarlanmış. Şimdi ise içinde bir müze ve bazı kamu kurumlarının büroları var. Binanın ana cephesi büyük bir parka bakıyor. Sırası gelmişken yazayım;  Jaipur’a pembe kent denmesinin bir başka nedeni de Prens Albert’in ziyareti ile ilintili. Onun gelişi anısına kent baştan başa pembeye boyanmış. Pembeliğin öyküsü de bu…
Albert Hall’da fazla oyalanmadan fil safarisi için kentin dışına çıktık. Tailand’dan deneyimim olduğu için burada file binmekte güçlük çekmedim. Yarım saatlik fil Safarisinin bedeli 10 usd. Bu arada sizi uyarmalıyım. Siz fil üstünden insanlara yüksekten bakarken, aşağıdan bazı insanlar poz poz fotoğraflarınızı çekiyorlar. İlk fiyat, kart başı 3 usd. Ama sebat eder almazsanız, Jaipur’da nereye giderseniz gidin, bu arsız fotografçılar sizi buluyorlar. Kısa bir pazarlıktan sonra fiyat, kart başına 1 usd’ye kadar düşüyor. Aklınızda bulunsun.

Amber Sarayı

Jaipur’un yaklaşık 10 km dışındaki bir tepede kurulan bu saraya 2. Dünya savaşında kullanıldığını sandığım Jeeplerle ulaştık. Aslında bu saraya fillerin sırtında da geliniyormuş ama fil sırtındaki bu seyahat 80(!) günde tamamlandığı için zaman kaybetmemek için bu yolu seçtik. Amber Sarayının adı, kuşkusuz çevresinde bolca amber olmasından değil,  Sarayın içinde bulunan amberden yapılmış Shiva heykelinden kaynaklanıyor. Şhiva mı kim? Sayıları 3 milyonu bulan Hint tanrılarından biri ve tanrı Ganesh’in babası. Onun öyküsünü bir başka kenti gezerken anlatacağım. Kalenin 7 kapısı var. Biz Kaleye ay kapısından girdik. En kutsal kapı ise Ganesh Kapısı. Kapının üzerine Ganesh’in resmi işlenmiş. Sarayın bir başka girişinde ise halk kapısı var: Divan-ı Aam. Saraya ibadet için gelen halk burada toplanıyor. 16 yy’ın sonlarında yapılan bu saray, ne yazık ki su sorunu nedeniyle yapıldıktan 15 yıl sonra terk edilmiş. Sarayı koruyan kale ise daha yüksek bir tepe de ve yaklaşık 18 km.lik bir surla çevrili. İçinde zamanında 20 bin korucu yaşarmış. Saray’daki  teraslardan Jaipur’u ve hemen altındaki küçük göletle bahçeyi görebilirsiniz. Saray’da yazlık ve kışlık olmak üzere 2 bölüm var. Kışlık sarayın cephesi ve içi zamanında Belçika’dan getirilmiş aynalarla süslü. Bu bölümde ayna kullanılmasının nedeni; kışın gün ışığından daha fazla yararlanmakmış. Maharaca’nın hareminde  12 karısı ve doğallıkla da her kadının bir odası varmış. Kadınların bulunduğu bölme, dışarısı kolaylıkla görülebilecek şekilde mermerden işlemeli oyukları olan bir duvarla çevrili. Harem bölümünde kadınların bir arada oturup sohbet edecekleri, ortasında kameriye bulunan bir bahçe var.

Amber Saray’ı  Hintlilerce kutsal sayılıyor ve burayı ziyareti ibadetlerinin bir parçası olarak görüyorlar. Saray’ın bulunduğu alanda birçok tapınak var. Tapınakların ve kapıların ön yüzleri, deniz kabukları, yumurta kabukları, mermer tozları ve yöreye özgü taşların karışımından oluşan bir sıvayla sıvanmış. Sıvaların üstü ise doğal kök boya kullanılarak çeşitli bitki, hayvan ve tanrı desenleri ile süslenmiş.
Saray’ın giriş kapısına hakim teraslarından birinden aşağı bakarken, neredeyse bir kaç km uzunluğunda  insanlardan oluşan bir kuyruk gördüm. Kimi insanlar Saray’a yürüyerek değil, sürünerek giriyorlar. Nedenini Peter Sellers aksanlı rehberimize sordum:
-‘’Tırmanış ne kadar zor ve zahmetli olursa, sevabı da o kadar fazla olur,’’ dedi.
Amber sarayına bizim gibi 4 çekerle, ya da fil sırtında gelebilirsiniz. Buraya rişka(çek çek) ya da Hawa Mahal’in önünden kalkan halk otobüsleriyle de gelebilirsiniz. Önerim; neyle olursa olsun buraya mutlaka gelin.
Jantar Mantar-Gözlem Evi...
Jantar Mantar  gözlemevi, savaşçılığı kadar astronomiye de merakı olan Maharaja Jai Singh tarafından 1820’li yıllarda yaptırılmış. Bu gözlem evinden Hindistan’da 6 tane varmış. Hintli rehberimiz bunun en büyükleri olduğunu söyledi. Burada 12 burcu temsil eden 12 yapı var. İlginç mimari tasarımı ile modern bir açık hava müzesini andıran gözlem evinde bir güneş saati de var. Bu saatin, bu gün kullandığımız saatle sadece 20 saniye, yazıyla da yirmi saniye fark varmış. Burada yıldızların konumları, yükseklikleri,  güneş tutulmaları gibi göksel olaylarla ilgili gözlemler yapılıyormuş.


City Palace...

Eski Jaipur’un tam ortasında bulunan City Palace (Şehir Sarayı) , Jantar Mantar’ın karşısında bulunuyor. Genişçe bir arazinin ortasında kurulan bu sarayın dış duvarları Maharaja Jai Singh tarafından yaptırılmış. Bahçede bulunan öteki binalar ise; değişik dönemlerde farklı Maharacalar’ın döneminden kalma. Saray’ın bir bölümünde  evlatlık olan son Maharaja yaşamını sürdürmekteymiş. Rehberimiz, şimdiki maharajanın bu gün, eski siyasi gücünde olmadığını söyledi. Sarayın giriş katı ve birinci katı müze olarak düzenlenmiş. Müze, olağanüstü güzellikte halılar, minyatürler ve çeşitli sanat eserleriyle dolu. Ayrıca silah koleksiyonu ve zengin elbise ve kaftan koleksiyonları burada sergilenmektedir.
Alış Veriş... 
Jaipur değerli taş işçiliği konusunda dünyanın önde gelen merkezlerinden biriymiş;bilenler öyle söyledi... Böyle olunca da alışverişin baş konusu değerli taş oluyor. Burada satılan çoğu taş Jaipur'dan çıkmıyor.Dışarıdan getirilen safir, yakut,zümrüt ve benzeri değerli ve yarı değerli taşlar işçilik ucuz olduğu için burada işleniyor. Buradan değerli ya da yarı değerli taş satın almak istersiniz; konuyu bilen biri ile alış veriş yapmanızı öneririm. Yoksa kolayca aldatılabilirsiniz. Bizim gurupta bu işi bilen birkaç kişi vardı ve çokça bu taşlardan satın aldılar. Ben eşime yoğun bir pazarlıktan sonra yakut ve zümrüt taşlı yüzük ve küpe takımı satın aldım. Aldıktan sonra da fiyatını kimseye söylemedim. Siz de öyle yapın.
Jaipur’da minyatür sanatının eşsiz örneklerini bulabilirsiniz. Bu minyatürler kopyalanarak ham ipek ve pamuklu kumaşlara bir kuyumcu titizliği ile işleniyor. Almanızı öneririm, doğal ki pazarlık yaparak…
Jaipur hediyelik eşya cenneti. İpek halılar, ipekli kumaşlar, ipek eşarplar, yatak örtüleri,  sariler satın alabilirsiniz. Küçük bir açıklama: Sariler , tek parça 6.5 mt. kumaş kullanılarak  yapılan, dikişsiz geleneksel Hint Kadını giysisi.6.5 mt. kumaşı dikiş kullanmadan kadın bedenine sarıp sarmalayarak elbise haline getirmek maharet istiyor.
Buradan götürebileceğiniz hediyeliklerden biri de Dargiling Çayı. İlginç bir tadı var.
.
Neleri Yiyebilirsiniz...
Hindistan deyince aklınıza baharat gelmeli. Yemekleri bolca baharatlı ve bazılarımızın yiyemeyeceği kadar ağır kokulu.
Size şunu ya da bunu yiyin demeyeceğim. Önemli olan ne yediğiniz değil, nerede yediğiniz. Biz yemeklerimizi ya 5 yıldızlı otellerde ya da nisbeten kaliteli restoranlarda yedik. Size önerim;sokaktan bir şey alıp  yemeyin.
Aklınızda Bulunsun...
Yanınızda 1’er dolarlık banknotlar bulundurun. Önünüzü kesen dilencilerden, hediyelik eşya satmak isteyenlerden kurtulmanın ucuz bir yöntemi. Ama sadakayı öteki dilencilere göstermeden vermeye gayret edin. Yoksa cüzdanı orada bırakırsınız.
Her zaman pazarlık edin. Lüx alışveriş merkezlerinde bile pazarlık var. Pazarlığın sınırı mı? Size kalmış…
Sokaklar çok pis. Yürürken sulara basmamaya dikkat edin. Yanınızda limon kolonyası olsun.
Özellikle hassas mideliler için önerim: Yanınızda mutlaka mide ilacı bulundurun. Bunun yanında birkaç basit ilaç da iyi olur.
Yanınızda kapalı su ve büsküvi bulunsun. Ben suyu Türkiye’den götürdüm;ne olur ne olmaz diye…
Hintliler çok sıcak kanlı ve güler yüzlüler, kolaylıkla iletişim kurabilirsiniz. Hemen her kes İngilizce biliyor.
Trafik sağdan.Gerçi soldan da olsa bir şey ifade etmiyor. Siz gene de karşıya geçerken dikkatli geçin.Trafik ışığı mı? Jaipur’da en az rastlanılan şey.
Jaipur’a Türkiye'den doğrudan uçak yok.Gitmek için Yeni Delhi’yi kullanacaksınız.
1 USD yaklaşık 50 Hint Rupisi
(Nisan 2013)




Kurban Bayramı ve Kurbanlıklar



Restoranda Geleneksel Dans



Kınacı Çocuk


21 Mart 2013 Perşembe

ANLAT BAKALIM
1990 Yılında, çevrenin koruması için yaptığımız çalışmalardan dolayı UNESCO’nun çevre ile ilgili bir alt örgütlenmesi olan Youth Environment Service (YES)  Sasa’ya bir plaket vermişti.  Bu plaketi almamıza; İstanbul –Silivri’den, Antalya-Gazipaşa’ya kadar uzanan yaklaşık 50 kilometrelik kıyı şeridi içinde kalan mesire yeri, kumsal ve ören yerlerinde yaklaşık 4 ay süren bir PET şişe toplama çalışması yapmamız yol açmıştı. Atık PET şişeleri toplama işinde kullandığımız araç ve gereçler, bu iş için özel olarak üretilmişti. Özel giyimli üniversite öğrencilerinin yardım ve desteği ile gerçekleştirdiğimiz bu çalışma Türkiye’de ilk kez yapılmıştı ve bu çalışmanın sorumluluğu da bendeydi.
Plaket ,  2-3 gün süren toplantı ve etkinliklerden sonra firmam adına bana verildi. Etkinliklerin son günü, düzenleme komitesi, arasında benim de olduğum yerli ve yabancılardan oluşan konuklara İzmir’in gece yaşamı hakkında fikir vermek (!)için bir izlence yaptı. Önce, Kordon’da, hemen herkes tarafından bilinen restoranında balık yedik. Daha sonra da beraber bir pavyona gittik. Adanalı olmama karşın pavyon muhabbetinden pek zevk almasam da gruba ben de katıldım (bazılarınız bu konuda aksini düşünebilir;  ama gerçek bu). Her neyse, büyükçe bir masaya alay-ı vala ile yerleştik. Önce garsonlar, ardından mezeler ve onların ardından da pavyonların olmazsa olmazı olan konsomatrisler masamıza sökün ettiler. Konsomatrisler, müşterilere masalarında eşlik eden, onlarla yiyip içip(özellikle içip) dertleşen;  yaşam öykülerini (genelde hep aynıdır) anlatan, ondan sonra varsa; sizinkini dinleyen kadın çalışanlardır. Anlayacağınız, bir tür diplomasız psikolog gibidirler. Bu karşılıklı dertleşme genelde sabaha kadar sürer. Ama alkolün etkisi ile ‘’cıvıma’’ evresine geldiğinizde,  dertleşme, sabah beklenmeden de sona erebilir.   Ertesi sabah ya da öğleyin, hafif bir baş ağrısı ile ayılıp,  ceketinizin cebindeki buruşuk hesap pusulasına bir göz attığınızda, büyük olasılıkla gerçek bir psikologa(!) ihtiyaç duyarsınız. Ama biz yine konumuza dönelim.
Yanımdaki boş ya da özellikle boş bırakılmış sandalyeye ‘’acaba kim oturacak’’?’ diye düşünürken uzun boylu, kumralca, dekolte, yaklaşık 22-23 yaşlarında olan genç bir kadın oturdu.
-‘’Adım Dilruba ‘’dedi elini uzatırken.
Ben, ortamdaki anason kokusunu dahi bastıran ucuz parfümün, koku alma duygum üzerindeki harabiyetinin derecesini hesaplarken;
-‘’Ben de Cüneyt’’ dedim.
-‘’Memnun oldum Cüneyt Bey’’…
Usuldendir; sordum:
-‘’Ne içersiniz Dilruba hamfendi’’?
Başımızda duran garsonu ilk kez görüyormuşçasına, dudaklarını büzerek,
-‘’Bol’’dedi.
Buradaki ‘’ bol ‘’sözcüğü ‘’ özel bir anlam ifade eder. Bu nedenle ‘’ o’’ yumuşatılarak okunmalı. Yani ‘’bol keseden atma’’ tümcesindeki ‘’bol’’ gibi okunmamalı.  ‘’Bol’’ , konsomatrislerin, hadi kibarca söyleyelim;  pavyonlarda müşterilere eşlik eden kadınların geleneksel içkisidir. Normalde beyaz şaraba çeşitli meyve suları eklenerek hazırlanır ama konsomatrislerin ‘’bol’’leri genellikle alkol içermez. Bazı müşteriler ,‘’bol’’ün ne olduğunu bilir ve muhatabının illa alkollü içecek almasında ısrar ederler. Bilirler ki; alkolsüz ‘’bol’’ kaç bardak içerse içsin konsomatrisi sarhoş etmez.  Konsomatris sarhoş olmazsa; müşteri ‘’peşrev yapamaz’’, üstüne üstlük meyve suyuna viski parası öder. Müşteri ısrarını sürdürürse; büyük olasılıkla ‘’sohbet’’ biter, ya da sohbetin tadı kaçar.
Ben, garson sormadan ne içeceğimi söyledim.
Dilruba (?), garson masadan ayrılır ayrılmaz öyküsüne başladı.
17 yaşında ailesinin istemediği birine kaçmış. Adamı çok seviyormuş ama çocuğu oluncaya kadar adamın ne kadar ’’angut’’ biri olduğunu anlayamamış. Çocuk olmasına karşın adam nikah yapmamış. Ne zaman ‘’nikah istiyorum’’ dese,  dayak başlıyormuş. Bir gün,’’bu böyle gitmez’’ deyip nikahsız eşinden ayrılmaya karar vermiş. Baba evine gidecek yüzü de yokmuş.  Sonunda, istemeyerek de olsa küçük kızını yaşlı bir kadına emanet edip bu hayata atılmış. Kızı, kendisini Almanya’da işçi olarak çalışıyor diye biliyormuş. Bütün arzusu kızına iyi bir gelecek hazırlamakmış. Yoksa bu yaşam çekilecek gibi değilmiş.  O olmasa anında bileklerini keser ‘’batası dünyaya’’ veda edermiş. Allahtan zaman zaman benim gibi iyi insanlar karşısına çıkıyormuş da, bu batası dünya daha çekilir oluyormuş…
-‘’ Allah Allah ! Ben bu filmi daha önce görmüştüm, hem de birkaç kez’’ diye düşünenleriniz olur. Böyle düşünenlere, sadece;
-‘’Film filme benzer’’derim.
 Ben daha içeceğimden bir yudum almadan O, üçüncü ‘’bol’’ünü’’ bitirmek üzereydi.
Öyküsü bittiğinde, gözlerini kısarak beni süzmeye başladı. Anladığım kadarıyla öykünün üzerimdeki etkisini kestirmeye çalışıyordu. Derin bir nefes alıp;
-‘’Acıklı ve ibretlik bir yaşamın varmış. Tam bir film konusu !’’ dedim.
Öyküsünün bende,  ona karşı bir sempati uyandırdığını fark edince,
-‘’Senin hikayen ne, neden buradasın’’?
-‘’Hiç bir hikayem yok, ben basit yaşamı olan biriyim’’.
-‘’Vardır, vardır. Derdi olmayan buraya gelmez’’.
 Anlatacak bir öyküsü olmayan insanların mahcup tavrıyla;
-‘’Vallahi yok’’! Önce ,’’ekmek Kur’an çarpsın ki; yok’’ demeyi düşünmüştüm. Ama kutsal kitabımızı burada anmanın ne yeri ne de zamanıydı.
-‘’İnanmam! Mutlaka bir derdin vardır, çekinme anlat şekerim’’ diye üsteledi.
Masadaki öteki arkadaşlara baktım, hepsi yanlarındaki ile hem hal olmuş, fılıstıyla konuşup gülüşüyorlardı.
Anladığım kadarıyla benden başka herkes birbirleri ile ‘’dertdaş’’idi. Kız da ısrarı sürdürünce; çözüldüm.
-‘’Haklısın benim de içinden çıkamadığım bir sorunum var’’ sözü ağzımdan çıkar çıkmaz, toparlandı. Sandalyeye yeniden yerleşir gibi yaptı.  Beni daha iyi görmek, mimiklerimden samimi olup olmadığımı anlamak istermiş gibi hafifçe geriye kaykıldı. Söze nereden başlayacağım diye düşünürken garson, kaşla göz arasında Dilruba’nın kızıla boyanmış dudakları arasındaki sigarayı yaktı. Loş ortamda, kibrit alevi bir an yüzünü aydınlattığında, yüzündeki ağır makyaja karşın, göz kenarlarındaki derin çizgiler, yaşantısının yansıması gibiydi.
Gözlerimi yüzünden ayırmadan devam ettim.
-‘’Ben büyük bir firmanın pazarlama ve satış müdürüyüm. Yıllardır çözemediğim sorunlarım var.’’ Dördüncü ‘’bol’ünden bir yudum alıp sordu.
-‘’İçinden çıkamadığınız sorun nedir’’?
-‘’Çatışma’’deyip, tepkisini bekledim. Hemen atıldı sözüme.
-‘’Ne çatışması, karınla mı kavgalısın yoksa düşmanın mı var’’?
-‘’Yoo ! Her ikisi de değil’’ deyip sustum. Üsteledi.
-‘’Anlat,  çekinme! Derdini söylemeyen derman bulamaz’’ Konuşmamızın başından beri duymayı umduğum sözdü bu.
-‘’Dinle o zaman. Senin de çok iyi bildiğin gibi, pazarlamanın 4 ana fonksiyonu var. Bunlardan biri de distribution channels, yani dağıtım kanalları. İşte benim çatışmadan kastettiğim; dağıtım kanallarını oluşturan birimler arasındaki çatışma…’’
Loş ortam, yüzünü tam olarak seçmeme engel olsa da; gözünün en azından birinin seğirmeye başladığını hissettim. Duyulur duyulmaz bir sesle,
-Nası  (nasıl)yani?
-‘’Şöyle açıklayayım’’ diye sürdürdüm konuşmamı.’’Kanalı oluşturan, ana bayilerle alt bayilerin; toptancılarla perakendecilerin özellikle, kar marjları ve satış bölgelerinin paylaşımı konusunda çatışmaları var ve ben buna yıllardır bir çözüm bulamıyorum. Sen ne dersin? Bu çatışmayı önlemek için neler yapmalıyım’’?
-‘’Şey’’ diye söze başlamak istedi ama ‘’şey’’in arkası gelmedi..
Sorumu yanıtlarken kendini rahat hissetmesi için ona cesaret vermeye çalıştım. ‘’ Hadi ama yanıtlayabilirsin’’ dercesine hafifçe gülümsedim. Ne de olsa serde ‘’hocalık (!)’’ var.
Sigarasından derin bir nefes çekti, daha dumanı masamızı terketmeden,aniden toplanmaya başladı. Telaşla yerinden kalktı. Fısıltıyla,
-’’İzninizle Cüneyt Bey! Tuvalete gidip makyajımı tazeleyip hemen döneceğim’’ deyip hızlı adımlarla masadan ayrıldı.
-‘’Dilruba ‘’diye ünledim ardından ,‘’sigara paketini unuttun’’!
Dönüp bakmadı bile..
Masadakiler, yanımdaki sandalyenin boş kalmasını hiç fark etmediler,  dertlerini dertdaşlarına döküyor olmalıydılar. Onlara gıpta etmedim (!) desem yalan olur. Hem dertleri, hem de dertlerini dinleyenler(!) var.
...
Dağıtım kanalındaki çatışma mı ? Ne çatışması?