9 Mart 2018 Cuma

LAOS





LAOS

Bin Filin Ülkesi

Hindu Çin gezimizin Vietnam  ve Kamboçya'dan sonraki üçüncü durağıydı Laos. Aslına bakarsanız bu geziye katılmamın en önemli nedeni; son yıllara  kadar bu dünyada olup da kapalı bir toplum olarak dünyanın dışında olan gizemli ülke Laos'u görecek olmamdı.
Bu güne kadar 70'in üstünde ülke gördüm, çok azı bende Laos'un uyandırdığı etkiyi uyandırdı. Uzun cümleler kurmadan, kestirmeden söyleyeyim: Laos'u görün. Turistlerin akınına uğramadan...
Luang Prabang-Otelimizden Kuşbakışı


Laos'un arihinde bakın neler olmuş
Laos'un bilinen ilk kralı Luong Prabang Prensi Fa Ngum imiş. Bu muhterem, kayın pederi Khmer kralının, ''sırf kızım kraliçe olsun'' diye kızının hatırına verdiğini sandığım destekle 1349 yılında Laos kralı olmuş. İşler bir süre iyi gitmiş ancak, 18. yüz yılda çıkan karışıklıklar denetlenemez olunca, başta Vietnam olmak üzere komşu ülkelerin istilasına uğramış Laos. Daha sonra Fransızlar ikinci dünya savaşına kadar burayı sömürmüşler. Sonrasında da Japonlar'ı  zorunlu olarak konuk etmiş gariplerim. Savaş bitince Fransızlar '' nerede kalmıştık'' deyip geri gelmişler ama Laos halkı,''yetti gari leyynn! '' diye ünleyip, 1954 yılında Fransizları kovup yurtlarından, bağımsız olmuşlar. Ardından da ''nedir bu yabancılardan çektiğimiz'' diyerekten 1990'ların başına kadar, deyim yerinde ise dünyaya küsüp, içlerine kapanmışlar.  Bu süreçte de ülkenin yönetimi komünistlerin eline geçmiş...
Luang Prabang


Ülkenin nüfusu yaklaşık 6 buçuk milyon .  Başkenti ise Vientiane.  Asya'nı en yoksul ülkesi olan Laos'un %75İ dağlık. Ekilebilir alanı ise %5.  Ülkenin ulaşım ağı çok kötü. Öyle ki; köylüler yollar uygun olmadığı için ürünlerini   başka bölgelere gönderemeyip, kendileri tüketiyorlarmış. Kentlerde yaşayanların  gereksinimleri ise dış alımla sağlanıyormuş.
Hindu Çin yarımadasında denize kıyısı olmayan tek ülke olan Laos'da, bizim aldığımız tur programında başkent yoktu. Bu nedenle programda neresi varsa orayı gezdik.
Kraliyet Bahçesinde Tailandlı Hayranlarım


LUANG PRABANG

Luang Prabang, ülkenin kuzeyinde yer alan, Lao dilinde''kralın Budha görüntüsü ya da soylu Budha'' anlamına gelen ve ülkenin en çok turist çeken kenti. Bu gün yaklaşık 150 bin kişinin yaşadığı ve 1995 yılında UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası listesine alınan kent, tapınakları ile ünlü. Ayrıca Fransız sömürge döneminden kalan villalar, hala güzellikleri ile arz-ı endam ediyorlar. Mekong ve Nau Khon nehirleri arasında oluşan bir yarım adada yer alan kentte görülecek birçok yer var.
Hmony gece pazarı 
Kenti kuş bakışı gören otelimize gün batarken ulaştığımız için ilk işimiz, herkesin övdüğü gece pazarını ziyaret etmek oldu. Yurt dışı seyahatlerimde onca pazar gezdim bu kadar sessiz ve gürültüden uzağını ilk kez burada gördüm. Öyle ki pazarda sergilerinin başında duran satıcılardan ''geel efendi, buraya gelll!. En iyi hediyelik ler buradaaa!'' anlamına gelen bir tek Lao sözcüğü duymadım.
Gece Pazarı-Bambudan Telefon Ses Yükselticisi
Tezgahların başındaki satıcılar, sanki o tezgah kendilerinin değilmiş de emaneten başında duruyormuş havasındalar. Satıcı değil de danışman sanki mübarekler, sormasan yanıt vermiyorlar. Kısaca başka ülkelerde gördüğüm satıcılar gibi mal satmak için sırnaşıp, yakanıza yapışmıyorlar.

Pazarda ağırlıklı olarak yerel hediyelikler var. Hindistan cevizinden yapılmış tabaklar, bambudan yapılmış telefon ses yükselticileri, incik-boncuk, yerel desenli tekstil ürünleri pazardaki ana hediyelikler. 
Bu pazarda, pazarlık yapabilirsiniz. Yaklaşık %15-20'ye kadar indirim alabilirsiniz. '' Yok ben daha fazla indirim alırım kardeşim ''d,yorsanız. Pazar orada siz burada.
Gece pazarında Lao'ya özgü yiyecekleri satan seyyar satıcılar var. Ben kızartılmış akrep yemek istedim ama kızım Asena '' hayır yiyemezsin baba!''deyip kestirip attı. Bu ültimatomdan sonra yiyebilirsen... Çar naçar kızarmış akreple vedalaşıp, Asena'nın olmadığı bir seyahatte buluşma dileğiyle, gözüm arkada oradan ayrıldım.
Hmanoy Gece Pazarı


Pazarın hemen çevresinde küçük masaj salonları da var.
Yürümek yorduysa sizi -ki yorar,hemen bir masaj salonuna girip yorulan ayaklarınıza masaj yaptırabilirsiniz.  Masaj yaptırırken , masaj yapanlarla konuşabiliyorsunuz. Lao'ca çok kolay bir dil. Memnuniyetinizi, gülerek, hiç bir sözcük kullanmadan ifade edebiliyorsunuz. Mimik diliyle karşılıklı anlaşabiliyorsunuz. Onlar da gülerek teşekkür ediyorlar. Aslında bu dil sadece Lao'caya özgü değil evrensel. Her ülkede geçerli. Gülümseyin lütfee-nn !...
30 dakikalık ayak  masajının hediyesi 3 USD'den başlıyor .
Masaj süresi uzadıkça ve masaj alanı genişledikçe ödeyeceğiniz para da 15 USD'ye kadar çıkıyor. 

Eğer masaj yapan kişiye 1-2 USD'de bahşiş verirseniz çok mutlu oluyorlar.
İhmal etmeyin verin. Bahşiş beklentilerini de boşa çıkarmayın çocukların.
Siz turistsiniz ve buraya para harcamaya geldiniz.
Hmony Gece Pazarı


Ertesi sabah ilk işimiz, daha kargalar kahvaltı için hazırlık bile yapmadan, rahiplerin sabah ayinini izlemek için otelden ayrıldık. Hava henüz aydınlanmadı.  Kısa bir otobüs yolculuğundan sonra rahiplerin geçeceği yoldaki kaldırımlara dizilmiş taburelere çöktük. Sabah ayini için tapınağa gelen rahiplere yiyecek vereceğiz, vermesine de yiyecekler nerede? İmdadımıza yolun karşısında bakkal benzeri kulübenin sahibi bize hazır yiyecek paketleri getirdi. Tabii ölmüşlerinin hayrına değil. Her paketin hediyesi 5 USD.  Taburelere oturanları sayıp küçük bir hesap yaptım; kısa gün karı 500 USD. Hava, ak iplik kara iplikten ayrılacak kertede aydınlanınca,turunculara bürünmüş gencecik rahipler tek sıra halinde sökün ettiler. Benim gibi taburelere tüneyen iyilik sever turistler,  az önce 5 dolar toka edip aldıkları paketten gofret, şekerleme, piskevit ama daha çok haşlanmış pirinç ''sticky rice'' gibi yiyecekleri tipini beğendikleri rahiplerin ellerine tutuşturmaya başladılar.
Sabah Ayinine Giden Rahipleri Bekliyoruz
Ben, rahiplere yiyecek verip hayra geçmeden, önümden geçen rahiplerin yüzünü incelemeye başladım. Budizmin özünden mi yoksa bu sadaka işinden sıkıldıklarından mı nedir, suratları pek asıktı. Adamlarda tıs yok. Sessizce, sepetlerini uzatıp vereceğiniz sadakayı alıyorlar. İnsan bir'' allah bereket versin, hadi allaha inanmıyorsun bari Budha bereket versin ''de. Tık yok. Bir kaç rahip yüzü inceledikten sonra yüzlerinde asılı mutsuz ifadeyi çözdüm. Adamların yüzündeki ifade;''Ulan bizim ibadetimizi bile turistik gösteriye dönüştürdüler, buna sebep olan kebap olsun'' ifadesiydi. Haklısınız ama kusura bakmayın hemşehrim, biz turistiz ve dönüşte bu tören hakkında arkadaşlarımıza bir şeyler anlatmamız gerek. Netice; bu iç diyaloğumdan sonra  14. yüz yıldan bu yana devam eden bu gösterinin bir parçası olarak bendeniz, helalinden 5 dolar ödediğim yiyecekleri bir kaç rahibe paylaştırdım.
...ve Rahipler Günlük Sadakalarını  Almaya Geldiler
  Rehberimiz bu yiyeceklerin bir kısmını rahiplerin kendilerine ayırdığını, kalanını da yol boyundaki sepetlere, fakirler alsın diye koyduklarını söyledi. Yani, Sultan Ahmet'de dilen, Yeni Cami'de sadaka ver misali. Gerçekte bu törenin asıl amacı; budistlerin ölülerinin ruhu için rahiplere sadaka olarak yiyecek vermesiymiş. Ama bu gün turistik bir gösteriye dönüşmüş. Bu törensel yürüyüşü izledikten sonra, nedense bizdeki mevlevi semahının, otellerde turist mezesi olarak sunulması geldi aklıma...

Bu arada rehberimizden ilginç bir bilgi edindim. Hemen hemen Lao erkeği  ömrünün bir kaç yılını rahip olarak geçirirmiş. İşini bırakıp, rahiplikte geçen süreyi tamamladıktan sonra yeniden işlerinin başına dönerlermiş. Bizdeki zorunlu askerlik gibi.. Bedellisi var mı acaba?

Rahipleri yolculayıp, 'hayır hasenet'' işini de bitirdikten sonra rahiplerin ibadet ettiği tapınağını da gezdik. Bu arada  kimi Lao'luların yol ortasında, önlerinde boş boş sepetlerle oturduklarını farkettim. Galiba onlar, rahiplere verilen sadakalardan artanlardan paylarına düşecek yiyecekleri bekliyorlar. Laos çok yoksul bir ülke.

Eski kraliyet sarayı, büyük bir bahçenin içinde yer alıyor. Sarayın bulunduğu bahçede bir çok tapınak ve chapel diye adlandırabileceğim küçük tapınaklar bulunuyor. Bu tapınakların en ünlüsü, altın varaklı süslemeleri ile öne çıkan ve altın tapınak diye de anılan Wat Xieng Tong'dur. 1560 yılında, sadece kralın ibadeti için tahsis edilen bu tapınak kral Setthathirath tarafından yaptırılmış. Lao krallarının taç giydiği tapınak, 1975 yılına kadar krallığın hizmetinde kalmış daha sonra komünist yönetim bu uygulamayı ortadan kaldırmış.
How Pha Bang Tapınağı
İçinde Budha'nın yaşamından bölümlerin oyulduğu ahşap ve altın varaklı kabartmalar bulunan bu tapınağın en görülesi heykeli altın Budha'dır.
Altın Kapı



Kraliyet sarayının tam karşısında bulunan How Pha Bang tapınağı eski bir yapı gibi görünmesine karşın yapımına 1963 yılında başlanmış, ancak  komünist idarenin engellemeleri nedeniyle ancak 2006 yılında hizmete açılmıştır.
Tapınak, ön cephesindeki yeşil ve altın renkli süslemeleri ile ünlüdür. 
Yüksekçe bir platformun üzerine yapılan tapınağa çıkılan merdivenin her iki yanında Budistlerce kutsal sayılan Naga yılanlarının yontusu vardır. 
Bu yılan yontuları, merdivenlerin başından sonuna kadar uzanıyor.
Tapınağın içine ziyaretçi almıyorlar, tapınağın içerisini görmek için, kapısından kafanızı uzatmanız gerekiyor. 
Wat Xieng Tong Tapınağı

Kraliyet sarayının bahçesinde Kral Srisavangvong'un bir heykeli var. 1976'da buraya dikilen heykelin giderini Ruslar karşılamışlar.
Altın Budha-Wat Xieng Tong
 

Sarayın bahçesi çok güzel, adeta bir botanik park gibi. 
Bahçede tek başımaa dolaşırken sonradan Tahilandlı turistler olduğunu öğrendiğim kadınların benimle fotograf çektirme taleplerini(!) kıramadım. Beni kime benzetmiş olabilirler ki?
Bahçede krala hediye edilmiş otomobiller ve sadece bu otomobillere yakıt vermek üzere kurulmuş iki benzin pompası da bulunuyor.

Rehberimiz bunun Laos'daki ilk benzin istasyonu olduğunu söyledi.

Sarayın içinde bir de tiyatro salonu bulunuyor.

Kraliyet sarayına girişin hediyesi 20.000 KİP, yaklaşık olarak 2.5 USD
Kraliyet Sarayı Bahçesi


Mekong Nehri'nde Tekne Turu
Laos'un Nili sayılan Mekong nehrinde, buraya özgü, ince uzun bir tekne ile  yaklaşık 2 saat süren keyifli bir yolculuk yaptıktan sonra, Pak Ou (Tam Ting) magarasına ulaştık. Yol boyunca Mekong nehrinin, her iki yakasında bulunan inanılmaz güzellikte  manzaraları fotografladık.
Mekong Nehri

Mağara, Mekong nehrinin yamacında, yüksekçe bir kayalıkta 
yer alıyor. Laoların barışçıl ve mistik karekterlerini ile yoğrulan Budizmin kutsal mekanlarından biri olan Pak Ou' da, mermer,taş, ağaç ve bronzdan yapılmış  4000'in üzerinde Budha heykeli var. Budistler için 15. yüzyıldan bu yana kutsal bir alan olan Tam Ting bu gün malesef turist akınına uğramış. Sesizliğin egemen olması gereken bu kutsal mekanda'' beni şuradan da çek, bu heykel çok güzel oradan da isterim, müsade eder misiniz selfi çekeceğim de...'' vaveylaları içinde burada ibadet etmek isteyen budistler  pek mutlu olmasalar gerek.
Pak Ou'da 4000'in Üzerinde Budha Heykeli Var

Rehberimiz buraya yeni bir Budha heykeli konulmasına izin verilmediğini söyledi. Ama bazı koleksiyoner(!) turistlerin zaman zaman ceplerine ya da çantalarına sığacak büyüklükteki heykelleri çaktırmadan mülkiyetlerine geçirdikleri de oluyormuş.

Pak Ou'ya girmek için 20 000 KİP, 2,5 USD ödemeniz gerekiyor. 10 yaşına kadar olan ço-cuklardan ise para almıyorlar. Buraya pek çocukla gelinmez ama çocuklarını getirenler için iyi haber.
Xang Hai- Akrepli Whisky


Pak Ou'dan ayrıldıktan sonra rehberimiz bundan sonraki durağımızın  Mekong nehri kıyısında bulunan Whisky Village olacağını söyledi. Rehberimizin Whisky Village diye adlandırdığı köyün Lao dilindeki adı Xang Hai imiş. Buranın ev yapımı viskisi ünlüymüş. Geçimlerini şişesinin içine yılan ve akrep koydukları ev yapımı viski, ağaç liflerinden ürettikleri kağıt ve ipekli dokumalardan sağlıyorlarmış. İşin ilginç yanı burayı gezerken kirbal (pamuk atma yayı) ile pamuk atan bir kadın gördüm. Sorduğumda burada pamuk da yetiştiğini söyledi.
Yılanlı viski 50 derece, yarım litresi de 12 USD. Tattım ama pek hoşuma gitmedi. Bari oğlum Algan için satın alayım dedim. Asena ''boşuna yük etme Vietnam'da alırsın '' dedi. Bunun anlamı; kibarca  alamazsın demek olduğu bildiğim  için alamadım; Vietnam'dan bile...

Ağaç Liflerinden Kağıt Üretimi- Xang Hai
Mong Köyü-Çocuk ve Kardeşi





Kuang Si şelalelerine giderken, yüz yıllar öncesi Mogolistan göçen Mongların yaşadığı bir köye uğradık. Köy 100 haneli ve orman içinde kurulu. ''Mongların Orta Asya'dan akrabalarımız olma olasılıkları yüksekmiş; öyle dedi rehberimiz...'' Galiba haklı; köyde yaşayanların yüzleri pek Laolara benzemiyor. Köylüler kendi ürettikleri el ve ev yapımı ürünleri satarak geçiniyorlarmış. Uzak da olsa akrabalık hatırına bir kaç küçük şey satın almak farz oldu. Bu arada balları nefis...
Kuang Si Şelalelerinin ününü buraya gelmeden duymuştum. Şelaleler bir ulusal parkın içinde. Aşağıdan yukarıya art arda, yukarıdan aşağıya ise üst üste sıralanmış 5 şelale var. Her şelalenin döküldüğü yerde turkuvaz renkli gölcükler oluşmuş. Gölcükler pırıl pırıl ve tertemiz.  Denize kıyısı olmayan bir ülke için bulunmaz bir nimet olmalı.. Burayı ziyaret edenler yanlarında mutlaka mayo, havlu ve terlik getirsinler çünkü buraya kadar gelip de yüzme havuzu büyüklüğündeki göllere girmemek olmaz. Parkta soyunma kabinleri mevcut.
En üsteki gölün ardındaki tepeye tırmananlar oldu. Orada da manzara güzelmiş. Dikkat ederseniz ''mişli geçmiş zaman'' kullandım. Çok istememe karşın tepeye de tırmanamadım. Malum dizlerimin azizliği.
Kuang Si Şelaleleri


Tropik bir ormanın içinde kurulu Bu ulusal parkta bir de  ayıları koruma alanı var. Bu alan, şelalelere giden orman içi yolun hemen kıyısında, ''you can't miss it'' yani görmeden geçemezsiniz demek lisan_ı Türki'de.
Bu tertemiz ve doğal ulusal parkı mutlaka ziyaret edin.

Yemyeşil bir vadinde kurulmuş, insana huzur veren bir kent olan Luang Prabang'da en son ziyaret edilecek yerlerden biri de Phu Si Tepesi. Buraya 355 basamaklı bir merdivenle çıkılıyormuş. Tepede 1804 yılında yapılmış ve genelde adaklar için kullanılan Wat Chomski tapınağı bulunuyormuş. Tepeden Mekong ve Nau Khon nehirlerinin birleştiği yarım adada kurulmuş olan kenti kuş bakışı izleme olanağı varmış. Hele hava açıksa gün batımı burada bir başka oluyormuş.
Dikkat ederseniz burada da hep ''mişli geçmiş zaman'' kullandım. Çünkü oraya dizlerimin iflas etmesi nedeniyle çıkamadım. Yukarıda yazdıklarım kızımın izlenimleri; idare edin artık. Bu arada buraya çıkmanıza değmesi için havanın açık olduğu bir akşam üstünü seçin.
32 derecede serinleme anı-Kuang Si. Fotografın köşesine sızmış kişiyle hiç bir bağım yoktur

 
Boşu boşuna yorulmayın Çünkü çıkışı bir hayli zormuş. Bizimkiler tepeye tırmanırken ben otele dönüp, otelin konuşlandığı tepeden Luang Prabang'ı sindire sindire izleyip, kentin sisler arasındaki sulietini beynime kazıdım. (Çaktım mı demeliydim?)

30 dakikalık masajın hediyesi, 3 Usd
Nelere Dikkat Etmeli  

.Laou halkı çok sakin. Bu sükunetlerinde dinlerinin mi, yoksa yönetim biçimlerinin mi, ya da  her ikisinin birden etkisi var mı bilemedim. Belki de uzun yıllar dış dünyaya kapalı kalmaları etkili olmuştur...
. Henüz fazla turist yok. Turist sayısı artınca Küba gibi mi olurlar ? O da meçhulüm.
.Taşıt trafiği yok denecek kadar az. Anlayacağınız Luang Prabang bir yaya cenneti.
. 4 kişilikTuk tuklar kent içinde 5 Usd'ye yolcu taşıyorlar. Kent dışı için ise yaklaşık 10 Usd'den kapıyı açıyorlar. Pazarlıkla 7'ye razılar. 
.Ülke çok bakir. Genç ve tek başıma olsaydım, buraya turla değil, sırt çantamla gelir 2-3 haftada ülkeyi doya doya gezerdim. Bu tip, turist akınına uğramamış ülke sayısı gittikçe azalıyor yer yüzünde.
.Ülke yoksul olduğu için yaşam bize göre bile ucuz.
.Bu arada; Laos' girmek için vize gerekli. Yeşili, bordosu fark etmiyor.
.1 USD, 8 271 KİP ediyor. Kaç Tl'nin 1 KİP
 ettiğini de siz bulun.

Ne Yenir Ne İçilir 
.Uzak doğu yemekleri ile aranız da bir sorun yoksa Laos'da yemek konusunda sıkıntı çekmezsiniz. Luang Prabang'da, özellikle Mekong Nehrinin kıyısında çok güzel kafe ve restaurantlar var. Hem seçtiğiniz yemeği yer, öte yandan da nehrin boz bulanık aktığı yem yeşil vadiyi seyreder, on yıl sonra buraların turist akını nedeniyle ne hale geleceğini düşünerek kederlenir ve önünüzde duran, soğuk soğuk terlemiş Beerlao'nuzu yudumlarsınız.
.Beerlao buranın en ünlü (ve galiba tek) bira markası. Rehberimizin dediğine göre Laos'un en önemli dış satım ürünüymüş. İçimi Hoş.
.İçecek deyince; buraya özgü, greyfuttan biraz daha büyük, yumurta biçimli, koyu yeşil kabuklu karpuzlarının suyunu da öneririm. Sıcakta içimi çok güzel.
.Bol sulu sebze çorbası, buharda pişirilmiş sebze yemekleri, yine buraya özgü larb, noodle ve sticky rice( muz yaprağı içinde pişirilmiş pirinç) yiyebileceğiniz Laos yemekleri.
.Burada Fransızların uzun süren sömürgeci dönemlerinden kalan ve ağılıklı Fransız yemeklerinin sunulduğu restaurantlarda var. Ama Fransız yemeği yemek için 10-11 saatlik yolculuğa değmez. Paris 3 buçuk saat.
.Yemek fiyatları makul.

Nasıl Gidilir                                     
Laos'a Türkiye'den doğrudan uçak seferi yok. En iyi yol Vietnam'da Honoi ya da Saygon'a uçmak. Oradan Vietnam Hava Yollarına ait uçaklarla Luang Prabang'a uçabilirsiniz. Korkmayın uçaklar çok yeni.

Özel Teşekkür 
Elbette  bu seyahate çıkmadan Laos hakkında araştırmalar yapmıştım. Ancak bu satırları yazmamda en önemli kaynağım, yıllarca o bölgede yaşayan rehberimiz Sn.  Gürsel Andıç'dır. Teşekkür ederim. Bir teşekkür de Siam Tur'a ... Böyle güzel program hazırladıkları için... 

(Ocak 2018)                                  
-----------------------------------------------------------------------------------------

 Kral Sirisavangvong
Mong Köyü

Kraliyet Bahçesi

Kraliyet Bahçesindeki Tapınaklardan Biri
Lotus Çiçeği

Sadakamı veriyorum

Kraliyet Bahçesi
                                                                                    
Sadaka Bekleyen Yoksullar

Ulasal Parktaki Koruma Altındaki Ayılar

5 Şubat 2018 Pazartesi

Bisiklet




 

BİSİKLET 

İlk okul yıllarımda babama ne zaman,
-Baba bana teker(bisiklet) alır mısın?'' desem,

-''Hele bir sınıfını geç, o zaman bakarız'' derdi.
 Bu nedenle her karne alışımda babamın işten dönüşünü coşkuyla beklerdim. Babam bahçe kapısından içeri girer girmez, karnemi uzatır,  

-Baba, ''sınıfını geçersen sana teker  alacağım demiştin''ya, geçtim. Alacak mısın?
Babam elimdeki karneyi alır, göz ucuyla kontrol eder gibi yapar, başımı okşayarak 

-''Gelecek yıl, söz'' derdi.

İlk okulu, ardından orta okulu bitirdim. Babamın söz verdiği ''gelecek yıl'' bir türlü gelemedi.
O yıllarda bile gezip, bir yerleri görme arzusuyla doluydum. Bu arzumu bisikletle gerçekleştireceğim duygusu bende öylesine yer etmişti ki; düşlediğim bisikletimle evden çıkıp, bir yeri hedeflemeden, belirsizliklere pedal basmak isterdim.
  
Aslına bakarsanız mahalledeki yaşıtlarımın da kendilerine ait bisikletleri yoktu. Ya babalarının ya da ağabeylerinin bisikletlerine binerlerdi. Onların da bisikletlerinin olmaması beni bir nebze teselli etse de gene de bana ait olan bir bisikletin hayalini kurardım.
O günlerde Robusta ve Hummer marka bisikletler revaçtaydı. Ama en çok aranan marka ise ise Raleigh(ralle) idi. 
Lise birinci sınıfta şansımı son kez denedim. Adana Erkek Lisesi ile Hürriyetteki evimizin  arası bir hayli uzaktı. Okula  yaya da gidebilirdim otobüsle de... Yaya gitmesine gidilirdi ama yazı var kışı var, yağmuru var çamuru var... Geriye otobüs ya da dolmuş  kalıyordu. Bunlar için de evden otobüslerin ilk durağı olan Vilayete kadar yürümem gerekiyordu. 
Bisiklet almam için sağlam gerekçelerim vardı anlayacağınız... 
 Bir punduna getirip babama
-''Baba okulla ev arası çok uzak. Artık bir bisiklet alsan iyi olacak dedim.
Sadece gülümsedi.
Bu gülümseyişin ''bu konuyu bir daha açma '' anlamına geldiğini bilecek kadar babamı tanıyordum, bir daha da üstelemedim.
Son umudum Metin dayımın gençliğinde kullandığı, zamanın gözde markası Hummer'di. Dayım Ankara  da yaşıyordu. Zaman zaman Adana'ya geldiğinde de bisiklete binmiyordu.Bisikleti büyük dedemden istedim, ama küçük dayım benden önce davranmış ve bisikleti ''kendi deyişiyle 20 Tl'ye satın almıştı.
Uğradığım düş kırıklığını anlatamam.

Askerlik sonrası Ankara'da iş yaşamına başladım.
Bisiklet alacak param da vardı ama kısmet olmadı. Ankara bisiklet sürmek için uygun bir kent değildi; bilenler bilir ...
Yıllar sonra Adana'ya dönüp Çukurova Üniversitesi'nde asistan olarak göreve başlayınca; bisiklet tutkum yeniden depreşti. Arabayla çıktığım bir yurt dışı seyahatimde çocukluğumun ve ilk gençliğimin düşünü gerçeğe dönüştürdüm. Türkiye'ye 21 vitesli Peguet marka bir bisikletle döndüm. Artık benim de bir bisikletim olmuştu. Otuzlu yaşlarda olmama karşın çocuklar gibi mutluydum.

Artık her iş dönüşü bisikletime biniyor göl kıyısında turluyordum, bisikletsiz geçen yıllara inat...

Bir gün gene iş dönüşü bisikletimle turlarken, aniden önüme çıkan bir arabaya çarpmamak için hızla kaldırıma vurdum.
Havada bir takla attığımı anımsıyorum.
Bir süre düştüğüm yerden kalkamadım.
Vücudumu dinledim.
Sağ elim yarılmış kanıyor, sol omuzum da ise müthiş bir acı var. 
Elimle acıyan yere dokundum:
Köprücük kemiğim kırılmış olmalı...
Düştüğüm yerden doğruldum.
O sırada kazanın şaşkınlığı içinde olan arabanın sürücüsünden beni eve bırakması için yardım istedim ama adam yanaşmadı beni götürmeye. Belki şikayetçi olacağımı düşünmüştü. Oysa yoktu öyle bir niyetim. Hatanın bir bölümü de bendeydi. Yokuş aşağı iniyordum ve gereğinden fazla hızlıydım.
Bir süre sonra önümde duran bir taksi ile eve oradan da hastaneye gittim.
Sandığım gibi köprücük kemiğim kırılmıştı ve 8 hafta sargıda kalacaktı. İşin kötüsü hiç hoşlanmadığım pozisyonda; sırt üstü yatacaktım sargı çıkana kadar...
Aylardan ağustos; sıcağın ve nemin dans ettiği bir ay.
...
Neçe sonra, babama haber vermişler; geldi.
-''Nasıl oldu ?'' dedi.
Başımdan geçeni olduğu gibi anlattım.
Gözlerinin içiyle gülerek (babam gözleriyle, hınzır bir çocuğun gülüşüyle gülerdi).
-''Sana çocukluğunda neden bisiklet almadığımı şimdi anladın mı?'' dedi.
Sorusunun yanıtı vermemi beklemeden(doğrusu yanıtı da bilmiyordum ya).
-''Sen benim tek oğlumdun. Soy adımın devamıydın. İşte bu kaza korkusu yüzünden sana imkanım olduğu halde bisiklet almadım''
Gülen gözlerini gözlerime dikti. Eliyle hafifçe  başımı okşadı.
Başkaca bir şey söylemedi.
---
Şimdi düşünüyorum da; babam, ben ilk okul yıllarındayken bu gerekçeyle bisiklet almayacağını söylese; ikna olmazdım doğrusu...
O yaşlarda ölümün  çocuklardan çok uzakta olduğunu sanırdım.
Dedem, nenem, arkadaşlarımın dedesi nenesi... Yani hep yaşlılar ölürdü.

Ancak insan böyle bir gerekçeyle bisiklet alınmamayı baba olunca anlıyor.

11 Ocak 2018 Perşembe

Mahallenin Abisi





MAHALLENİN ABİSİ

İlk gençlik yıllarımızın Adanası, şimdi ki gibi çirkin ve çok katlı binaların işgalinde değilken, iki üç katlı, içinde döllesi(1) ve dut ağacı bulunan bahçeli evlerden oluşuyordu.
Ana cadde olarak, piyasa yaptığımız Atatürk Caddesi, mağazaların yer aldığı Çakmak Caddesi ve Vilayet binasına kadar uzanan Ali Münif Yeğenağa caddesi vardı o zamanlar... 

O günlerin Adanası'nda, hemen her mahallenin bir ''Abisi'' olurdu.

Mahalle Abileri, hiç bir bilimsel gerçeğe dayanmayan, ama Adanalı'nın iman edercesine inandığı ''adam olacak çocuk bokundan belli olur'' sözünü haklı çıkarırcasına, çocuk yaşlarından itibaren, tavır ve davranışları ile Abiliğe aday olduklarını gösterirlerdi. Ama ''bu mahallenin gelecekteki abisi ben olacağım laayyn'' demekle de abi olunmuyordu tabi; kimi özellikler gerekiyordu Abi olmak için.  

''Dayak delisi olmak '' ilk koşuldu.  Abi adayları yerli yersiz, kendilerinden bir kaç yaş büyüklere çatar, karşılık olarak da onlardan bir ton sopa yerlerdi. Yedikleri bu dayakla kalmazlar, eve gittiklerinde de babaları bu dayağın üzerine ''kırılmaz nar çubuğu ile cila çekerdi''. Bu dayaklar Abi adayını geleceğe hazırlar, derisini camız derisi gibi duyarsız yapardı.

Mahalle Abileri genelde akranlarına göre daha boylu, poslu, iri kemikli ve sağlam yapılı olurlardı.
Abilerin olmazsa olmaz ortak özelliklerinden biri de tam Adanalı'ya yakışır bir şekilde, gırtlaktan sövmeleriydi. Bazıları öyle usturuplu söverlerdi ki; dinlemeye doyum olmazdı.
Överken de söverlerdi yererken de...
Övdükleri kişiyi '' lan bu ibne var ya bu ibne, acayip akllıdır '' diye yüceltirlerdi(!)

Çoğu Abi, askerliklerini komando olarak yaptıklarını söylerdi Askerdeyken de mutlaka kendilerinden rütbeli birini dövdüklerini de... Bu öykülerin gerçek olması da gerekmezdi. Madem Abi öyle söylüyor, sözleri tartışmasız doğru kabul edilirdi. İstersen karşı çık...
Bu Abiler, genelde bir işte dikiş tutturamazlar, bir yerde en fazla 7-8 ay çalışıp, bir kaç ay da işsiz dolaşırlar... Sürekliliği olan bir işle kan uyuşmazlıkları vardır sanki...
Kehribar tesbih, yumurta tupuk ayakkabı, mevsimine göre yelek abinin olmazsa olmaz aksesuvarıydı. Sustalı da daima zulalarında olurdu.
Abinin en önemli görevi ''mahallenin namusunu korumak ve kollamaktı''. Söz gelimi mahallenin kızı asla dışarıdan bir oğlanla mahalleye gelemez. Mahallenin kızları ve oğlanları arasında ''aşna-fişna'' yasaktır. Onlar bizim 'bacılarımız, biz de onların kardeşleri' sayılırız. Arada bir kaçıntı olursa, önce olay görmezden gelinir, işin kokusu çıkmaya başlayınca 'kibarca (!)' oğlanın kulağı çekilir, ondan, bir daha yapmayacağına dair söz alındıktan sonra, kızın babasına duyurmadan kıza, 'falliğe' (2) , bir daha duyarsam seni sıçan tutturmaz ederim (3) mealinde mesaj gönderilir ve konu ne kadar tatlıya bağlanırsa; o kadar tatlıya bağlanırdı.

Abinin bir başka görevi de yaşı tutan ergenleri ''milli'' yapmaktı ve bu onun olmazsa olmaz görevlerinden biriydi. Öneri genelde ergenin babasından  gelir. ''Oğlanın milli olma zamanı geldi, şu işi bir aradan çıkarıver'' der Abiye baba. Daha sonra hem Abinin, hem ergenin vizite parası, fayton kirası, iş öncesi Tatlıcı Fehmi'den yenecek halkalı tatlı ve Abinin zaman zaman otlandığı ama bir türlü alamadığı 'motorlu'(4) sigara parası, Abinin cebine çaktırmadan(!) sokuşturulurdu.

Günü ve saati Abi belirler. O günün hafta içi olması yeğlenir çünkü, işin aceleye getirilmemesi gerekir. Aceleye gelirse; bir başarısızlık anında ergen, uzun süre kendine gelemez. Abi ergene yolda nasıl davranacağını anlatır, yapacağı her şey sıkı sıkı tembihlenir... Halkalı tatlı yenir, iş seçmeye kalmıştır ama Abinin her zaman gittiği kadına gidilir. Abi kadına 'ergenin ilk kez milli olacağını, ona göre davranmasını' tembihledikten sonra vizitenin biraz üzerinde parayı peşinen eline tutuşturur. Bilimsel (!) araştırmalar göstermiştir ki ilk kez milli olan ergenin önce yürüyüşü değişir, sonra hali tavrı... Hatta bazılarının o andan itibaren boyunun uzadığı(!) bile rivayet olunur.

Adana'nın eski mahallelerinde, mahallenin bir çok girişi olmasına karşın mahalleye genel olarak tek bir sokaktan girilirdi. Bu sokakların girişi, şimdinin AVM'si gibiydi.
Mahalle Abileri genellikle, mahalleyi ana yola bağlayan; bakkalın, berberin, köşkerin, terzinin, bisiklet tamircisinin, kasabın boylu boyunca  sıralandığı bu sokağın köşesindeki elektrik direğinin dibinde durur, mahalleye gelen gideni denetlerdi. Burada kayıtlara geçmeyen ve yazılı olmayan hiyerarşik bir yapı yürürlüktedir. Abinin hemen yanı başında  yaşı ona yakın olanlar, gençliğe ilk adım atanlar ise, biraz daha geride dururlardı. Genelde Abi konuşur, çapkınlıklarını, kavgalarını anlatır, arada, okula gidenlere ''okuyun çocuklar, adam olun'' türünden babaca öğütler verirlerdi.
Abilere bu yetkiyi kim verirdi? Elbette anamız babamız. Onlar, kültürümüzün bir parçası olan Abilik geleneğine gönülden inanmışlardı.
Benim ilk gençlik yıllarım Adana'nın üç ayrı mahallesinde geçti. Bu mahallelerin her üçünde de yukarıda tanımlamaya çalıştığım ortak özelliklerde Abiler vardı. 
                                                                        ***
Lise birinci sınıftayım. Aylardan ekim; akşama doğru... Mahallemizin girişindeki sokağın köşesindeki elektrik direğinin dibinde toplanmış,  Fevzi Abimizin askerlik öykülerini dinliyoruz. Ben yaşım gereği Abiye en uzak gurupta yer alıyorum. O, anlatıyor. ; biz dinliyoruz. Buna haksız yere tokat atan bir üç pırpırlı bir ast subayı dövmüş, ama yüzbaşısı bunu çok sevdiği için... 
Birden en arkadaki gurupta onu can kulağı ile dinleyen beni fark etti.
     ''Yaşar'' dedi, anlattığı öyküyü yarıda kesip, 'n'apıyorsun bakalım, okul ne alemde?'. Doğrusu ergenlerin için de beni seçip, halimi hatırımı sorması gururumu okşadı.
     ''Nasıl olsun Fevzi Abi. Bu sene liseye başladım''. 
     ''Af'ferim! Okuyunca ne olmayı düşünüyorsun?'' 
Oldu bitti ''laf olsun beri gelsin'' türü sorulardan hoşlanmam. Bu tür soru soranlara da durumlarına göre yanıt veririm. Hasta olanlara doktor olacağım, mahkeme ile işi olanlara da hakim derim.
Fevzi Abinin de duymaktan hoşlanacağı sandığım en uygun meslek hapishane müdürlüğü olmalıydı.
     ''Hapisane müdürü Abi'' dedim. Tahmin ettiğim gibi bu yanıt Fevzi Abinin çok hoşuna gitmişti. Neden gitmesin? Bir gün, yolunun şu ya da bu nedenle oraya düşeceğini kestiriyordu sanırım... Hapishane müdürünün bir tanış olması kötü mü olurdu? 
Tam o sırada, mahallemizin fistan(5) diye tanımlayabileceğimiz kızlarından biri, başı öne eğik, kitaplarını hemen her kız öğrencinin yaptığı gibi kollarını çaprazlayarak göğsüne bastırmış, ayaklarının ucuna bakarak , bir kedi sessizliğinde yanımızdan geçti.

Abi sustu, biz de sustuk...

Birden Fevzi Abi kızın geldiği yöne baktı, biz de baktık.
Gözlerimiz, bulunduğumuz yerden yaklaşık 30-40 metre uzaklıkta, bize doğru gelen 17-18 yaşlarında bir delikanlıya kilitlendi. Saçları biryantinle geriye doğru yapıştırılmış, yaklaşık 1.70 boylarında, esmer, zayıfça bir genç giderek guruba yaklaştı.  'Ne iş' anlamına gelen bakışlarımız onu tedirgin etmiş olmalı ki; duyulur duyulmaz bir sesle ''merhaba'' dedi.
Gencin usulen verdiği selamı, Fevzi abi aldı. Yazılı olmasa da kural buydu buydu; selamı ilk Abi alırdı.
     ''Merhaba genç'' dedi  Fevzi Abi. Delikanlı selamının alınmasından mutlu, ürkek adımlarla uzaklaşmaya çalışırken, ona doğru bir iki adım atıp;
     '' Bir dakika bekle delikanlı, gel de bir iki laf edelim.'' Delikanlı, gönülsüzce durdu. Abi ile göz göze geldi. Oğlanın yüzündeki ''bıçağı elinde kasap gören koyun'' ifadesi hala gözümün önünde. Abi azman kedi, kendisi miki fare...
    ''Hayırdır yeğenim, ne arıyorsun bizim mahallede?''
Delikanlı belli ki; yanıtı önceden hazırlamış...
    ''Kiralık ev ya da oda arıyorum, lise de okuyorum da.''
Adana'nın en eski lisesi bizim mahallede olduğu için, yurt bulamayan öğrenciler için ev kiralanacak  en uygun yer bizim mahalleydi.
Abi elini delikanlının omuzuna koydu, sesini olabildiğince yumuşatıp, gülümsedi.
    ''Bak evlat biz de senin yaşındayken kız takip ederdik'' dedi, başını 'fistanın' gittiği yöne çevirerek,
    '' O kızı mı takip ediyordun ?''
Oğlan tedirgin. Sürekli ayak değiştiriyor. Heyecandan boğazı kurumuş olmalı ki çatalaşmış bir sesle;
    ''Yok vallaha abi ev arıyorum.''
    ''Evladım biz de bu yollardan geçtik. Onu tanırım. İstersen yardımcı olabilirim.''
Delikanlı söylesem mi, yoksa inkara devam etsem mi ikirciğinde...
Bizler sonucu merakla bekliyoruz, daha doğrusu neler olacağını biliyoruz ama gene de merak ediyoruz.
Ben içimden keşke inkara devam etse diye dua ediyorum.
Abi kızın adını söyledi.
     '' O mu takip ettiğin?''
Delikanlı 'evet' dediği an yüzünde, neredeyse sesi sokağın öbür ucundan duyulacak bir tokat patladı. Kısa bir uçuştan sonra yere düştü. Ağzından kan boşandı. Kalkamadı ya da bilerek kalkmadı. Fevzi Abi delikanlının baş ucunda, sözlerinin arasına Adana'nın en has küfürlerini ekleyerek 
     ''Ulan burası kerhane mi?  Sen bizim mahallenin kızlarına asılıyorsun ha ! Seni bir daha onun peşinde görürsem kemiklerini un ufak ederim'' mealinde bir şeyler söyledi. Oğlan hala yerde, ayağa kalkmıyor. Bu arada sırası gelmişken söyleyeyim, Abiliğin bir kuralı da yerde yatana vurulmaz. Bir daha vurmadı Fevzi Abi. Delikanlının yanından ayrıldı. Bu bizlere,'kaldırın bu iti yerinden' mesajıydı. Bir kaç genç oğlanı yerden kaldırdı.
     ''Abi özür dilerim, bir daha olmayacak'' gibi şeyler söyledi.
Ağız dolusu kan, konuşmasını engelliyor, ne dediği pek anlaşılmıyordu. Bana ve  bir başka arkadaşıma 'elini yüzünü yıkayın şunun' anlamına gelecek bir işaret yaptı. Delikanlıyı koltuklayıp, çeşmenin başına götürdük, elini yüzünü yıkadık, kanı durdu, biraz su içirdik ve yolculadık.

Az sonra Fevzi Abi, sanki bu olay yaşanmamışcasına askerlik anılarına kaldığı yerden devam etti.

'Fistan' bir kaç gün ortalıkta görünmedi. Him tim (6)komşularının oğlunun anlattığına; göre o gün geç saatlere kadar kızın feryadı oturdukları sokakta yankılanmış.
---------
1-Dölle: Asma
2-Fallik: Ağırbaşlı olmayan, hafif meşrep kız çocuğu.
3-Sıçan Tutturmaz etmek: Ağını burnunu dağıtmak.
4- Motorlu: Filitreli sigara
5-Fistan: Kolay elde edilen, hafif meşrep kız ya da kadın. Yollu
6-Him tim komşu olmak: Evleri yan yana  olmak. Him:Temel

31 Mayıs 2017 Çarşamba

Çevko-2016





ÇEVKO-2016

Çevko, 2016 yılında piyasaya ambalajlı ürün süren firmalardan 622 bin 468 ton yükümlülük üstlenmesine karşın  ( Çizim 1), 637 bin 566 ton  belgelendirme yaparak geri dönüşüme gönderdiği ambalaj atıkları ile ülkemiz ekonomisine yaklaşık olarak 2 milyar 100  milyon TL katkı sağlamıştır. Bu katkı gerçek anlamda ham madde tasarrufu demektir. 

Çizim 1: Yükümlülüğü üstlenilen 622.468 ton  ambalaj atığının  cinslerine göre dağılımı



Türkiye’nin ilk ve en büyük yetkilendirilmiş kuruluşu olan Çevre Koruma ve Ambalaj Atıklarını Değerlendirme Vakfı ÇEVKO bu süreçte, piyasaya ambalajlı ürün süren firmalardan (PS) üstlendiği yükümlülüğü yerine getirmek için 165 belediye ve 65 lisanslı firma (LF) ile işbirliği yapmıştır. Bu bağlamda 2016 yılında yükümlülüğünü üstlendiğimiz PS sayısı 1770'dir.

2016 yılında 165 belediyenin sınırları içinde toplatıp, geri dönüşüme gönderdiğimiz ambalaj atıklarının cinslerine göre dağılımı aşağıdaki gibidir: 

Kağıt/Karton   : 266.413 ton
Plastik            : 172.172  ton (*)
Cam                : 122.922  ton
Metal              :   43.602  ton (**)
Kompozit        :  18.841   ton (***) 
Ahşap             :   13.616   ton
--------------------------------------
TOPLAM          : 637.566 ton 



Çizim 2: Toplanıp geri dönüşüme gönderilen 637.556 ton ambalaj atığının cinslerine göre dağılımı.

2016 yılında ÇEVK0'nun 637.566 ton atığı ekonomimize kazandırırken 165 belediye ve 65 LS ile işbirliği yaptığından söz etmiştik. Bu işbirliği ile geri dönüşüme kazandırılan ambalaj atıklarının toplanması ve ham maddeye dönüştürülmesi ise ÇEVKO tarafından paydaşlara verilen ayni ve parasal destekler sayesinde olmuştur.

2016 yılında paydaşlarımıza verdiğimiz ayni destek miktarları şöyledir:
Konteyner : 4.160 adet
İç Mekan Kutusu : 95.875 adet
Poşet : 6.423.450 adet

Bunlar dışında, 2016 yılında seçili bazı belediyelere deneme amaçlı yaklaşık 500 adet PET-Plastik toplama kafesi yerleştirdik 

Ambalaj atıklarının kaynağında ayrı toplanması için sadece poşet, kumbara, iç mekan kutusu vermek yeterli olmuyor. Bunların verimli kullanılması için tüketicilere-hane halkına- bire bir ulaşıp onları bilgilendirmek gerekiyor. İşte bunu sağlamak için 2016 yılında  görevlendirdiğimiz üniversite öğrencileri aracılığı ile,1 milyon 798 bin 294 kişiye ulaşılarak kapı-kapı bilgilendirme çalışması yapılmıştır. Bu bağlamda Yetkilendirilmiş Kuruluş (YK) olarak 2005 yılından 2016 yılının sonuna kadar ulaştığımız hane halkı sayısı ise 25 milyon 33 bin 653 kişiye ulaşmıştır. 

ÇEVKO'nun 2016 Yılında Sağladığı Çevresel Faydalar

ÇEVKO tarafından ekonomiye düşük maliyetli ham madde olarak geri dönüştürülen ambalaj atıklarının ekonomiye yaklaşık olarak 2.100.000.- TL değerinde katkı sağladığından söz etmiştik. ÇEVKO'nun ekonomiye yaptığı bu katkıdan çok daha önemli olanı çevrenin korunmasına yaptığı katkıdır. 
ÇEVKO'nun 2016 yılında, 637.566 ton ambalaj atığının ham madde olarak geri dönüşümü sürecinde  yarattığı çevresel faydaları şöyle özetleyebiliriz:

1-2016 yılında geri kazanılan tüm ambalaj atıkları ile 2,773 milyar KWH elektirik tasarrufu sağlandı. Başka bir ifadeyle sağlanan bu tasarruf miktarı,Türkiye'de evlerde kullanılan elektiriğin % 10'una  eş değerdir.

2-Geri dönüşümü sağlanan ambalaj atıkları nedeniyle 3,8 milyon metre küp depolama alanı hacminden tasarruf sağlandı. Bu hacim, 1.530 olimpik yüzme havuzunun toplam hacmine eşittir.

3-2016 yılında geri dönüşümü gerçekleştirilen plastik ambalaj atıkları ile 130 milyon litre benzin tasarrufu sağlanmıştır. Bu 2.9 milyon aracın benzin deposunu  bir kez doldurmak anlamına gelmektedir. 

4- Geri kazanılan tüm ambalaj atıkları ile 16 bin 585 uçağın dünyanın çevresini bir kez dolaşması sırasında havaya salacağı miktara eşit 331.700 ton sera gazı salınımı engellenmiştir.

5-Kağıt, karton ve kompozitlerin geri dönüşümü ile yaklaşık 110 bin kişinin bir yıllık su gereksinimi karşılanmıştır. Bir başka ifadeyle  7.3 milyar litre su tasarruf edilmiştir.

6- 2016 yılında 4 milyon 705 bin ağacın kesilmesinin ve 94.000 dönümlük orman arazisinin kurtarılması,  298.870 ton kağıt, karton,kompozit ve ahşabın geri kazanılması sayesinde gerçekleştirilmiştir.

Sonuç

Çevrenin korunması için her yıl bir önceki yıldan daha fazla gayret gösteren ÇEVKO, bu çabalarını gelecek yıllarda da artırarak devam ettirme amacındadır. Amaca ulaşmada en önemli öge ise, ekip çalışmasına ve yapılan işe samimi duygularla inanmaktır.

--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

(*) Çeşitli plastikler:PET,PE,PP,PS,PVC. Ağırlık PET ve PP'de.
(**) Aliminyum ve çelik. Ağırlık çelikte.
(***)Kağıt,metal ve plastik ağırlıklı kompozit. Ağırlık kağıt ağırlıklı kompozitde.



































17 Nisan 2017 Pazartesi

Bir Çocuğun Gözünden Baraj Açılışı





BİR ÇOCUĞUN GÖZÜNDEN BARAJ AÇILIŞI ÖYKÜSÜ


O sabah bizim evde bir telaş, bir telaş ki;  sormayın... Sanki bayram sabahı... Kızlar uyuyor. Ben yarı uykulu, neden bu kadar erken uyandırıldığımın ayırdına varmadan, annemin kaşla göz arasında yer sofrasına hazırladığı çay, zeytin, peynir ve reçelden oluşan kahvaltımı çar çabuk bitirdim. Sofradan erken kalkışıma annem ne tepki verecek diye göz ucuyla ona baktım. Her yemekte sofradan aç kalkmayayım diye ağzıma zorla bir şeyler tıkıştıran annem, o sırada babamın pantolonunun ütüsü ile uğraştığı için olsa gerek, sofradan erken kalktığımı fark etmedi bile...

Ütüyü bitirdi.
Sıra bana gelmiş olacak ki; sabunlu bir bezle ağzımı silip, pijamalarımı çıkardı. Bir kaç kez,
-''Anne gezmeye mi gideceğiz?''diye sordum ama yanıt alamadım.
Önce bahriyeli elbisemi giydirdi. Sonrasında da beyaz çorplarımı ve aynı renkteki sandallarımı (sandalet)... 
Sıra lacivert gemici bereme gelmişti. Bereyi başıma dikkatlice yerleştirip, afili olsun diye de hafifçe yana yatırdı. Ardından  gözlüklerimi taktı. Giyinip kuşanma işim bittikten sonra Omuzlarımdan tutup ''olmuş mu ''diye bir kez kontrol etti. Görüntümden mutlu olmalı ki; bana göz kırpıp, babama
-'Yaşar hazır''dedi.
Annem beni giydirmeye çalışırken, babam açık renk takım elbisesini çoktan giymişti...

Biri henüz 17 aylık, diğeri 3 yaşında olan kız kardeşlerim  hala uyuyorlar. Anlaşılan, nereye gidilecekse; sadece ben ve babam gideceğiz.
Tahta merdivenleri gacırdata gacırtada indik. Bahçeyi geçip sokağa çıktığımızda,

-''Baba nereye gidiyoruz?''
Ben ondan, gitmekten her zaman hoşlandığım ''köye'' yanıtını beklerken,
-'' Baraja'' dedi.
Benim baraj olarak bildiğim; hafta sonları görkemli sıtma (okaliptus) ağaçlarının gölgesinde zaman zaman piknik yaptığımız, Adanalıların Eski Baraj dediği bir sulama barajıydı. Oraya da ne böyle tiril tiril giysilerle, ne de annem ve kardeşlerim olmadan giderdik. Bu baraj başka bir baraj olmalı...
Babam ve Ben



Döşeme mahallesinin parke taş döşeli sokaklarını 5-6 dakika adımladıkdan sonra Eski İstasyondaki İstiklal Karakolunun önünde yolcu bekleyen kerosoya (*) doğru yöneldik. Babam arkaya bense, her kerosoya bindiğimizde oturduğum yere geçtim, arabacının yanına...
Arabacı arka koltukta oturan babama hafifçe dönerek,
-'' Beyim nereye?''
-''DSİ'ye ''dedi babam.
DSİ lafını duyunca çok sevindim. Babam DSİ'de çalışıyordu. Zaman zaman beni de oraya götürürdü. DSİ'nin bahçesinde lojmanda oturanların çocukları ile oyunlar oynardım. Ama sevincimin nedeni bu değildi. DSİ'de babamın yardımcısı Erdoğan ağabeyi görecek olmamdı. O benim çocukluk günlerimin kahramanıydı. Birlikte olduğumuzda benimle arkadaşımışcasına oyunlar oynar, çeşitli taklitler yapıp, beni güldürürdü. Özellikle pek bir şey anlamasam da Ferdi Tayfur'un seslendirdiği,
Lorel- Hardy taklitlerine katıla katıla gülerdim. Kendisini şişman Oliver Hardy yerine koyar, çenesini gıdısına doğru çekerek, sıska olanına
-''Ne diyooorsın mı Stanly ?''  demesine katıla katıla gülerdim. İnşallah o da oradadır. Babama dönüp,
''-Baba Eldovan ağabey de orada olacak mı?''
-''Olacak'' dedi kısaca.
Celal Bayar,Adnan Menderes ve Süleyman Demirel. DSİ arşivinden


Babamla sadece ikimiz gezmeye gidiyoruz, ağıtları ile beni çileden çıkaran kızlar yanımızda değil, arabacı dizginleri tutmama izin vermiş üstelik Erdoğan ağabeyi göreceğim. Bu gün benim en mutlu günüm olmalı...

Keroso, Ordu Caddesine saptı. Sokaklarda, dükkanlarının önünü süpüren birkaç esnaftan başka pek kimsecikler yok; sabahın er saati. Atların nallarının parkede çıkardığı ritmik '' şakuduk şukuduk''  sesi sokakta yankılanıyor.
Sonunda DSİ'ne ulaştık. Bana her zaman dünyanın en büyük bahçesiymiş gibi gelen DSİ bahçesi  tıklım tıklımdı. Babamın elini sıkı sıkı tuttum.
- ''Eldovan ağabeyi nerede ?''
Babam  karşılaştığı arkadaşları ile ayak üstü sohbet ettiğinden olmalı ya beni duymadı ya da sorumu önemsemedi. Kalabalık arasından birden Edoğan ağabeyi gördüm.
Babamın elini bırakarak ona doğru koşmaya başladım
-''Eldovan abiii !''
Beni fark edince yere çömelip kollarını açtı, beni koltuk altlarımdan tutarak havaya kaldırıp bir kaç kez zıplattı. Birlikte babamın yanına gittik. Erdoğan ağabey, babama:
-''Dayı bu ne kadar ağırlaşmış, kaldıramadım vallaa'' dedi. Oysa çok zayıf bir çocuktum. Ama bu sözleri işitmek beni mutlu etti. 

Babam, ben ve Erdoğan ağabey, park etmiş onlarca otobüsten birine bindik. Otobüs hareket eder etmez Erdoğan ağabey, otobüstekilerin de isteğiyle, birlikte olduğumuz zaman söylediği şarkıya başladı .
''Kalamıştan bak vapur kalkıyor,
beresini yan giymiş geliyor,
benim yarim ey beni arıyor, arıyor,
iç rakıyı iç yarim geliyor
ah berelim vah berelim....(**)

Nakarat bölümünü tüm otobüs birlikte söyleyerek neşe içinde baraja geldik. 
Barajda mahşeri bir kalabalık...
Hayatımda böyle bir şey görmemiştim. Davullar zurnalar yeri göğü inletiyor. Halay çekenler, oynayanlar, onlara tempo tutanlar...
Erdoğan ağabeyin eteğine yapıştım. 
-Eldoğan ağabey bu gün bayram mı?''
Çocuk aklımla bunca kalabalığı bayrama bağladım .
-''Yok Yaşarım. Bu gün barajı açmaya reisi cumhur ve başvekil gelecek(***). Adana için bayram sayılır. Kalabalığın sebebi bu...''
Bir süre sonra davul-zurna seslerine polis arabalarının sirenleri de katıldı. Kalabalık dalgalandı, ortalık ana baba günü, galiba ezileceğim. Birden kendimi Erdoğan ağabeyin omuzlarında buldum. Uzakta, üstü açık siyah bir arabada birileri ellerinde şapka ile kalabalığı selamlıyor. Kalabalık canhıraş alkışlıyor, ''yaşa var ol'' sesleri birbirine karışmış, Erdoğan ağabey, coşkuyla;
Açılı Töreni. C.Bayar,A.Menderes ve S.Demirel. DSİ Arşivi

-''Gördün mü Yaşar reisi cumhuru, Menderesi gördün mü?' ' Arabada birileri var ama kim reisi cumhur, kim Menderes. Bilmeden el salladım. Arabalar bulunduğumuz yerden asıl tören yerine doğru yavaş yavaş uzaklaştı. Ardından da o müthiş kalabalık...
Biz kalabalığı takip etmedik. Bir süre sonra ses yükselticilerinden
anlayamadığım konuşmalar tüm alanı kapsadı. Ne dediklerini anlayamıyordum. Ama güzel şeylerden bahsediyor olmalılar ki; alkış gırla gidiyordu. Bulunduğumuz yerde kalabalık azalınca babam, Erdoğan ağabey ve bir kaç kişi daha savağı (****) yukarıdan gören bir tepeye doğru yürüdük. Yürüdük,  tabi ki sözün gelişi, ben hala Erdoğan ağabeyin omuzundayım. Savaktan ırmağın yatağına adeta koşarcasına dökülen suyun, ırmak yatağı ile buluştuğu anda çıkardığı gürültü o kadar fazla ki; yükselticilerinden gelen konuşmacıların sesini duymak olanaksız gibi. Ne söyledikleri anlaşılmıyor...
Aslına bakarsanız pek de umurumda değil ne dedikleri.
Babamlar o zamana kadar farketmediğim torbalardan çıkardıkları malzemelerle bir zeytin ağacının altına çilingir sofrası kurarlarken ben, yerden bulduğum taşları savağa ulaştırmanın nafile çabası içindeydim. Bir süre sonra etin, ateşle buluşmasından kaynaklanan o kışkırtıcı kokusu burnumun direğini direğini sızlatmaya başlamıştı.
''Yaşar hadi gel yemek yiyeceğiz ''diyen babamın bu uyarısına kadar taşladım savağı...
Babam ve arkadaşları güzel bir sofra hazırlamışlardı. Kebap kokuları söylevlere, söylevler dolu savaktan koşarcasına akan suyun ırmak yatağı ile buluştuğu yerdeki köpüklü gürültüsüne karıştı.
Ve ben elimde 50'lik bir bira şişesi, rakı içen babama  arkadaşlarına katıldım...
....
O tarihten bugüne  şunca yıl geçti. Barajın açılışında bulunan ne Bayar ne Menderes ne de Demirel artık aramızda değil. Babamı ve Erdoğan ağabeyi de kaybedeli yıllar oldu. Işıklar içinde yatsınlar. İlk yazda ne zaman baraja yolum düşse, dolu savağa yürür, yıllar önce çilingir sofrası kurduğumuz  zeytin ağacını bulmaya çalışır, birkaç dakika kımıldamadan durur ve savaktan akan suyun, ırmakla yeniden buluşup kucaklaştığı noktada gök yüzüne uzanmaya çalışan, üzerinde güneşin yedi renginin adeta dans ettiği ak köpüklerine dalar giderim...
( 8 Nisan 2017)
------------------------
(*)Keroso: Adanaca'da fayton
(**)Lüküs Hayat Opereti'nde Hazım Körmükçü'nün söylediği şarkı.
(***)Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan Adnan Menderes (8 Nisan 1956)
(****) Savak: baraj gölünde biriken fazla suyu, tribünlere göndermeden, ırmak yatağına akıtan su yolu.

27 Ocak 2017 Cuma

Stonehenge





STONEHENGE

Asılı Taşlar

İngiltere’de en çok ziyaret ettiğim, en uzun süre kaldığım kent Londra olmasına karşın, orta okul çağlarımdan beri hakkında çok şey okuduğum, birçok belgesel filmini izlediğim, Londra’ya ‘’burnunun dibi’’ sayılacak kadar yakın olan Stonehenge’i;
-’’Nasıl olsa bir gün giderim’’ kolaycılığından sıyrılıp ancak , 2016 Yılının Eylül’ünde ziyaret edebildim.

Stonhenge


Stoneheng’e Nasıl Gidilir

Stonehenge özel arabayla gidecekseniz, Londra’nın güney batısında yer alan Amesbury kasabasına kadar yaklaşık 130 km yol kat etmeniz gerekiyor. Stonehenge buraya 4-5 km kadar.

 -‘’Benim arabam yok, olsa da trafik soldan; beceremem bu işi’’ diyorsanız buraya Victoria Otobüs terminalinden kalkan  otobüslerle ya da Stonehenge’e tur düzenleyen şirketler aracılığı ile gelebilirsiniz.

Ben oraya ailecek, kızımın eşinin kullandığı arabayla gittim.

‘’Stonehenge, nedir, ne değildir, neden bu kadar önemlidir ?’’ üzerine konuşmadan, bu açık hava müzesine giriş ücretini söyleyeyim: Kişi başı 15 Pound (yazıyla da on beş). Bu bedeli duyunca kararınızı bir kez daha gözden geçirmeniz gerekebilir. Ama

-’’Kardeşim Londra’daki kamu müzelerinin tamamına bir bedel ödemeden giriyoruz, buranın giriş parasını da ödemediklerimize say’’ derseniz. Söyleyecek sözüm kalmaz. Üstelik övgümü de alırsınız(!)

Taşlara Yaklaşamıyor, Sadece Uzaktan Bakabiliyorsunuz


Güneşli Bir Günde Tarihin Etrafında Tavaf

UNESCO tarafından Dünya Mirası listesine alınan bu tapınağı (ya da mezarlığı) yılda  1.000.000
kişi ziyaret ediyormuş. Anıtın bulunduğu arazi 20 yüzyılın başlarına kadar özel mülkiyete aitmiş.1. Dünya Savaşı sonrası buraya sahip olan Antrobus Ailesi araziyi satışa çıkarınca, bu kez burasını Cecil Chubb adında biri 6600 Pounda satın almış. Sonrasında bu zat-ı muhterem de burayı kamuya bağışlayınca, böyle bir cömertlik karşısında Kraliyet Ailesi,
-'' Kaz gelen yerden tavuk esirgenmez'' deyip ona şövalyelik ünvanı vermiş.

Cecil Chubb'da,'' kendisinin bu cömertliğine karşılık olarak devletten St.James Park'ının bir köşeciğinde toplu konut ya da AVM yapacak büyüklükte bir parsel kapabilir miyim?'' beklentisi var mıydı? bilemiyorum. Tarihe düşmüş böyle bir not yok.Her neyse ben Stonehenge'i anlatmayı sürdüreyim


Stonhenge'i Güneşli Bir Günde, Mümkünse Öğle Vaktine Yakın Bir Zamanda Ziyaret  Edin

Stonehedge’in geçmişinin  günümüzden 5000 yıl öncesine dayandığı söyleniyor. Mısır piramitlerinin günümüzden yaklaşık 4500 yıl önce yapıldığı düşünülürse; Stonehedge'in önemi ortaya çıkar sanırım.
Stonehedge anıtının bulunduğu düzlük, Britanya yerlileri olan Keltler tarafından dinsel törenler için kullanılırmış.O günlerde büyükçe bir mezarlığa da ev sahipliği yapan düzlüğün yakınlarında bu devasa taşların çıkarılacağı  bir kayalık görünmüyor. Peki bu taşlar buraya nasıl getirildi? Rivayet odur ki; çember oluşturacak şekilde dizili taşlar, çekiç ve keskiyle şekillendirildikten sonra buraya getirilmiş. Ağırlıkları 25 ton olan bu taşları, kimler yontmuş, kimler taşımış ve 5000 yıl önce hangi teknoloji ile bunca ağırlıktaki taşlar kimler 4-5 metre yüksekliğe kaldırmış? Her söylencede olduğu gibi burada da rivayet muhtelif: Bir söylentiye göre burayı uzaydan gelen birileri yapmış. Bir başka söylentiye göre de Kelt kabilelerinin Druidlere denilen rahiplerince yapılmış. İlk yapıldığında sayısı 30 olan bu taşlardan günümüze gelen ve ayakta kalanların sayısı 17. Ortada olmayan 13 taşa ne ola ki?
Stonhedge- Evler
Araştırmacılar, yemyeşil ve dümdüz bir araziye konuşlanmış olan Stonehedge’in giriş eksenininin kuzey yarı küresi için en uzun gün olan 21 Haziran tarihindeki gün doğumuna konumlandırıldığını bulmuşlar. İrlanda’da bulunan ve Stonehedge ile aynı zamanda yapıldığı sanılan Newgrange anıtında da buna benzer bir özellik varmış. Bu anıtın ekseni ise kuzey yarı küre için en kısa gün olan 21 Aralık gün doğumuna yöneltilmiş Bu iki anıtın arasındaki bu ilginç  bağıntı insanın aklına
-''İşe uzaylılar mı karıştı?'' sorusunu getirmiyor değil.

Taşlar Bu Şekilde Taşınmış


İyi güzel de bu taşlar ne için bir çember olarak bir araya getirilmiş? Paskalya Adası'nda bulunan yontularla ya da Peru'da bulunan Nazca Düzlüğündeki işaretlerle ilgisi var mı Stonehenge'in? En iyisi bu soruların yanıtını Eric von Daniken hayranlarına bırakalım.

Stonehedge'i taşlara çok yaklaşmadan, etrafında tavaf ederek, uzaktan seyrediyorsunuz. Güneşli hava, fotograf meraklıları için güzel kareler vaadediyor. Dünya'nın görülmesi gerekli anıtlarından biri...

Stonehedge'in bulunduğu alanda o dönemdeki insanların günlük yaşamlarının da kullandıkları kap- kacak , araç- gereçler de dönemin yapı biçimini yansıtan kulübelerde sergileniyor.
Açık hava müzesinin girişinde bir kafe ve dönüşünüzde Stonehenge'i anımsayacağınız hediyelikler var.

Eğer yolunuz Londra'ya düşerse; yarım gününüzü buraya ayırın; pişman olmazsınız.

Eylül 2016

13 Aralık 2016 Salı

Ağacı Ne Kurutur






AĞACI NE KURUTUR

Okullar tatil olmuş, Adana'nın, o ünlü boğucu sıcakları başlamıştı. Bir kaç günlüğüne Mestanzade  Mahallesinde oturan büyük babamlara gelmiştim.

Büyük babam,
-Yaşar, yarına hazır ol seni cuma namazına götüreceğim dedi.

O zamana kadar bir kaç kez bayram namazı kılmıştım ama cuma namazına ilk kez gidecektim; hem de büyük babamla. Gerçi büyük babamın en büyük torunuydum ama ne de olsa büyük babaydı ve torunlarına karşı her zaman mesafeliydi: Deyim yerindeyse, 'gölgesi ağır adamdı.'(1) Bağırıp, çağırdığını hiç görmedim. Az konuşur; öz konuşurdu. Okuduğu gazete ya da kitaptan başını kaldırıp, gözlüğünün üstünden baktığı zaman kızdığını anlardınız. Bırakın öteki torunlarını, en büyük olmama, adımı koyduğu ilk erkek torunu olmama karşın ben bile çekinirdim ondan. Bu çekinme; korkuyla iç içe bir saygıydı aslında.
Çevresine karşı hep mesafeli olan büyük babamın cuma namazına birlikte gitme önerisi beni çok heyecanlandırdı. Sonunda büyük babam tarafından adam yerine konulmuştum.

İlginç bir adamdı büyük babam...
Gençlik yıllarında Nazımla tanışmış, Orhan Kemalle arkadaş olmuş (2), 1930 yıllarda, o zamanki adıyla 'Seyhan Tarım Makinistleri Derneği Başkanlığı' yapmış, sultani mezunu, mesleğinin ustası bir sosyalistti. Kur'anı Arapça okur, orucunu tutar, cumaları kaçırmazdı. Müfrit(3) demokrat olan babama göre; büyük babam, 'sosyalist, mosyalist değil düpedüz komünistti.' Pek bir araya gelmezlerdi. Ancak babam, iki ayrı uçta olmalarına karşın büyük babama saygıda kusur etmezdi.
                                                                    
         ***
Cuma günü abdest alıp yola koyulduk.
Mayıs, mayıslığını yapıyor, hamamda gibiyiz.
Namazı, eski bir kiliseden dönüştürülmüş olan Yağ Camisi'nde kılacağız. Görende, birbirine yaslanmadan ayakta duramayacak duygusu uyandıran, gölgeleri bir birine karışmış evlerin arasından geçen, parke taşları yer yer sökülmüş, Arnavut Kaldırımlı, daracık sokaklarda, sıcak hava ve rutubetle karışık at fışkısını koklayrak camiye ulaştık. Yol boyu büyük babamın bir adım gerisinde kaldım. Camiye kadar hiç konuşmadık. Ne büyük babam beni cuma namazına götürme nedenini açıkladı, ne de ben ona sordum. Büyük babam, caminin Anadolu Selçuklu tarzı taş kapısından avluya girerken durup. bana dönüp,
     ''Yaşar. Namazdan sonra bana, camide ne hissettiğini anlatmanı istiyorum'' dedi.

Büyük babamın bu sözlerine şaşırmadım desem doğruyu söylememiş olurum. İnsan Allahın evi sayılan camide ne hissedebilir ki? Ancak; büyük babamın her zaman soran ve sorgulayan biri olduğunu iyi bildiğim için onun bu isteğini şaşkınlıkla karşılamamam gerekiyordu.
Namaz vaktine daha zaman vardı. Cami yarıya yakını boştu. Orta sıralarda yer bulup, diz çöktük.
Ak sakalı, kısa ve çember şeklinde kesilmiş hoca, minberden sesleniyordu. Kulak kesildim; hocanın söyleyecekleri benim sınav sorum(!) olabilirdi.
Hoca, oturduğum yerden kim olduğunu göremediğim birini eliyle işaret edip,
     ''Vayy Kemal bey! Uzun zamandır ortada görünmüyorsun? Nerelerdeydin kaç cumadır? Böyle gelecekseniz hiiiç gelmeyin kardeşim. Allahın sizin duanıza ihtiyacı yookk!''
Hoca hızını alamamış olacak ki; bir başkasına döndü. Küçük bir çocuğu azarlarcasına işaret parmağını sallayarak,
    ''Basmacı (4)Mus'taa efendi de bugün teşrif etmişler. Sonunda cuma günü namaz vakti dükkanını kapamak aklına geldi demek. Yalan dünyada kazanmak için ne yaptığın önemli değil Mus'taa efendi, ahretini kazanmak için ne yaptığındır önemli olan. Unutma  Efendiii! Yüce Allah üç cumaya gelmeyenin kalbini mühürleerrr...'' Hoca ne diyor? Cumaya gelmeyenin kalbini niye mühürlesin ki Allah?
Hoca bu şekilde konuşurken ben çekinerek, büyük babama baktım. Bir an göz göze geldik.
     ''İşte ne olduğunu görüyorsun'' der gibi başını hafifçe salladı.
Minberdeki hoca, birkaç kişiyi daha cuma namazlarına devamlı gelmedikleri için çocuk azarlar gibi azarladıktan sonra hutbeyi okudu.
                                                                       ***

Namaz bitti.
Yaklaşık bir saat önce adımladığımız sokaklardan eve doğru yürümeye başladık. Aynı yerde namaz kılmak beni onunla eşit konuma getirmiş gibi, bu kez büyük babamla yan yana yürüyordum.
Güneş gene tepemizde.
Terden sırıl sıklamım; her yanım vıcık vıcık; gömleğim sırtıma yapışmış...
Cami dışarısına göre nispeten daha serindi.
Bir süre yürüdükten sonra büyük babam,
     ''Camideyken neler hissettin? Hoca nasıldı? Anlat bakalım.''

Büyük babamdan böyle bir sorunun geleceğini başından beri kestirdiğim için hazırlıklıydım.
    ''Büyük baba'' dedim. ''Bunca sıcağa rağmen onca insan, cuma namazı kılmak için işini gücünü bırakıp camiye gelmiş. Ama hoca, önceki cumalara gelmeyenleri, bazı cumaları kaçıranları neden azarladı anlayamadım. Belki hastaydılar, belki Adana dışındaydılar. Ne bileyim? Camide tanışları varsa onlara mahcup olmuşlardır. Bence iyi yapmadı hoca...''
     ''O adamlar bir daha camiye gelirler mi dersin?''
     ''Bilmem. Belki gelirler, belki de gelmezler.''
    ''Hocanın yerinde sen olsan ne yapardın?''
    ''Onları kalabalığın içinde azarlamaz, namaz sonrası yanıma çağırır, daha önceki cumalara neden gelmediklerini, mazeretlerinin ne olduğunu sorardım. Dertleri varsa dertlerini dinler; aklımca öğüt verirdim.''

Büyük babam bu yanıtımdan hoşlanmış olmalı ki; gülümseyerek başımı okşadı.

    ''Acemi doktor candan, cahil imam dinden eder diye bir atalar sözü var. Ne Allaha inanmayanlar değil, dine en çok zararı bu cahil hocalar verir. Bunlar dinden imandan çıkarırlar adamı. Böyle  hocalar varken, kendilerine ben müslümanım diyenler, düşmanı dışarıda aramasınlar. Unutma ki, ağacı kurutan içindeki kurttur.''
''Ağacı kurutan içindeki kurttur.''

Bu sözü ömrüm boyunca unutmadım.
-----
1-Gölgesi ağır: Az konuşan, sinirli, soğuk görünümlü.
2-Büyük babam, yıllar sonraki bir görüşmemizde, ''Orhan Kemal, Bereketli Topraklar Üzerinde adlı romanındaki ağaya karşı ırgatlardan yana tavır koyan batöz ustasını benden esinlenerek yazdı'' dedi.
3- Müfrit: Aşırı, fanatik.
4- Basmacı: Genelde parça kumaş ya da yerli malı basma satan esnaf.