14 Eylül 2020 Pazartesi

La Scala



LA SCALA'DA ADANA ÇİFTETELLİSİ

90’ların ortası. Bir grup arkadaşımla, bir şirketinin düzenlediği turla Madrit’e gitmiştik. Gezilip görülecek yerleri turladıktan sonra geleneksel İspanyol müziğini dinlemek ve halk oyunlarını izlemek için, Madrit’in en ünlü gösteri merkezi olan La Scala’ya gitmeye karar verdik

Gösteri merkezi çok büyüktü. Hiç abartmıyorum, sahnesi bile yarım dönüm kadardı. Allahın şanslı kuluymuşuz ki, bizim gruba verilen masa sahneye bitişikti..
Bizler, La Scala’ya giriş fiyatına dahil olan ucuz şaraplarımızı yudumlarken, o güne kadar bu tür yerlerde izlediğim tüm orkestralardan  çok daha fazla sanatçıyı barındıran La Scala orkestrası sahnede yerini aldı. Orkestra öylesine kalabalıktı ki,  La Scala'da olduğumu bilmesem, 'Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası'nın bir konserine gittiğim duygusuna kapılabilirdim.. Sahnenin neden bu kadar büyük olduğunun nedeni orkestraymış meğer. 

Program orkestranın çaldığı Latin müziği ile başladı. İnsanın içini kıpır kıpır eden müziğin ilk notaları duyulur, duyulmaz dans etmek isteyen  çiftler pisti doldurdular. Sahnede 72 milletten insan var. Kendilerini ateşli Latin müziğinin nağmelerine kaptırmışlar, sanki ibadet ediyorlarmış gibi huşu içinde dans ediyorlar. Bu arada gözüm  Japon olduklarını sandığım bir kaç çifte takıldı. Ben sadece güzel ülkemde kız kıza dans edildiğini sanıyordum. Ama dans pistinde kız kıza dans eden Japonları gördükten sonra ülkem adına gurur duydum. Demek ki kız kıza dansı taa Japonya’ya kadar ulaştırmışız. 

Masadaki ucuz şarap içilesi değil. Bir yudum aldıktan sonra, bardağı  masada kaderi ile başbaşa bıraktım. Gözüm sahnede...

Latin müziği şişede durduğu gibi durmuyor. Sahnede bir adımlık boş yer gören, hemen sahneye fırlıyor. Benim içim kıpır kıpır; serde Akdenizlilik var... Bu kış gününde bile kaynıyor kanım... Bir an önce piste  çıkıp kurtlarımı dökmek istiyorum ama eşim hiç oralı değil. Karşımda oturmasına karşın onun da gözü sahnede, başına geleceğini tahmin etmiş olsa gerek (!), benimle göz göze gelmekten çekinir gibi bir hali var. Haklı da ben ne kadar 'zıpırsam', O, o kadar ağırbaşlı.

İspanyolca ve İngilizce yapılan bir duyurunun ardından dans edenler yavaş yavaş sahneyi terk ettiler. Son çift de sahneden inince; İspanyolların geleneksel dansı olan Flamenko gösterisi başladı. Ben sunucunun yalancısıyım: Grubun baş dansçısı İspanya’nın en ünlü Flamenko sanatçısıymış. Yıllar önce Ankara’da yaşarken, kulüp Feyman’da İzmarita ( adı gerçekten izmaritaydı; şaka yapmıyorum) adlı  bir dansçıdan Flamenko izlemiştim. Bu ikinci oluyordu. Bu yüzden adamnın yeteneği konusunda bir yorumda bulunmam abesle iştigal olur. Dansçı adına tek söyleyeceğim şey adamın İspanyol çingenesi olduğuydu. Hadi ırkçı olarak suçlanmamak için çingene sözcüğünü, roman olarak düzelteyim. Grubun gösterisi bitti. Dansçıları alkışlarla uğurlar uğurlamaz, sahneye çıkmak için adeta ‘’aportta ‘’bekleyen ‘’ bir grup akrobat sahneyi işgal etti

Hopladılar, zıpladılar, attılar, tuttular…Sahnenin hemen kıyıcığında onları izlerken, hoplayıp zıplayan akrobatlardan birinin, hedefi tutturamayıp benim üstüme düşer de ''telef'' olurum tedirginliği içinde buram buram terlesem de ne yalan söyleyeyim akrobatları çok beğendim. İşlerinin ustasıydılar doğrusu... Salondaki bini aşkın izleyici ile birlikte canı gönülden alkışladığım akrobasi grubunu da selametle yolculadık.

Akrobatların ardından sahneye gene orkestra geldi. Yeniden Latin müziği çalmaya başladılar. Eşim bir ara gözünü sahneden ayırıp bana döndü.  Bakışlarını yakaladım. Uçarı kaçarı yok artık. Dans zamanı... Her centilmen(!) erkek gibi eşime,
     ''Benimle dans edermisiniz han'fendi'' deyip yanıtını beklemeden elinden tutup, piste çıkardım. Ne kadar dans ettiğimizi anımsamıyorum. Sahne, bedava ramazan erzakı dağıtıldığında olduğu  gibi iğne atsan yere düşmeyecek kadar olan kalabalıktı. Ancak bir süre sonra dans edenlerin sayısı, vergi vermek için maliye gişesinin öndünde kuyrukta bekleyen vergi mükellerflerinin sayısına indi.
Eşim,
     ''Ben yoruldum, oturalım artık'' dedi. 
Ona sahneye çıkan basamaklara kadar eşlik ettim.
Ancak, kıvrak ve ateşli Latin müziği ona masaya kadar eşlik etmeme engel oldu. Dans eden bir kaç kişinin kaldığı piste, tek başıma geri döndüm.
Önce çalınan parçaya ayak uydurmaya çalıştım. Baktım olmuyor, dansımı yerel motiflerimizle
sürdürmeye karar verdimdüm. Ne de olsa Anadolu'nun bağrından yetişmişliğim, üstüne üstlük Akdenizliliğim var...
Önce harmandalıyla başladım. Ardından da  Adana çiftetellisi ile sürdürdüm oyunumu. Salon alkıştan yıkılıyor. Bunca gürültü patırtıdan sonra sahneye göz gezdirdim, benden başka kimse kalmamıştı. Anlayacağınız ortada bir ben kalmışım mahallenin delisi olarak.. Eee! bunca alkışın hakkını vermek gerekiyor. Hiç ara vermeden Teke Zortlatmasına, ardından da Silifkenin Yoğurdu oyunun üstünden de  şöyle bir geçtim. Ben, yerel oyunlarımızı yaban ellerde  sergilerken bir ara orkestranın çaldığı müziğinin de değiştiğinin ayırdına vardım. Ne olduğunu anlamak için orkestraya döndüm. Aman Allahım! O ne hal öyle? Az önce, koservatuardan mezun olmuş okullu sanatçılar gibi icra-i sanat edenler gitmiş, yerlerine ''Sulukuleli Şoparlar'' (bakın burada da ırkçılık yok, yanlış anlamayın; deyim bu...) gelmiş. Sahnedekilerin yarısı ellerindeki müzik aletini bırakmış katıla katıla gülüyor, öteki yarısı da konservatuarda öğrendiklerini unutmuş; ''kabala pazar'' bir şeyler tıngırdatıyorlardı. Nefesli sazları çalanlar ise gerçekten görülmeye değerdi. Adamlar gülmekten o güzelim trompetlerden, klarnetlerden ''zort, zort'' sesinden başka ses çıkaramıyorlardı Onlar ciddiyetlerini yitirmiş ve nerede çaldıklarını unutmuş olabilirlerdi. Olsun, ben yaptığım her işi inanarak ve ciddiyetle yaptığım için onlara uymayıp, kendi alemime geri döndüm. 
Kardadeniz horonuna geçince  orkestranın diğer yarısı da çalmayı bıraktı. Başladılar alkışlamaya. Eee! Çalgı olmayınca çengi de olmaz. Ben de oynamayı bıraktım. Vay sen misin oynamaktan vaz geçen. Koca salon ayakta... Bir yandan alkışlayıp, bir yandan'' bis, bis, bis'' diye avaz avaz bağırıyorlar. Görmeler gerek...
Bu kadar tezahurattan sonra salonu dolduran 1000 kişiyi mütecaviz seyirciyi mutlu etmek gerek diye düşündüm. Ne de olsa burada gösteri izlemek için 'eşek yüküyle ''para ödemişlerdi. Programdaki gösterileri izledikleri için ödedikleri paranın karşılığını, ucuz şarap dışında almışlardı; neme lazım. Ama benim gösterim ise programda yoktu; ekstraydı...
Kiminin güldüğü, kiminin alkışlamayı sürdürdüğü orkestraya döndüm. Onları kemal-i ciddiyetle, bir el işareti ile sakinleştirdim. Kırk yıl birlikte çalışmış gibi bir kaş göz işareti ile anlaştık.  Onlar yeniden çalmaya başlayacak ben de o ana kadar dökemediğim kurtlarımın tamamını dökecektim. Orkestrnın çalmaya devam edeceğini garantiye aldıktan sonra hala ''bis, bis'' diye ünleyen salona dönüp,
     ''Eğer tüm salon 3 kez Türkiye diye tezahurat yaparsa, gösteriye devam edeceğim, yoksa sahneyi terk ederim '' dedim.'' Elbette turistleerle dolu olan salona bu konuşmayı İngilizce yaptım. Okuyucusuna saygılı sorumlu ve sorunlu bir yazar olarak konuşmayı  siz de kolayca anlayasınız(!) diye buraya konuşmanın Türkçe mealini yazdım
Salon Türkiye, Türkiye diye yıkılıyor... 
Hiç kuşkum yok, La Scala, La Scala olalı böyle bir tezahurat görmemiştir. 
Tezahurat bitince, izleyenlerin hayret dolu bakışları arasında, ceketimi çıkarıp, pantolonumun beline soktum.  Oynarken; bende darağacında asılmış duygusu uyandran kravatımı da başıma düğümledim. Ben hazırdım artık.. Orkestrada hazırsa başlayabilirdik.
Bakıştık; onlarda hazırmış...
Onlar ne çaldıysa çaldı, ben bidiğimi okudum. Yaklaşık 15 dakikalık sıkı bir gösteriden sonra kan ter için de kalmıştım. 
''Türko teslim'' deyip, ardı arkası kesilmeyen alkışlar arasında yerime geçtim. Turdaki arkadaşların kutlamalarını kabul ederken, bitişik masalardan onuruma kalkan kadehlere, ucuz şarabımı içerek karşılık verdim. O kadar terlemiştim ki ;değil sinekli şarap, sirke bile olsa içerdim.
Masama oturalı bir kaç dakika olmuş, olmamıştı ki, önde siyah bir takım giymiş, kelebek kravatlı, bir adam, ardında ise elinde tuttuğu buz kovası içinde şampaya taşıdığını sandığım biri yanıma geldiler.
Adam kendini tanıttı. Buranın müdürü imiş. Yaptığım tek kişilik gösteri çok olağan üstüymüş, benim dansımı hayranlıkla izlemiş.
Kusura bakmayın burayı İngilizce lisanında yazacağım. Çünkü konuşma ikimizin arasında geçti.
     '' Would you like to contract with you accept if you agree. If you accept our offer we will be happy to work with you''
Ben de böyle bir teklif aldığım için mutlu olduğumu, ancak üzülerek de olsa bu nazik ve cömert öneriyi kabul edemeyeceğimi söyledim.
Karşılıklı nezaket sözcüklerinden sonra müdür ve şef garson masamızdan ayrıldılar,.Masadaki arkadaşlarımla, La Scala yönetiminin armağanı olan, buzlu kovada soğutulmuş şampanyamızı yudumlarken terden sırılsıklam ve hala nefes nefeseydim.

Etesi Gün, İspanyolca Konuşuyorum

Her turist gibi ertesi gün erkenden yola düştük. O gün öğleden sonra güzel ülkemize döneceğimiz için, erkekler olarak hiç hoşlanmadığımız, ama kıyamete kadar başımızda durasıca eşlerimizin, son bir kez daha mağazaları talan etme arzularını gerçekleştirmek için önü ardı kesilmeyen ısrarlarına daha fazla dayanamayıp, bir kez daha teslim bayrağı çekip, Madrit'in ünlü
caddesi Gran Via'da turlamaya başladık. Allahtan İspanyollar'ın tatil günü olması nedeniyle para tuzağı mağazaların çoğu kapalıydı. Yollarda bizim gibi 'sallam seyip' dolaşan; aptal demeyim ama aptalımsı bir  şeklide sağa sola bakarak, ağzı açık ayran delisi gibi dolaşan turistler den başka kimse yok. Bense, kadınların yapacağı muhtemel alışverişe tanık olmamak için bir arkadaşımla grubun en önünde, ardıma bakmadan yürüyorum. 
Bu arada yanımızdan geçenler bana dönüp, kibarca selam veriyorlar. Ben de aynı kibarlıkta alıyorum selamlarını. Bu selamlaşma arkadaşımın gözünden kaçmamış olacak ki;
      ''Bu İspanyollar çok kibar Yaşar farkında mısın? Hiç beklemezdim onlardan?''
      ''Neyi beklemezdin?''
      ''Deminden beri dikkat diyorum, adamlar selam vermeden geçmiyorlar yanımızdan.''
      ''Selo alemsin.  Onlar dün gece La Scala'da ki turistler. Benim gösterimi izlediler. Üstümdeki ceket, dün sahnede de üstümdeydi. Selamlaşma, İspanyollar'ın kibarlığından değil, benim şöhretimden kaynaklanıyor.''
     '!!!''
.
***
Gran Via'da yürürken, arada bir arkaya dönüp, grubu gözden kaçırmamaya çalışıyoruz.
İlerde bir işportacı kravat satıyor. Adetimdir; hangi ülkeye gitsem yanımda çalışanlara küçük de olsa armaganlar alırım. Arkadaşıma,
     ''Selo, ilerdeki işportacı çocuk kravat satıyor. Fiyatlar uygunsa benim oğlanlara kravat almak istiyorum.
     ''İyi ama sen de kaç kez tanık oldun. Bu İspanyollar İngilizce bilmiyor ki, nasıl anlaşacaksın?''
     ''İngilizce bilmiyor olmaları sorun değil. Ben de İspanyolca anlatırım derdimi'' deyince, İspanyolcayı ne ara öğrendin ifadesiyle şakınlıkla baktı bana.
      ''İspanyolca çok basit bir dil aslında ''dedim. ''Her sözcüğün sonuna os ekini koydun mu, her İspanyol ile anlaşabilirsin.'' 
Selo bir şey demedi. Sadece kafasını iki yana salladı. Yüzüme söylemese de ''Allah akıl fikir versin sana'' diye içinden geçirdiğinden hiç koşkum yok. 
İşportacı 20'li yaşlarda bir genç. Kravatlara baktım. Hepsi Kore malı; ünlü markaların taklidi.
Selo, işportacı çocukla nasıl İspanyolca konuşacağımı merak ediyor olmalı ki, soran gözlerle yüzüme  bakıyor.
Eee !Onu ve işportacıyı daha fazla bekletmeyeyim.
     ''Hemşos''diye söze başladım. ''Bu kravatos kaços pezos? (Türkçe meali: Hemşerim bu kravatlar kaç peso?)
İşportacı, hafifçe gülümseyerek, anında yanıtı yapıştırdı.
     ''İki kravatos beşyüzos pesos hemşos'' dedi. (Türkçe meali:İki kravat beş yüz pezo.)
İsportacı ile akıci(!) İspanyolca konuşmamızdan etkilenen Selo, hayretle,
     ''Anladı vallaha! Bravo Yaşar'' dedi. Selo'ya dönüp,
     ''Tabi anlar oğlum, Çünkü çocuk Türk.''
Selo'nun şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra,
     ''Senden korkulur oğlum'' dedi duyulur duyulmaz bir sesle.
İşportacı çocuk Madrit'e Üniversite okumak için gelmiş. Okul harçlığını çıkarmak için tatil günlerinde kravat satıyormuş.
Eee diyar-ı gurbette bir öğrenci kardeşimize rastlamışız. Alış veriş etmemem olanaksız. Yurt dışında huyumdur, pazarlık etmeden bir çöp bile almam. Söz gelimi satıcı, bir kravat bedeva dese, iki tane vermesen 'şurdan şuraya gitmem'' diye inatlaşırım. Ama bu işportacı öğrenci. Yoklukla geçen öğrencilik yıllarımı anımsayıp, pazarlık etmeden çokça kravat aldım. Cebinde her zaman akreple dolaşan '' yahu benim yanımda çalışan beyaz yakalı yok. Kravat niye satın alayım'' diyen Selo'ya kısa bir ''vatan, millet, Sakarya söylevi çekip,'
     ''Yanında çalışan beyaz yakalı yok, biliyorum. Ama bunun bayramı var seyranı var. Armağan olarak verirsin arkadaşlarına. Üstelik kardeşimiz gurbetelde öğrenci'' deyip, bir kaç kravat satın aldırdım.

İşportacı kucaklaşıp ayrılırken, İspanyolca(!) başlayan konuşmamızı, güzel dilimiz Türkçe ile noktaladık.
      ''Eyvallah koçum. Hayırlı işler.
      ''Sağol ağabey, iyi yolculuklar.
İşportacının yanından mutlu bir şekilde ayrıldım. Ama bu mutluluğum eşimin,
     ''Yaşar, elimdeki torbalara yardım eder misin?'' deyinceye kadar sürdü.
Ben bir kaç kravat alıncaya kadar geçen süre içinde, ne ara bu torbaları doldurdu hala anlamış değilim.
Ama dert etmedim. Kadınları şimdiye dek kim anlamış ki ben aciz kulunuz anlasın.

------
İstanbul Eylül 2020








18 Temmuz 2020 Cumartesi

Arap Mahmut'un Mevlidi




Arap Mahmut'un Mevlidi 
Bir köy düğünü

     Perşembe akşamı damadın ağabeyinin evinin önünde çalan davul zurna ile başlayıp, dört gündür devam eden düğünün son günüydü.
     Yüksek taş duvarlarla çevrili büyük bir avlu içindeki iki katlı evin üst katının bir yanında, yan yana dizilmiş yatak odaları, öte yanında ise büyükçe mutfak, odaların ve mutfağın önünde boylu boyunca uzanan sofa bulunuyordu. Depolar, hamam ve ekmek yapılan tandır evin alt katındaydı. Avluda suyu acı bir tulumba, onun önünde hayvanları sulamak için konmuş; nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen, kireç taşından yontulmuş, yıllar öncesinden kalan kapaksız, kaba bir lahit, onun  yanı başında ulu bir dut ağacı vardı. Köy evlerinin olmazsa olmazı dölle (1) ise, dut ağacının gölgesinin erişemeyeceği uzaklıkta; hemen sofanın önündeydi. Döllenin yanında ise, yemek pişirmek için kullanılan iki ocak bulunuyordu. 

                                                            ***
     Kırkım (2) atılıp, düğün armağanları toplandıktan sonra konukların yiyip içtiği avludaki masaların çevrelediği alanda köyün gençleri, dört günün yorgunluğunu umursamadan; daha davul sesini duydukları ilk günün isteği ve coşkusuyla çevre köylerde yapılan düğünlerin de değişmez ikilisi Seyit ve Solak'ın çaldığı ''Adana   Üçayağı'' halayını çekiyorlardı. Düğün evinin uzun ve büyük sofası ise, halay çekenleri izleyen kadın ve kızlarla tıklım tıklımdı. Kimi eşinin, kimi nişanlısının, kimi de gönlündeki yavuklusunun halayını izliyordu.
     Halay başı, elindeki mendili sallayıp, davulu ve zurnayı susturdu. Önce halay çekenlere, döndü, ardından da sofada kendilerini izleyen kadınlara şöyle bir bakıp,
     ''Atalım, atalııımmm, kimin kucağınaaa?'' diye bağırdı.
     Halaydakiler hep bir ağızdan,
     ''Herkesin sevdiğinin kucağınaaa!'' diye yanıtladılar halay başını.
     Halay başı,
      ''Kimin kucağınaaa!'' diye bir kez daha yineledi sorusunu.  Bu kez halay çekenlerden biri,
     ''Arif'in sevdiğinin kucağınaaa!'' dedi.
     Halay başının hemen yanındaki Arif, adı söylenince; sanki bu çağrıyı bekliyormuş gibi önce hafifçe öksürüp, boğazını temizledi, ardından da sağ elini kulağına koyup, köy düğünlerinin en sevilen türküsü ''Dezze’yi (3) söylemeye başladı. Arif türküye başlayınca sofada bir hareketlenme oldu. Özellikle genç kızlar, bir birlerine kaş göz edip, gülüşerek başlarıyla, Arif'e yakıştırdıkları Ayşe'yi gösterdiler. Ayşe, kızların kendisini işaret etmelerinin nedenini anlamış olacak ki; başını önüne eğip, yüzünün kızarıklığını gizlemek için yağlığının (4) iki ucuyla yüzünü örttü.
     Arif türkünün ortalarına geldiğinde, halay başı Arif'e eşlik eden davul zurnayı susturdu. Halay çekenlere döndü, mendilini havaya kaldırdırıp,
     ''Bir öpmüüşşş!''
     Halay çekenler,
     ''Neresindeenn!''

     ‘’O biliirrr diye yanıtladı halay başı. Ardından halaydakiler, silah sesleri arasında, kaldıkları yerden üçayağa devam ettiler.
                                                      ***     

     Sağdıçlar, damadı hazırlarken ayakkabısının bir teki ile çoraplarının olmadığının ayırdına vardılar. Damadı hazırladıkları evi tüm aramalarına karşın ne ayakkabının tekini, ne de çorapları bulabildiler. Köyün adetlerinden biri olduğu için damadın arkadaşları, sağdıçları zor durumda bırakmak için hem ayakkabıyı, hem de çorapları saklamışlardı. Sonunda ayakkabıyı ve çorapları saklayanlarla sağdıçlar, uzun süren bir koyun pazarlığından sonra 50 liraya anlaştılar.

                                                             ***
     Avlunun büyük ve geniş kapısından 10-12 yaşlarında bir çocuk, düğün sahibinin bulunduğu masaya kadar koşarak geldi; muştular gibi,
     '' Müdür emmi güva(güvey) geliyor! Ferzi (Feyzi) abi geliyoor!''
     Kardeşinin damat tıraşına gecikmesinden endişelen damadın büyük ağabeyi, derin bir ''ohh!'' çekip, oturduğu masadan kalkarak eliyle davul ve zurnayı susturdu. 
     ''Seyit! Feyzi geliyormuş; damat tıraşına...'' der demez, o sırada Kırıkhan çalan        Zurnacı Seyit, damadın geleceğini öğrenince, Kırıkhan'dan Adana Karşılaması’na döndü. Bir kaç dakika sonra iki sağdıcın arasında damat ve arkalarında köyün gençleri, çoluk çocuk, avlu kapısından içeri girdiler. 
     Önce damadın ağabeyi, ardından kimi konuklar ve damadın deli lakaplı teyzesi Emine, damat ile sağdıcı görür görmez tabancalarını çekip, havaya ateş etmeye, sofada oturan kadınlar, ''lu lu lu luuu!'' diyerek zılgıt (5) çekmeye başladılar. Öyle bir an geldi ki, tabanca sesinden ve çekilen zılgıttan ne davulun, ne de zurnanın sesi duyulur oldu.
     Sağdıçlar, Feyzi'yi, berber henüz hazır olmadığı için ağabeyinin bulunduğu masaya oturtup, kendileri de her iki yanına oturdular.
     Masada oturanlardan biri, yeni gelenlerin önüne birer bardak koyup, bardakları rakı ile yarıya kadar doldurdu. Önce bardaklara rakı koyan, ardından da masadakiler, hep birden önlerindeki rakı bardaklarını havaya kaldırıp,
     ''Feyzi'n şerefine, güvamızın şerefine!'' dediler. Önce 'içeyim mi içmeyeyim mi' diye ikirciklenen Feyzi, ağabeyine bakıp, onun bardağını da havada görünce, elindeki rakı dolu bardağı bir dikişte bitirdi.

                                                                ***
     Damat tıraşını yapacak berber, avludaki çocukların yardımıyla halay çekenlerin boşalttığı alanın tam ortasına damadın oturacağı berber koltuğunu, aletlerini koyacağı küçük sehpa ve büyükçe bir masayı yerleştirdi. Berber, izleyenlerin meraklı bakışları arasında, masanın üzerine karton bir kutudan çıkardığı, içlerinde renkli kolonyalar olan küçük cam şişeleri dizmeye başladı. Şişelerin yanına da damada kolonya dökecek olanların vereceği bahşişleri koyacakları boş büskivi kutusu da yerleştirmeyi de ihmal etmedi.
     Berber hazır olunca; davul zurna neşeli bir hava çalmaya başladı. Feyzi, oturduğu sandalyeden sağdıçları ile birlikte kalktı. Silah sesleri ve sofadaki kadınların zılgıtları eşliğinde berber koltuğuna oturdu.
     Berber, çantasından, katlanmış, haşırlı (6), beyaz bir Amerikan bezi çıkarıdı.      Onu bir kaç kez çırptıktan sonra Feyzi'nin önüne yayıp, uçlarından ensesine düğümledi. Omuzuna da gene haşırlı mavi renkli bir havlu koydu. Berber, bir eline makası, ötekine ise tarağı aldı. Makası Fevzi'nin saçları arasına sokup, saçını keser gibi yaptı. Feyzi'nin ağabeyine dönüp,
     ''Allah Allah! Makas kesmiyor ağa. Yeni de yületmiştim (7) halbuki'' dedi.
     Lafın nereye geleceğini kestiren avludakiler gülmeye başladı. Makasın neden kesmediğini anlayan ağabey yerinden kalkıp, berberin bahşiş kutusuna, şalvarından çıkardığı bir tomar paranın arasından çekip, çıkardığı bir ellik attı.
     Berber, Feyzi'nin saçını bir kez daha keser gibi yaptı.
     ''Bir kez daha denedim ağa valla kesmiyor bu makas'' deyince, ağabey çar naçar kutuya bir ellilik daha koydu.
     Sonra masadaki küçük kolonya şişelerinden birini aldı; kapağını açtı, içindekileri kardeşinin başına döküp, sofadaki kadınların zılgıtları eşliğinde masasına dönerken berber tıraşa başladı. Önce damadın yakınları, ardından konuklar, masanın üzerindeki kolonyaları, Feyzi'nin başına döküp, bahşiş kutusuna gönüllerinden kopanı koydular. Damadın ölmüş anasının yerine koyduğu deli namlı teyzesi, kolonya şişesinin kapağını açmayı beceremeyince, şişeyi yeğeninin kafasına vurmaya başladı. Niyeti; şişeyi yeğeninin kafasında kırıp, kolonya dökme geleneğini anlının akıyla yerine getirmekti. Feyzi, canı ne kadar yansa da yiğitliğe halel gelmesin diye sesini çıkarmadı; ne de olsa kendi düğünüydü. Feyzi'nin yanı başında duran sağdıçlardan biri yerinden kalkıp, teyzesinin bileğini tuttu.
      ''Durr dezze vurma!  Oğlanın kafasını yaracan. Şişenin gapağını ben açiim de öyle dök.''
     Sağdıç, Emine teyzenin elindeki kolonya şişesini aldı; kapağını zorlanmadan açıp, şişeyi yeniden kadının eline tutuşturdu. Kolonya şişesini kazasız belasız yeğeninin başına döken teyze, görevini eksiksiz yerine getirmenin mutluluğu ile elini beline atıp, kuşağından sıyırdığı tabancasıyla bir kaç el ateş edip, yerine geçti.   Teyzenin yerine geçmesinden bir kaç dakika sonra bir oğlan çocuğu koşarak berbere geldi. Elindeki 20 lirayı kutuya koyarken,
     ''Emine nenem para vermeyi unutmuş'' dedi.

                                                              ***
     Berber, damat tıraşına devam ederken, kentten gelen konukların masasında oturan Feyzi'nin ortanca ağabeyi ayağa kalkıp, bir el işaretiyle davul zurnayı susturdu.
     ''Komşular, şimdi arkadaşım Arap Mahmut mevlit okuyacak.!' 
     Konukların bir bölümü, 'ne günlere kaldık? içki masasında mevlit okunur mu?' derken, Arap Mahmut'u tanıyanlar, 'işin işinde bir iş var, dur bakalım ne çıkacak bunun ardından?' dediler.
     Mevlit okunacağını duyan sofadakiler, bu işe pek anlam veremediler ama ne olur ne olmaz diyerek, başlarındaki yağlıkları çözüp, yeniden bağladılar.
     Feyzi'nin ortanca ağabeyinin yakın arkadaşı olan Arap Mahmut'un Araplığı,    Arap asıllı olmasından değil; koyu esmerliğinden geliyordu. Kırklı yaşlarda; iri yarı olmasına karşın gövdesinden beklenmeyecek şekilde nazik, şaka yapmaktan hoşlanan ve en önemlisi şaka kaldıran biriydi. Bir kamu kuruluşunda şoför olarak çalışan Arap Mahmut için ortanca ağabey, 'öyle mukallit ki (8) ölüyü bile güldürür' derdi. 
     Davul zurna susmuş, ortalık sessizleşmişti.
     Arap Mahmut, bir iki öksürüp, boğazındaki gıcığı giderdikten sonra önünde duran bardaktan bir yudum su aldı. Suyu ağzında bir kaç kez dolandırdıktan sonra yuttu.
     Davudi sesiyle, öyle bir besmele çekti ki; avludakiler de, sofadakiler de bir kez daha kendilerine çeki düzen verme gereği duydular.
     Arap Mahmut, besmeleden sonra mevlidine başladı.


     ''Hakta alaaa çün(9) yarattıı Ademiii
      Adem kırdı balta ile bademiii.''


     Arap Mahmut'a yakın oturanlar, mevlitin(!) ilk iki dizesini duyunca gülümsediler. Ancak sofadaki kadınlar, masalara uzak olduklarından ''hakta ala ve Adem'' sözleri dışındaki sözcükleri anlamadıkları için çoktan göz yaşı dökmeye hazır olan gözlerini silmeye başladılar. Köyün kadınları, ne zaman Kur'an ya da mevlit dinleseler; sözlerini anlasınlar anlamasınlar; adettendir deyip her seferinde göz yaşı dökerlerdi.


     ''Havva aydur(10) yiyelim al almayııı(elma)
      Adem aydur yir isek unut burda kalmayııı.''


     Mevlitin burasında avludakiler arasındaki  gülüşmeler arttı. Kendilerini, davudi sesle okunan mevlitin ahengine kaptırıp, öne arkaya sallanan sofadaki kadınların göz pınarlarında biriken yaşlar, yavaş yavaş yanaklarından aşağı süzülmeye başladı.

     Arap Mahmut sesini daha da yükseltti.
    

  ''Allahümme zakiriiinnn(11)

   Karnı doymaz fakiriiinn,.''

 

     Sofada neredeyse kıyamet koptu. Kadınların bir bölümü içli içli ağlamayı bırakıp, burunlarını çekip; yüksek sesle hıçkırmaya başladılar.


      ''Getirin ha getiriiin,
      Yemezse yüzüne tükürüüün.''


diye sürdürdü kendine özgü mevliti Arap Mahmut.
     Avludan kendilerine kadar ulaşan kahkahalardan işkillenen kadınlar, okunanın, bildikleri mevlit olmadığını anlayınca,
       ''Anam ne diyor bu herif? Tövbe tövbe!''
       ''Mevlüt deeel anam bu okuduğu.''
       ''Tüü! Boyun devrile herif, bir de Arabım diye dolanıyor ortalıkta.''
       ''Deertt!'

       ''Çarpılacak bacım!''
       ''Hafız'ın(12) arkadaşı da Hafız'a benzer''

      Arap Mahmut mevlidi bitirdiğinde, damadın tıraşı da bitmişti.

                                                      ***
     Gün kavuşmaya başlamıştı. Davul ve zurna ''Gelin Alma'' havasını çalmaya başladı. Önde, çevresi altın sırmalı şerit ile çevrili bayrağı taşıyan bayraktar, ardında her iki yanındaki sağdıçlarıyla Feyzi, kalabalık bir gurupla, kız evine doğru yürümeye başladılar. Kız evine varınca Feyzi, evin merdiveninin alt başında durdu.  Damadın gelin almaya geldiği haberi yengelere iletilince; gelin de duvağı örtülü beyaz gelinliği ile kendini gerdeğe hazırlayan yengelerin(13) arasında, merdivenin üst başındaki sahanlıkta göründü. Gelini almak için merdivene çıkmaya çalışan Feyzi'yi gelinin küçük kardeşi göğüsledi. Göreneğe göre damadın gelini baba evinden alırken gelinin erkek kardeşine para ya da bir armağan vermesi gerekiyordu. Buna hazırlıklı olan Feyzi, cebinden çıkardığı 17 taşlı, deri kayışlı Nacar marka kol saatini kaynın koluna takınca; gelinin kardeşi kenara çekilip, eniştesine yol verdi.  Feyzi, kız evi baba evine çok yakın olmasına karşın, geleneğe uyarak gelini, çieklerle süslenmiş kır bir ata yengelerin yardımı ile bindirdi.  Önde gene bayraktar, ardında davul zurna, onların hemen arkasında kır at üzerinde gelin ve atın dizginlerini tutan damat ile onları evlerine kadar yolcu etmek isteyen konuklar, damadın baba evine doğru yürümeye başladılar.
Fevzi, atından inen gelini evinin merdiveninin başında yengelere teslim etti. Yengeler, gelini sofada bekleyen kadınlara, göstermek için, yüzünü açıp onu bir sandalyenin üzerine çıkardılar. Ardından da dualar eşliğinde gerdek odasına soktular.
     Artık gün kavuşmuş, damadı yolculamak zamanı gelmişti. Silah sesleri arasında gerdek odasına girmek için evin merdiveninin başına gelen Feyzi'yi bu kez bayraktar göğüsledi; o da bahşişini alıp yana çekildi. Bayraktardan kurtulan Feyzi, sırtına yumruk vurup, ''beline kuvvet, utandırma bizi aslanımmm!'' diyerek onu cesaretlendirmeye çalışan arkadaşlarının önünde, merdivenleri koşar adım çıkarken, uğur olsun; yapılan büyüler bozulsun diye evin damına  konmuş çiçek demetinin arasındaki aynayı vurmak amacıyla nişancılığına güvenenler ateş etmeye başlamışlardı.

                                                          ***
     Gelinin oğlan kardeşi, eniştesinin kendisine armağan ettiği deri kayışlı saati, biraz imrenerek, çokça da  kıskanarak bakan arkadaşlarına gösterip,
     ''Nacar, hemi de 17 rubis'' dedi. 
     '' Nacar'ı biliyom, emmimde de var'' dedi oğlanlardan biri, ''amma 17 rubis ne ki laan? onu bilmiyom''
     ''Rubis nedir ben de bilmiyom, ama eyi bi'şey olmazsa eniştem dakmazdı'' deyip, deri kayışlı,17 rubisli saatini başkalarına da göstermek için koşarak köy meydanına gitti.


---
İstanbul- Temmuz 2020
---
1-Dölle: Bir çardağa sarılmış üzüm asması.
2-Kırkım atma: Düğünde yeni evliler için armağanları toplama. Yanında, başının üstünde bir sini tutan kız çocuğu olan köyün yerlisi yaşlı bir kadın, bir sandalyenin üzerine çıkar, verilen armağanları, armağanı verenin adını söyleyerek sinye koyma eylemine kırkım atma denir.
3-Türkünün tamamı:
   Aman dezze yaman dezze/Ben yoruldum geze geze/ üç gızıyın birini bana versen/
   alırım dezze.
   Dezze fikrini iyi düşün/ Odununu çekerim gışın/satılıksa param peşin/ borca kalır
   sanma dezze.
4-Yağlık: Adana köylerinde, pamuklu kumaştan yapılmış, boyama desenli baş örtüsü.

5-Zılgıt çekmek: Dilini ağzının içinde oynatarak, başparmak hariç, 4 parmağı ile dudaklarına hafif hafif vuraral’’lu lu lu’ diye ses çıkarmak. Bir tür beğeni ifadesi.

6-Haşırlı:Haşırlı.Yeni, hiç kullanılmamış, havlu ya da bez.

7-Yülemek: Bileylemek
8-Mukallit: Taklit yapan
9-Çün-:Nice, mademki, nasıl
10-Aydur: Söylemek, söyledi
11-Zakir: Zikr eden
12-Hafız: Fevzi'nin ortanca ağabeyi Mehmet'in lakabı. Hafız olduğu için değil, sesi güzel olduğu için bu lakabı almıştır.
13-Yenge:Gelini gerdeğe hazırlayan, evli kadınlar. 


 

6 Temmuz 2020 Pazartesi

Ben Fayız Yimen





Ben Fayız Yimen

Banka açılalı çok olmamıştı; içeride fazla müşteri yoktu. Bankanın kapısından içeri, kırçıl sakallı, bıyığı sakalına göre daha kısa kesilmiş, küçük gözleri burnuna yakın, başında takkesi ile kahverengi şalvarımsı bir pantolon ve gene aynı renkte cübbe giymiş, ortaya yakın kısa boylu, altmış yaşlarında tıknaz biri girdi.
Kapının girişinde ayakta duran güvenlik görevlisi, onu görür, görmez,
     ''Hoş geldin hacı baba! Sefalar getirdin. Müdür beye mi?''
Hacı güvenlik görevlisini görmezden gelip, bankanın giriş katındaki bankacılara ve müşterilere  toptan bir ''esselamun aleyküm'' çekip, doğrudan banka müdürünün oturduğu ikinci kata çıkan merdivenlere yöneldi. Ardından da güvenlik görevlisi...

***
Banka, Orta Karadeniz Bölgesinde yer alan küçük bir kentte faaliyet gösteren bir devlet bankasıydı. Kentin ekonomisi genelde tarıma dayalı olmasına karşın, bir kaç yem ve un fabrikası ile çevre köylülerin ortaklaşa kurduğu salça fabrikası, kent ekonomisinin temelini oluşturuyordu.
Güvenlik görevlisinin 'hacı baba' diye selamladığı kişinin adı Salih'idi. Hacı Salih'in kentin hemen girişindeki un fabrikasının yanında, kente çok uzak olmayan bir köyde de bin dönüme yakın arazisi vardı. Hacı Salih, kendi deyimi ile ' köycülük işini' büyük oğluna bırakmış, kendisi, iki oğlu ile birlikte fabrikada eyleşiyordu'. Kenteki salça fabrikasının kurucu ortaklarından olduğu için, hakkı olan yönetim kuruluna  Valinin üstelemesine  karşın 'işim başımdan aşkın heri!' deyip  kendi yerine küçük oğlunu sokmuştu.
Köylüler, hasattan sonra, yeterli depoları olmadığı için az  bir öndelik karşılığı buğdaylarını un fabrikalarının silolarına döküp, fabrika sahiplerine emanete bırakırlar, kalan paralarını da buğdaydan üretilen un satıldıkça parça parça alırlardı. Neredeyse gelenek haline gelen bu uygulama nedeniyle fabrika sahiplerinin işletme sermayesine pek fazla gereksinimleri olmazdı. Kentteki en büyük kapasiteli un fabrikası onun olduğu için, bu emanet sisteminden aslan payını da Hacı Salih alırdı. Ancak bu aslan payını almasının en önemli nedeni; sadece fabrika kapasitesinin büyüklüğü değildi. Onun hem hacı, hem de tarikat ehli olması; payın büyüğünü almasının bir başka nedeniydi. Üstelik, kendi köyünde, çevre köylerdeki yoksul çocuklara ''Kur'an talim ettiren' yatılı Kur'an kursu binasını da o yaptırmıştı. 

***

Hacı Salih'in merdivenleri çıkıp odasına yöneldiğini gören banka müdürü masasından kalkıp, Onu odasının kapısında karşıladı. 
Hacı, sağ elini göğsüne götürüp, müdürü selamladı.
      ''Esselamu aleyküm inişte! (1) Zabah-ı şeriflerin hayr'ossun''
Nabza göre şerbet vermesini gayet iyi bilen ve aynı kentten evli olan deneyimli müdür, hacılara günaydın denmeyeceğini çoktan öğrenmişti.      
     '' Ve aleyküm selam Hacı Baba! Hoş geldin! Nas'sın bakayım''
     ''Hoş gördük inişte, gordüğün gibi.''
     ''Gördüğüm gibiyse; iyisin; maşallahın var.''
     '' Amaan heri !(2) Bu yaştan sona eyi olsam ne, eyi olmasam ne. Emaneti davşıyom(3). Amma velakin Allah'a şükür gene de.''
     ''Keşke herkes senin gibi taşısa emaneti Hacı baba!''
Hacı'nın, kentte başka bankalar olsa da bu bankayı seçmesinin kuşkusuz en önemli sebebinin bu müdürdü. Hem kentin eniştesiydi hem de cumasını kaçırmaz, orucunu sekitmezdi. Bir de hacca gitseydi eyi olacağıdı emme, Hacı ne zaman lafı döndürüp dolaştırıp hacca getirse; 'zamanı var Hacı! Yaşım daha genç Allah göstermesin genç yaşta hacılığın farizesini yerine getiremem, şeytana uyar; sakat etmekten korkarım' diyordu.
     ''Ne içersin? Her zamankinden mi?''
     ''Her zamankinden ossun.''
Müdür oda kapısında bekleyen güvenlik görevlisine,
     ''Hasibe hanıma söyle bize iki sade kahve, bir de limonlu maden suyu...''
Kahveler gelinceye kadar, şurdan burdan konuştular.
Hasibe hanım kahveleri getirdi. Aynı anda birer yudum aldılar kahvelerinden.
Hacı,
     ''Valla vaktım olsa buraya her gün gelirim; bu gayfenin hatırına. Heç bir yerde böyle gayfe yapmıyorlar.''
Müdür gücenmiş gibi,
     ''Aşk olsun Hacı Baba! Sadece kahvenin hatırına mı geliyorsun bana?''
     ''Alınma canım, gelişimin sebebi helbette sadece gayfe deel.''
     ''Ben de şaka dedim zaten Hacı! Seni bilmez miyim?
Hacı kahvesini içip, bitirdikten sonra, bardakta, kabarcıklar çıkaran maden suyundan bir yudum aldı.
      ''İnişte, benim vadeli bir hesap varıdı, onu böön gapatiim diyom''
      ''Hayırdır?''
      ''Hayır. Biliyon köylü buğdayı benim siloya döküyor. Onlara biraz avans virmem ilazım. Sen de eyi bilin ki; köylü gısmıynan kötü olmaya gelmez. Ha köylü, ha memede çağa(4). Gak deyişin virecen, guk deyişin virecen . Ağızları boş galdı mı; zırlar dururlar.''
Müdür,
      ''Hallederiz Hacı Baba'' deyip, telefona sarıldı. '' Bana kadar gelir misiniz Şeref bey!''
Bir kaç dakika sonra, on beş gün önce bankaya Güneydeki bir kentten gelip şef kadrosuna atanan, otuzbeşlerinde gösteren Şeref, Müdürün odasına geldi. Başıyla hacıyı selamladı. Müdür, Hacı Salih'e,
     ''Şeref bey bizim yeni şefimiz. Geleli iki hafta oldu, olmadı.'' 
Odaya girdiğinden beri yüzündeki güler yüzlü ifadeyi bozmayan Şeref'e dönüp,
    ''Hacı Salih bey de şehrimizin ileri gelen çiftçi ve fabrika sahiplerinden biri ve en iyi müşterimizdir. Bankamız onun sayılır''
Şeref,
     ''Memnun oldum efendim'' deyip, tokalaşmak için elini Hacı'ya uzattı ama o oturduğu koltuğun yaslandığı arkalığından şöyle bir doğrulur gibi yapıp, sağ elini göğsüne götürdü. 
Müdür,
       ''Hacı beyin vadeli hesabını kapatalım hemen. İmzalanacak evrakı ve parayı odama getirin. Hacıyı yormayalım.''
Şeref merdivenlerin başına kadar gidinceye kadar Müdür de, Hacı da onu gözleri ile izlediler. Şeref merdivenden inince Müdür, Hacıya dönüp,
      ''Büyük oğlandan olan torunun askerden gelmiş diye duydum. Gözünüz aydın. Everirsin artık.''
      '' Eyle. Benim gaşık düşmanıynan gelinin göz godoğu süt emmiş biri var. Allahın emriynen isteyip, ardından da nişan edecük.
     '' Bu zamane gençlerini nişanda fazla bekletmeye gelmez.''
     ''Haklısın bekletmeye gelmez. Düğünü de güze yaparık artık.''
Müdürle Hacı sohbet ederken, Şeref elinde bir tomar para ve banka amblemli bir kağıtla içeri girdi. Parayı ve elindeki evrakı hacının önündeki sehpaya koydu.
Hacı'ya
     ''Hacı amca burayı imzalayınca işlem tamam oluyor.''
Hacı imza atmadan önce, gözlüğünü cebinden çıkardı. 
Camını hohlayıp, gene cebinden çıkardığı bez mendil ile camlarını sildikten sonra, gözlüğü burnunun ucuna yerleştirdi. Şefin masaya koyduğu dekonta şöylesine bir göz attıktan sonra, dekontta gördükleri onu şaşırtmış gibi gözlüğünün üstünden Şeref'e bakıp,
     Burada bir yağnışlık var Şeref efendi. Vadelideki param bu kadar deeldi. Nirdeyse 60 bin küsür fazla var. Bu neci?''
     ''Ben kolaylık olsun diye faizini de hesaplayıp, ana paraya ekledim Hacı amca '' dedi Şeref.
Hacı küçük gözlerini belertip, sesini yükseltti.
     ''Yahu Şeref efendi! Sen beni ne sanıyon allasen. Bu yaştan sona bana fayız yedirip, cehennem ataşında yanmamı mı istiyon?''
      ''!''
      '' Ben bu parayı gabul idemem; asla! Na'ap, ne'et çıkar bu fayızı. Bana helal param yeter Allaha şükür.''
Şeref şaşkın; yardım ister gibi müdüre baktı. Bu konuda deneyimli olan ve artık devreye girme zamanın geldiğine karar veren Müdür, 
      ''Hacı'' dedi. ''Seni gayet iyi anlıyorum. Sen asla helala haram katmazsın. Ama bizim bu parayı sana ödememiz lazım; kural bu.''
     ''Yahu Müdür eşk olsun, sen de mi Şeref ilen aynı düşünüyon. Pes valla!''
     ''Haklısın Hacı ama kural bu. Bu faizi ana para ile sana ödememiz lazım.''
     ''Vallaha gabul itmem. Bak Allahın adını andım.''  Yılların banka Müdürü ilk kez böyle bir durumla karşılaşıyormuş gibi,
     ''Sen tarikat ehli bir müslümansın bilirim. Var mı bunun şeriatta bir yolu, yordamı?''
Hacı derin bir nefes aldı. Sağ elinin işaret parmağına götürüp bir süre düşünür gibi yaptı. Ne yapacağına karar vermiş olacak ki; sonunda cübbesinin altındaki yeleğinin düğme iliğine zincirle tutturulmuş, Şimendifer marka cep saatini çıkarıp, Şeref'e uzattı.
      ''Şimdi bu işi şeriata munasip bir şekilde halledcüük. Sen şimdi bu saatimi benden 60 bin küsura liraya satın alacan'' deyip saatini Şeref'e uzattı.
Olanlardan bir şey anlamayan Şeref, masasında onları gülümseyerek izleyen Müdüre baktı. Müdür al anlamına gelecek şekilde başını sallayınca, Şeref ,
      ''Satın aldım Hacı amca, dediğin gibi 60 bin liraya satın aldım'' deyip, Hacının zincirinden tutup salladığı şimendifer marka köstekli saati almak için elini uzattı. Saati eline aldı ama zincir hala hacının elindeydi.
      ''Şimdi o 260 bin liraya satın aldığın bu saati bana gönül rızasıynan hedaye et bakalım. 
Şeref bir kez daha Müdüre baktı. Müdür, gene 'al anlamında' bir baş işaretiyle  Hacıyı bir kez daha onayladı.Hacı,
     ''Ettin mi?''
     ''Bu saati gönül rızası ile sana hediye ediyorum'' deyip, zinciri Hacının elinde olan şimendifer marka saati, Hacıya geri verdi. Hacı, Şeref'in elinden alıp, zincirini yeleğinin iliğine tutturduğu saati, yelek cebine koyup, oturduğu koltuğun arkalığına yaslandı,
      ''Şimdi her şey şeriata uygun oldu. Haram maram galmadı''
Müdüre dönüp, 
     ''Şimdi soğuk bir kolanı içerim'' dedi.
***
Müdür ve Şeref Hacıyı bankanın kapısına kadar birlikte yolcu ettiler.
Müdür odasına çıkmadan, hala olayın şaşkınlığını üzerinden atamayan elini Şeref'in omuzuna koyup,
   '' Sen yeni geldin buraları bilmezsin. Kendine bir kahve söyle, sonra da yanıma gel biraz sohbet edelim'' deyip odasına çıktı.
--------
Corona Güncesi- Temmuz 2020
Adana
------
1-İnişte:Enişte
2-Heri: Bir hitap şekli. Bre.
3-Emaneti taşımak: Tanrının verdiği bedende onun sahibi değil, emanetçisi olmak.
4-Çağa:Çocuk



29 Haziran 2020 Pazartesi

Yer Gök Duayla Ayakta Durur




Yer Gök Duayla Ayakta Durur

Yaz tatilimizin bir bölümünü geçirmek için ailecek babamın kimi akrabalarının yaşadığı, Toroslar'ın eteklerindeki bir tepede kurulu; çevresi çam ormanları ile çevrili, halkının çoğunluğu Yörük olan, Çörten'e gitmiştik(1). Köyde, babamın dayısının birbirine bağlı vagonlar gibi art arda dizilmiş, altı ahır ve samanlık, önünde büyük bir çardak olan evinde kalıyoruz.
Bir sabah kahvaltıdan hemen sonra babamın kuzenlerinden Veli ağabey,
     ''Dayı ben Otluk'daki tarlaya gideyom. Çok galmaz gelirim.
     ''Hayırdır?
     ''Hayır diyelim, hayır ossun. Tarlanın bir köşesi su almış. Öyle oluşun, orada biten pambığa  gurt düşmüş.
      ''Kurta karşı hangi ilacı kullanıyorsunuz Veli?'' Veli ağabey gülümseyerek,
      ''İlaç mı? İlacı kim yitirmiş ki biz bulalım dayı''
      ''Eee!''
      ''Köyün hocasıynan gideyom. Dün yatsıdan sona gonuştum, tamam dediydi''
      ''Hoca pamuktaki kurta ne yapar bre oğlum?''
      ''Valla gurt duvası varımış, bire birmiş, össeet bitirirmiş işini. Hoca öyle dediydi.''
      '' Oğlum Allah akıl dağıtırken neredeydiniz.? Bu devirde(2) duayla, üfürükle kurt mu ölürmüş?''
      ''!''
Babam, onayını almak için, kaçak sigara kağıdına, tabakasından aldığı tütünü saran dayısına döndü. Ahmet dayı da, 'ben anlamam bu işten' dercesine ellerini iki yana açıp, çaresizliğini belirtince; babam duyulur duyulmaz bir sesle 'le havle'' çekti.
      ''Eyleş biraz Veli ben de geliyorum.'' 
Babam bir yere gider de ben gitmez miyim?  Hemen yekindim(3). Babam daha ayakkabılarını giymeden ben çoktan hazırdım.

***
Atları arabaya Veli ağabeyle birlikte koştuk. Koştuk dediysem; ben sadece hamudları(4), bellemeleri(5), yan kayışları (6) ahırdan alıp arabanın yanına getirdim. Koşum işi tamamlanınca, arabaya minderleri birlikte yerleştirdik. Babamla Veli ağabeyin benle yaşıt kardeşi arkaya, ben de arabanın önüne; Veli ağabeyin yanına oturdum.
Dizginler bende.
Önce camiye uğradık. İmam  bizi bekliyormuş, karşılıklı selamlaştılar. İmam, 65-70 yaşlarında, ak sakallı, uzunca boylu, zayıf sayılacak biri. Üstünde beyaz, önünde düğmesi olmaya astarsız bir cübbe, başında da çevresi işlemeli beyaz bir takke var. İmam,
     ''Veli abdestin var mı?'' diye sordu.
Veli ağabeyin abdesti yokmuş.
O abdest alırken acaba babam da abdest alacak mı diye baktım ama  babam hiç oralı değil. Veli ağabey abdest alırken, imamla babam konuşmaya başladılar..
Babamı, İkinci Dünya Savaşı sırasında buğday tüccarlığı yapan dedemden dolayı tanıyormuş. Babam, bir sohbet sırasında bize, dedemin 2. Dünya Savaşı sırasında bu köye buğday yardımı yaptığını söylemişti.
     '' Zor zamanlarıdı o vakıtlar. Ama sağ olsun dar zamanımızda yetişti Durmuş Ağa. Eyi adamıdı irahmetli. Mekanı cennet olsun.''     
Babam,
      ''Hoca! Veli bana pamuk tarlalarının su gören yerinde kurda rastladığını söyledi. Sen de kurt duası ederim, bir şey kalmaz demişsin.''
      ''Doğrudur, dedim.''
      ''Bre hoca, duaynan pamuktaki kurt ölür mü?''
      ''Bak Memet efendi. Her şeyin önü ardı dua. Peygamber efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ''dünya dua üzerine duruyor' demiş. Onun için bu işte itikat şart. Allahın izniynen 'gurt duasını' okuyuşun, gurt murt kalmaz pambıkta.''
Babamın hacı hocalarla din ve iman üzerine yaptığı tartışmaları bildiğimden, 'şimdi imama gerekli cevabı verir' diye düşündüm. Ama düşündüğüm olmadı. Babam sadece anlaşılmaz bir şeyler mırıldanıp, başını iki yana salladı.

***
Yaklaşık 15 dakikalık bir araba yolculuğundan sonra pamuk tarlasına ulaştık. Arabadan önce Veli ağabeyle ben indik. Ardımızdan da ötekiler. 
Tarlanın sınırı, hafif eğimli bir yamaçtan başlayıp, aşağıdaki küçük bir derenin kıyısında sona eriyordu.
Veli ağabey önde biz ardında, tarlanın su basan yerine geldik. Derenin hemen kenarında, dere taşınca sular altında kalan bir kaç dönümlük yerdeki kozalar, su basmayan yerdeki kozalara göre daha büyük ve daha yeşildi. Kozaların önemli bir bölümü çiçek açmış, çok az bir bölümü ise elmaya (7) durmuştu.
Babam, önce su giren bölümdeki kozaları inceledi. Özellikle yaprakların altını kontrol ediyordu. Ben de babama öykünerek yaprakları incelemeye başladım. Yaprakların toprağa bakan kısmında yeşilimsi, mavimsi çok küçük kurtlar vardı. Babam daha sonra kurak yerde biten kozaların arasına daldı, ardından da ben. İşin ilginci orada bu kurtçuklardan eser yoktu. Babam, kozalardan kopardığı bir kaç yaprağı, kendisini meraklı gözlerle izleyen imama gösterdi.
     ''Bak hoca bunun adı dikenli kurt. Küçük göründüğüne bakma. Yaprağı da, çiçeği de yer, pamuğun elmasının içine girer, onun kuruyup düşmesine sebep olur. İlaçlanmazsa bu kurtlar, tarlanın öbür yanına da sıçrar.
Yapraktaki kurtları gören Veli ağabey, 'sen ne diyorsun hocam?' dercesine bir umutla imama baktı. İmam elindeki dua kitabı olduğunu sandığım küçük bir kitabın sayfalarını çeviriyordu. Bu yüzden olacak, Veli ağabeyin bakışını fark etmedi sanırım.
İmam, önce tarlanın su basan yerini dolaştı, ardından da derenin kıyısındaki bir dut  ağacının gölgesinde, elindeki dua kitabından sessizce ve uzun uzun dua etti. Kurtları öldürecek duayı tamam etmiş olmalı ki, 'Lilahil Fatiha' dedi. İçimizden, hep birlikte fatiha suresini okuduk. Sonunda amin deyip iki elimizle yüzümüzü sıvazladık.
Cenazelerde de imamın, ölenin ardından okuduğu sure Fatiha olduğu için, her ne kadar babam 'ilacı dua değil ilaç öldürür' dediyse de, ben, hocayla birlikte okuduğumuz Fatiha suresinin kurtları öldüreceğine inandım.
Arabayla köye dönerken, kimse konuşmadı. İmamı camiye bırakırken Veli ağabeyin imamın eline bir şey sıkıştırdığını gördüm. Sanırım  imamın hizmetine karşılık verilen bir hediyeydi imamın eline sıkıştırılan; her neyse... Veli ağabeyin imamın eline bir şeyler sıkıştırdığını babam da görmüş olmalı ki, 'Allah akıl fikir versin, bunlar adam olmaz' diye söylendi...

***
Aradan bir kaç ay geçmişti. Galiba ekim ayıydı. Tam akşam yemeği için masanın etrafında toplanmıştık ki, bahçe kapımızın tokmağı çalmaya başladı. Babamın işaretini beklemeden masadan kalkıp, kapıyı açtım. Kapıyı çalan Veli ağabeydi. Omuzunda da bir heybe. Kapıdan bağırdım.
     ''Baba! Veli ağabey geldiii!'' Veli ağabeyle eve girdik.
     ''Selamun aleyküm dayı! Ziyade olsun.'' 
Babam yerinden kalkmadan,
     ''Hoş geldin Veli. Kaynanan severmiş, gel otur.'' Veli ağabey yemenilerini evin dışında çıkarıp, omuzundaki heybeyi de evin girişine bıraktı. Önce babamın elini öptü. Ardından annemin kendisi için masaya getirdiği sandalyeye oturdu.
Yemekten sonra Babamla Veli Ağabey sağdan soldan konuşurken söz döndü dolaştı pamuk tarlasına düşen kurda geldi. Babam,
     ''Pamuğu naap'tınız Veli ? Hocanın duası iyi geldi mi bari?'' dedi gülümseyerek.
Veli ağabey biraz mahcup,
     ''Ne yalan söyliim dayı. Hocanın duası pek fayda itmedi. Su değen yerdeki kurtlar daha sonra öteki taraftaki kozaya da atladı. Elmalar olmadan patır patır yere düştü.''     ''
Babamın ''ben size dediydim, olacağı buydu '' demesini bekledim ama nedense demedi.
     '' Peki Hoca ne dedi bu işe?''
     ''Göya sen aptestsizmişin de dua ondan yerine ulaşmamış.''
     ''Demek hocayla senin aptestli haliniz, benim aptestsiz halime güc yetirememiş ha?''
Ardından, imamın geçmişini de içine alan sunturlu bir küfür savurduktan sonra, mutfaktaki anneme seslendi.
      ''Hanım, bize iki kahve yap. Veli sen nasıl içersin kahveyi?''
      ''Şiresi bol olsun dayı.''

-----
Corana Tutukevi.
Haziran 2020

-------
1-Çörten o tarihlerde Kozan'a bağlıyken, şimdilerde İmamoğlu İlçesine bağlı, Adana'ya yaklaşık 40 km. uzaklıkta bir köy. Bu gün o çam ormanlarından hemen hemen hiç bir iz kalmamış.
2-Yıl 1959
3-Yekinmek:Bir şey yapmak için davranmak, oturduğu yerden fırlayıp ayağa kalkmak.
4-Hamut: Özellikle atların boynuna geçirilen dışı deri kaplı, içi saman ile doldurulmuş her iki yanındaki kulaklar( eğri ağacı arabanın okuna bağlayan deri uzantılar) elips şeklindeki boyunluk.
5-Belleme: Atların ve binek hayvanlarının sırtına, eğerin altına konan, keçe ve kaba kumaştan yapılan korumalık. Eğer olmadığı zaman kimi durumlarda eğer gibi kullanılır.
6-Yan kayış:Çift at koşulan arabalarda, hamudu teraziye bağlayan ham deriden yapılma kayış.

22 Haziran 2020 Pazartesi

Babam




Babam

Babasız büyüyenlerin dışında babası ile anısı olmayan kişi var mıdır?
Hiç kuşkum yok ki; bu sorum şaşkınlıkla karşılanıp; ''babasıyla anısı olmayan çocuk olur mu? Babayla geçirilen her an, bir anıdır'' diye yanıtlanacaktır.
Babalı büyüyen her çocuk gibi benim de babamla acı-tatlı yüzlerce anım olmuştur. Ama yüzlerce anım arasında bende derin iz bırakan bir anım var ki; aklıma her geldiğinde göz pınarlarım dolar.
Ankara'da okuyorum.
Babam hasta; hastalığı ise, şimdilerde adını söylemeden ''amansız hastalık'' dedikleri türden ...
Güçlükle nefes alıyor, çabuk yoruluyor...
Ne zaman,
     ''Baba bir doktora git. İyi görünmüyorsun'' dediğimde,
     ''Ben müzmin bronşitim'' deyip geçiştiriyordu.
Bir ara okul tatil olunca Adana'ya gittim. Babam daha da kötüleşmiş buldum.
Erkek kardeşim,
     ''Ağabey geçen gün pazara gittik Alış veriş yapıp dönerken, babam yorulup bir kaç kere kaldırıma oturup dinlendi. Çok zor soluk alıyordu. Babamı öyle görünce, ağladım'' dedi.
Bu kez kararlıydım. Karşı koymasına aldırış etmeyip onu doktora götürecektim. Önce doktora gitmemek için direndi.
Gerçeği öğrenmekten korkuyordu sanırım.
Yılmadım; üsteledim. Kırk dereden su getirip'', sonunda benimle Ankara'ya gelip, doktora birlikte gitmemize razı ettim. Gitmeden de Ankara'da yaşayan dayımı arayıp, babam için Dışkapı SSK Hastanesinden randevu almasını istedim.

Randevu gününün sabahı Ankara'ya ulaştık.
Randevu saatinde doktorun odasındaydık.
Doktor, kısa bir incelemeden sonra, bir karara varmak için babamın gırtlağından bir parça alınması gerektiğini söyleyip,
     '' Gırtlağından alacağımız parçanın biyopsi sonuçları bir hafta sonra belli olur. Çıkacak sonuca göre tedaviye karar veririz.''
Hastaneden çıkar çıkmaz babam,
     ''Otobüs terminaline götür beni, Adana'ya döneceğim''dedi.
'Bir hafta için Adana'ya gidip gelmesinin kendisini yoracağını, burada kalıp,biyopsi sonuçlarını beklemesinin sağlığı için daha iyi olacağını' söylememe karşın, gidişine engel olamadım.
Belki de tehlikeli bir ameliyata girmeden önce çocuklarını bir kez daha görmek istiyordu. 
Kim bilir?

 ***    
O bir hafta bir türlü geçmek bilmedi.
O gün geldiğinde, erkenden hastaneye gidip, doktoru beklemeye başladım. Sıram gelince odasına girdim.   
     ''Sonuçlar geldi. Baban...''
Sözünü bitirmesine fırsat vermeden, atıldım,
     ''Kanser, değil mi?''
Doktor elindeki dosyayı masaya bırakıp, bir süre beni süzdü. Sonra gülümseyerek,
     '' Ben de bu kötü haberi bu genç adama nasıl söyleyeceğim diye düşünürken senin olayı olgunlukla karşılaman beni rahatlattı'' dedi.
     ''Tedavisi var mı?''
     ''İki türlü tedavi yapılabilir. Birincisi şua(ışın) tedavisi. Gırtlaktaki uru şua ile yok etmeye çalışırız. Tedavi başarılı olursa normal yaşamına devam eder. İkincisi ise gırtlağı tamamen alırız, ama bir daha konuşamaz. Ama ameliyatın başarı şansı, şua tedavisine göre çok yüksektir.
      ''Peki önce şua tedavisi yapıp; başarılı olmazsa ameliyatı deneseniz olur mu?''
      ''Şua tedavisinden sonra ameliyat yapamayız; başarılı olmaz. Onun için hangi tür işlemi uygulamamız gerektiğine baban karar verecek'' dedi. Bir kaç saniye düşündüm. Bir yanda başarı şansı az ama normal yaşama devam etme şansı veren şua tedavisi, öte yandan başarı şansı fazla ama normal konuşmaya son verecek olan ameliyat...
     ''Ameliyat yapın doktor bey.''
     ''Baban kabul eder mi? Tedavi konusunda babanın düşüncesini sormayacak mısın?''
     ''Hayır ben onu ikna ederim.''
Ameliyat gününü kararlaştırdık. Babama telgraf çektim. Telgrafta ayrıntıya girmeden, ameliyat için Ankara'ya gelmesi gerektiğini yazdım.
Bir kaç gün sonra babam Ankara'ya geldi. Geçen gelişinden daha kötüydü. Güçlükle ve sıkça soluk alıyordu. Terminalden doğrudan Hastane'ye gittik. Yol boyu, neden ona sormadan ameliyata karar verdiğimi, gerekçeleriyle birlikte uzun uzun anlattım. Ne bir soru sordu, ne de itiraz etti. Sadece dinledi.

***
Doktor babama  ameliyatın nasıl olacağına ilişkin açıklamalar yaptıktan sonra,
     '' Yarın erkenden gelin, yatışını yapacağız'' dedi.
Teşekkür edip odasından çıkarken seslendi,
     ''Delikanlı bir dakika bakar mısın? Sana söyleyeceklerim var.''
Yanına gittim, kulağıma eğilip; duyulur duyulmaz bir sesle,
     ''Babanın durumu iyi değil. Her an tıkanıp, soluksuz kalarak ölebilir. Yanına büyükçe bir çivi al, soluğu kesilince çivi ile soluk borusunu del ve hemen acile getir. Onu sabaha kadar gözünün önünden ayırma sakın.''
Doktorun odasından çıkınca babam,
     ''Ne dedi doktor?''
     ''Ne diyecek, erken gelin dedi.''
Babamı, iki arkadaşımla kaldığım öğrenci evine bırakıp, en yakın nalburdan uzunca bir çivi aldım.
Eve geldim. Çivi cebimde, babama göstermiyorum. Babamsa yol yorgunu, soyunup yatağa uzanmak ve bir an önce uyumak istiyor.
Acil bir durum olur diye soyunmasına izin vermedim.
    ''Acelen ne? Erkenden uyuyup da ne yapacaksın? Otur da biraz sohbet edelim'' dedim.
Babamın durumundan haberdar etiğim ev arkadaşlarım da beni destekleyince; babam çar naçar kabul etti bu önerimi.
Sağdan- soldan, geçmişten- gelecekten söz edip, onu uyutmamak için oyalamaya çalışıyor, soluğu kesilir gibi olduğunda elimi cebime sokup çiviyi kavrıyordum.  Doktor, soluğu kesilirse, soluk borusunda bir delik aç demişti ama çiviyi nereye, nasıl batıracağımı söylememişti.  Bir yandan babamı lafa tutuyor, beri yandan da boynuna bakıp, gerektiğinde çiviyi soluk borusunun neresine batıracağımı hesaplıyordum. Çiviyi batırdığımda acı duyar mıydı ki?
Hadi batırdım; kan akar mıydı?
Akarsa, kanı nasıl durdururdum?
Çocukluğumdan beri bir çok kez kümes hayvanı, 18 yaşımdan buyana da koyun kestiğim için beni kan tutmazdı tutmasına ama soluk borusunu delip, kanını akıtacağım kişi benim babamdı.
Allah'tan ev arkadaşlarımdan Bülent,
     ''Dert etme, sen yapamazsan ben yaparım ''dedi de rahatladım.  
O gece, hiç abartısız yaşamımın en zor ve en uzun gecesiydi.
Çiviyi kullanmamıza gerek kalmadan sabahı ettik.

***
Hastanede giriş işlemlerini, yapıp babamı odasına yerleştirdim. Doktor, 'birazdan babamı ameliyathaneye alıp, soluk borusunda rahat soluk alıp vermesi için bir delik açacağını, basit bir ameliyat olacağı için öğleden sonra onu ziyaret edebileceğimi, bu yüzden de hastanede beklememe gerek olmadığını söyledi.' Asıl ameliyat ise, tahlillerden sonra yapılacaktı.
Öğleden sonra göre görüşmek için ayrılmadan önce babamla kucaklaştım. Her ikimizin de gözlerimiz dolmuştu. Bir şey söyleyemeden odadan ayrıldım.

***
Akşama doğru hastaneye gittim.
Odasına girdiğimde, yatağının üzerinde bağdaş kurmuş oturuyordu.
Babam; gölgesine bile basmaktan çekindiğimiz babam, o kadar küçülmüştü ki... Omuzları çökmüş, gülerken ışıl ışıl olan ela gözlerinin ışığı sönmüştü sanki...
Soluk borusuna ortası delip, metal bir aygıt yerleştirmişlerdi. Artık ağzından ya da burnundan değil, oradan nefes alıp verecekti. 
Yatağına yaklaşıp, önce ellerini öptüm, kucaklaştık.
Yatağının bir kenarına oturdum. Göz göze geldik. Boğazım düğümlendi, gülümsemeye çalıştım; beceremedim.
Bir süre sustuk.
Susmakla da olmuyor, bir şeyler söylemeliydim.
Boğazımı temizleyip, başladım konuşmaya...
Ameliyatının başarılı geçeceğini, büyük babamın(*) da aynı ameliyatı olmasının üzerinden on yıl geçmiş olmasına karşın hala yaşamakta olduğunu, bu nedenle karamsarlığa gerek olmadığını, daha uzun süre yaşayacağını söyleyip onu avutmaya çalıştım ama sanırım beni dinlemiyordu. Sağ elinin işaret parmağı ile nefes borusundaki aygıtın, soluk alıp vermesini sağlayan deliğini kapatıp,
       ''Kardeşlerini aradın mı?''dedi.
       ''Haber verdim.''
Babamın doğal sesiyle söylediği, kulaklarımda kalan son cümlesiydi bu...
Hastaneden çıktığımda, yeteri kadar param olmadığı için Hastane'den Cebeci'deki eve kadar yürürken, babamın yanında güçlükle tuttuğum gözyaşlarım artık serbest kalabilirdi.

***
Babamın gırtlağını aldıkları asıl ameliyatı da başarılı geçti.  Bu ameliyattan sonra 23 yıl daha yaşadı.
Işıklarda uyusun gözleri ile gülüşünü özlediğim sevgili babam.
-----
Corona Güncesi. Haziran 2020
----
(*) Annemin babası da 1960 yılında aynı ameliyatı olmuştu.

16 Haziran 2020 Salı

Tarla Mahmut'u



Tarla Mahmut'u*


     Mart ayının sonları; güneşin eli kulağında; ha battı, ha batacak.

     Demirkırı (1) bir atın üstünde, 17- 18 yaşlarında, esmer, ince dalan (2) bir delikanlı, atını tırısa kaldırmış köyüne dönüyordu.

     Köyün kurucu ailelerinden olan Durmuş Ağa'nın ele avuca sığmaz ortanca oğlu    Mehmet'ti atın üstündeki delikanlı...

     Tarlada takımda gözü yoktu. Babasının deyimiyle 'avucuna osurup, burnuna tutan' delişmen biriydi. Gözünü budaktan sakınmaz; korku nedir bilmezdi. Nerede düğün dernek kurulsa; kendine okuntu (3) gelsin, gelmesin o düğünde boy gösterirdi. Düğün haberini aldı mı; beline parabellumunu sokar, atını eğerler, yakın arkadaşı ve kafadarı Hakkı ile düğün evine damlardı. Deyim yerindeyse nerede tıngırtı, orada buluntuydu.


                                                                 ***

     O gün öğleden sonra atıyla Kızılyer'deki bağlarına gitmiş, atını bağ evine bağlayıp, Tarzan adını verdiği zağarıyla bağdan pek uzaklaşmadan iki tavşan vurmuştu. Tavşanlar atının terkisindeki (4) heybedeydi.

     Anasına, 'akşama yemek yapma, tavşan getireceğim' diye söz verdiği için tavşanları bir an önce anasına teslim etmek için demirkırı topukladı. Bağdan ayrıldıklarından beri it linginde(5), atın  önünde giden Tarzan da dörtnala kalkan demirkıra ayak uydurup, hızlandı, bir süre bu şekilde koştuktan sonra köylünün tapır dediği kayalık  alana gelince birden durdu. Tarzan'ın durduğunu gören Mehmet de atın dizginlerini çekti.

     ''Bir şey mi gördün oğlum?''

     Tarzan, soruyu anlamış gibi fermaya durdu(6); bir ayağını kaldırdı, burnu ile de yolun kenarındaki çalılığı işaret etti. Mehmet, ‘tavşan gördü her hal' diye düşündü. Attan indi; bağdan ayrılmadan önce 'ne olur ne olmaz' diye fişek sürdüğü 16'lık tek kırmayı, dolu olduğundan emin olmak için bir kez daha kontrol etti, demirkırı dizginlerinden yol kenarındaki bir çalıya bağlayıp, Tarzan'ın burnu ile işaret ettiği yöne doğru, parmağı tetikte, hafifçe öne doğru eğilip, sessizce yürümeye başladı. Daha on, on beş adım atmıştı ki, çalılar arasında yatan çakal ölüsünü fark etti. Tüfeğinin namlusu ile çakalı çevirdi. Çakalın boynu parçalanmış, iç organları karnından dışarı çıkmıştı. 'Köyün itleri boğmuş olmalı' dedi.  Gerçekten de bu aylarda köpekler, kızan olan (7) dişi bir köpeğin peşinde dolanırlardı. Anlaşılan bir grup köpek, kızan olmuş bir dişinin ardına düşüp, tapıra kadar gelmişler, çakala rastlayınca da ona saldırıp boğmuşlardı.

    Mehmet, 'çakallar kurnaz olur halbuki. Tazı kadar olmasa bile köyün itlerinden daha hızlıdırlar. Neden kaçmamış ki' diye düşünürken, çakalın cesedinin bir kaç metre ötesinde boğulmuş üç çakal yavrusu daha gördü. Köpekler, hem anayı hem de yavrularını boğmuşlardı. 'Anlaşıldı neden kaçmadığı; eniklerini bırakamamış zavallı' dedi kendi kendine.

     Tam atını bağladığı yere dönüyordu ki, manık (8) sesine benzer bir ses duydu. Ses, boğulmuş çakal eniklerinin biraz ötesinden geliyordu. Bir kaç adımda sesin geldiği yere vardı. Çökmekte olan karanlık yüzünden az kalsın otların arasında kaçmaya çalışan  bir çakal eniğinin (9) üzerine basıyordu. Eğildi; eniği ensesinden tutup  otların arasından çıkardı. Enik, ancak iki, üç haftalıktı. İncecik sesiyle manık gibi miyavlıyor, umarsızca Mehmet'in elinden kurtulmaya çalışıyordu. 

     ''Kıpraşma Mamut efendi! Uslu dur bakalım.''

     Atını bağladığı ağaca doğru yürüdü. Tarzan'ın yanından geçerken,  köpek bir kez hırladı, ama deneyimli bir av köpeği olduğu için işi oluruna bıraktı. 

     Köye girdiğinde güneş batmış, hava iyiden iyiye kararmıştı.

     Köyün girişinde bir kaç köpek çakal eniğinin kokusunu almış olacaklar ki; bir süre peşlerine düşüp havladılar. Tarzan da onlara usulen karşılık verdi.


                                                               ***

     Evlerinin çevresi yüksek taş duvarla çevriliydi.

     Bahçe kapısından önce Tarzan girdi. Ardından demirkırı ile Mehmet...

     Atı sekiye çekip, indi.

     Mehmet'in geldiğini gören anası Zöhre Hatun, duvarın dibindeki ocağın başından kalktı, ellerini beline koyup,

     ''Nerede kaldın bre oğlum. Millet aş bekliyor. Yatsı oldu hala ortalıkta yoksun.'' 

      Oysa akşam ezanı yeni okunmuştu.  Mehmet elinde tuttuğu çakal yavrusunu anasına göstermek istemediğiiçin, ocağa yaklaşmadan,

     ''Anca geldik ana! Davşanlar biraz uğraştırdı.''

     ''Sana güvenip dezzenle enişteyi de yemeğe çağırdıydım. Dostuna güvenen ersiz kalır demiş atalarımız. Seninki de o hesap.

     Anası konuşurken Mehmet, atın terkisindeki heybeyi anasının önüne fırlattı.

     ''Davşanlar heybenin gözünde. Atı ahıra çekip geliyom  Maraklanma anaların güzeli. Davşanları, beş dakkada yüzer, hazır ederim.''

     Zöhre Hatun, heybedeki tavşanları çıkarırken, 'bu del'oğlanın datlı dili de olmasa çekilesi dert değil' diye söylendi.

 

Mehmet doğrudan ahıra gitti. Atı yemliğe bağladıktan sonra bir kavsara (10) bulup, dibini samanla doldurdu. Çakal eniğini kavsaranın içine koyup, ağzını bir telis çuval (11) ile kapattı. Kavsarayı da öküz yemliğinin üstüne yerleştirdi.

     'Sabah erden gelirim Mamut efendi maraklanma'' deyip, atın eğerini de aldıktan sonra ahırdan çıktı.

     Onlar yer sofrasında Zöhre hatun'un pişirdiği tavşan yahnisini yerken, kavsaradaki çakal eniği bir süre pavlayıp (12) derin bir uykuya daldı. 


                                                           ***

     Hergelecinin, evlerinin önündeki meydandaki Orta Kuyu'nun üstüne çıkıp,

     ''Hergele gidiyooor! Hergele gidiyoor!'' sesiyle uyanıp, kara donunu (13) üstüne çekip, güdüğünü (14) de sırtına geçirdi. Yattığı odadan alalacele çıkıp, doğrudan ahıra gitti.

 

     Kavsaranın üstündeki telis çuvalı kaldırdı.

     Çakal eniği uyanmış,duyulur duyulmaz bir sesle, birilerinden yardım istercesine pavlayıp duruyordu..

     Onu ensesinden tutup, kavsaradan çıkardı. ''Acıktın ellehem (15). Biraz eyleş, sana taze süt getirecem'' deyip, eniği yeniden kavsaraya koydu. Kavsaranın ağzını kapattıktan sonra hergeleye  yetiştirmek için aceleyle son ineği sağan anasının yanına gitti.

     ''Ana peynir çalmadan önce bana biraz süt ayır.''

     Mehmet'in sütle arasının olmadığını bildiği halde bu isteğe pek şaşırmış görünmedi Zöhre Hatun... 

     ''Mutfaktan bir tas al da gel o zaman.’’ Mehmet mutfaktaki su taslarından birini kaptı, geldi. Anası süt kovasından tasa süt koyarken,

     ''İçeceksen daha büyük tas getireydin oğlum.''

     ''Yok ana Mamut'a verecem.'' (15) 

     ''Mamut da kim ula?''

     ''Şimdi görürsün.''

     Ahıra gidip, Mahmut'a tastaki sütü içirmeye başladı. Çakal yavrusu sütü içmemek için önce direndiyse de açlık belasından olacak; direnmekten vazgeçip, sütü içmeye başladı.

     Son ineği de hergeleye gönderen Zöhre Hatun, Mahmut'un 'neye benzediğini' merak edip ahıra girdi. Mehmet'in su tasından bir eniğe süt içirdiğini görünce; 

     '' Na'pıyon bre oğlum? Sende heç akıl yok mu? Mındar (16) ettin o misilli tası. (17) İt eniğine süt verecek kırık bir desti dibi bulamadın mı?''

     Baktı ki Mehmet oralı değil, 'ya sabır''deyip,' baban ve gardaşların ezanla kalkıp, boz yere gittiler. Gayfeltilerini götür de bir işe yara bari!''  deyip ahırdan çıktı.


                                                               ***

     Mehmet'in çakal beslediğini öğrenen anası, babası, teyzesi, 'yapma, etme, çakal beslemek uğursuzluktur, eski köye yeni adet getirme' deseler de Mehmet, kimseyi tınmadı(18). Mahmut'u evcilleştirmeyi kafasına koymuştu bir kez. Mehmet'in çakal eniği beslediği köyde de duyulunca kimi köylüler, yüzüne karşı bir şey demeseler de ardından verip veriştirdiler. Bir gün köy kahvesinde söz dönüp dolaşıp Mehmet'in Çakal'ı üzerine gelince; köyün sözü dinlenen yaşlısı olan Hacı Salihler'den Yunus Ağa, 'çakalların bir zamanlar, şimdi itlerin yaşadığı gibi insanlarla birlikte yaşayıp; onlara yoldaş olduklarını, o sırada şimdiki çakallar gibi yabanda yaşayan itlerin bir gün, 'artık nöbet değiştirme zamanı geldi gardaşlar, sıra bizde, adem oğlu ile biraz da biz yaşayıp, onlara yoldaş olalım', diyerek çakallarla yer değiştirip, insanlarla yaşamaya başladıklarını; ama nöbet değiştirme sırası çakallara gelince de itlerin sözlerinde durmayıp, çakallarla yaptıkları anlaşmayı bozarak, nöbeti devretmediklerini' anlattı. 

     ''O yüzden çakallar her akşam köyün dışından pavlayıp, 'sıra bizde, sıra bizde derler. İtler de çakallara cuvaben daha vakıt var, vakıt var' diye ürüp (19) dururlar. Dedem ırahmetli böyle anlatmıştı. Bu yüzden Memet doğrusunu yapıp, çakalların hakkını vermiş'' diye Mehmet'e arka çıkınca; köyde kimse 'çakalların uğursuzluğunu' bir daha diline dolamadı.

                                                                 ***
     Mehmet, büyüyüp, artık kavsaraya sığmayan Mahmut için ahırın bir köşesine örgülü telden büyükçe bir yuva yaptı. Yuvanın kapısına yakın yere de yemek ve su koymak için toprak çanaklar yerleştirdi. Mahmut, kendi başına yemek yiyecek hale gelince, bir süre sütle beslediği eniğe de evdeki köpeklerin önüne konan yemek artıklarından vermeye başladı. Ara sıra da tavuklara saldırmasın diye pişmiş et yedirdi. Aynı şeyi enik iken alıp büyüttüğü zağarı beslerken de yapmıştı.

     Fırsat buldukça Mahmutla oynuyor, küçük ısırıklarına kulak asmıyor, kulaklarının arkasını parmakları ile okşuyor, başından kuyruğuna kadar sırtını sıvazlıyor, hemen her gün de yıkıyordu. Zaman içinde Mahmut'un kulak arkasının okşanmasından hoşlandığını, arada bir hırlasa da ısırmayı bırakıp sakinleştiğini keşfetti.

     Aradan bir kaç ay geçti. Mehmet, eniklikten  çıkıp, artık ergin bir çakala dönüşen Mahmut'a köyün köşkerine deriden, kilteli (20) bir tasma yaptırdı. Tasmaya geçirdiği demir halkaya da ince bir zincir uydurdu.  Artık tarlaya giderken Mahmut’u da yanında götürüyor; köpeklerin saldırısından korumak için onu, köyü çıkıncaya kadar kucağına alıyor, köyü geçip köpekler peşini bırakınca da tasmasındaki zinciri eğere bağlayıp atının yanı sıra yürütüyordu. Tarlaya giderken Mahmutla Tarzan birbirlerine alışsınlar diye ara sıra Tarzan’ı da yanına alıyordu. Tarzan Mahmut'a alışmıştı ama Mahmut'un onunla geçinmeye niyeti yoktu: Tarzan ne zaman yanına yaklaşmaya çalışsa; yabanıl doğası gereği tüylerini kabartıp, dişlerini göstererek hırlıyordu.

     Günler geçip, gidiyordu. Mahmut'un tel kafesin altından tünel kazıp, bir iki tavuğu boğazlamasının dışında  pek bir vukuatı olmadı. Ancak yaz başında, her yıl olduğu gibi köyün yakınına kadar gelen çakalların akşamları uzun uzun pavlamasına Mahmut da katılınca, Durmuş Ağa biraz sertçe,

     ''Bre oğlum, yazıya bırak gitsin şu hayvanı. Yeri bura deel . Hadi biz alıştık diyelim. Gonu gomşu ırahatsız oluyor pavlamasından. Ama hatır için ses etmiyorlar. Öte'ön (21) Anşa dezzen bile anana  ‘bacı valla uyuyamıyoruz bu çakalın pavlamasından' demiş.’’ 

     Mehmet'ten olumlu ya da olumsuz bir yanıt gelmeyince; onun sertlikten anlamadığını anımsayıp, sesini yumuşattı,

      ''Azıt (22) gitsin şu hayvanı oğlum, hayra girersin valla!''

 

                                                                      ***

     Temmuz'un ortası; Bozyer'deki pamuklar göbek boyunu geçmiş, çiçekler yer yer elmaya(23) dönmeye başlamıştı.

     Ağabeyi ve babası ile gittiği Bozyer'den dönen Mehmet, akşam yemeğinden sonra evin önündeki tahtta otururlarken küçük kardeşine,

     ''Zeyni ben yarın şeere gidiyom. İki üç gün kalıp, dönecem. Mamut sana emanet. Yemeğini, suyunu muyunu filan ver. Sakın kafesinden dışarı çıkarayım deme!''

     ''Olur ağa''

     ''Gerekmedikçe de ahırın kapısını açık tutma.''

     ''Tamam ağa.''

     ''Dediğimi yaparsan sana çok istediğin o eğri bıçağı alırım.''

     Mehmet ertesi sabah ezanla birlikte kalktı, atını eğerledi. Anasının, kentteki halasına götürmesi için hazırladığı öteberiyi koyduğu heybeyi atın terkisine yerleştirip, heybeyi de eğere sıkıca bağladı. Anasından siparişlerini de alıp, aralarındaki duvarın ardındaki teyzesine seslendi.

     ''Dezzee! Şeeere gidiyom. Bir ısmarıçın (24) var mı?

     ''Sağ ol Memedim, yok.''

      ''Eniştenin?''

      ''Onun da yokmuş. Sağlıcakla git, sağlıcakla gel.''

  

     Aynı gün öğleden sonra Zöhre Hatun'un ortanca bacısı Ayşe, küçük oğlana,

     ''Zeyni, ağan ne vakıt dönecemiş şeerden, bi'şey dedi mi?''

     ''Şeerde iki, bilemedin üç gün galacamış dezze.''  

     ''Eyi o vakıt! Şimdi beni eyicene diğne  bakalım. Bu Mamıt irezilinin elinden çektiğimiz yetti artık. O geldi geleli uyku muyku hak getire; unuttuk ırahat uyumayı.    Eğer onu götürüp, yazıya salarsan sana 1 lira veririm; söz. Vermessem musaf çarpsın...''

     Ağasından ödü patlayan Zihni,

     ''Olmaz dezze, valla olmazzz! Ağam öldürür beni. Öldürmeyle de galmaz, parça pinçik eder; itlerin önüne atar'' deyince, Ayşe teyze,

     ''Heç maraklanma yeğenim. Ben de yardım ederim sana, söz… Kimseye de bir şey söylemeyiz. Aşam yemeğinden sonra, el ayak çekilince kimseye görünmeden dezze yeğen ikimiz ahıra girip, Mamıt irezilini bir çuvala koyarık. Sen de çuvalı köyün dışına çıkarır, çakalı yazıda azıtırsın.

     Ayşe Hatun, uzun uzun dil döktü. Sonunda amacına ulaşıp Zihni'yi razı etti.


     Yatsı ezanı okunup, el ayak çekildikten sonra  Ayşe, bahçesinde direğe asılı olan feneri alıp, ahırın kapısında bekleyen Zihni'nin yanına geldi. Zihni'nin elinde bir çuval ve kazma vardı. 

     Zihninin elindeki kazmayı fark eden Ayşe,

     ''Çuval tamam da gazmayı na'pacan lan? Öldürecen Mamıdı?

     ''Yok dezze, delik açacam; sanki delik kazıp, gaçmış gibi...''

     Evdekilere görünmeden, sessizce ahıra girdiler. Ahırın köşesindeki kafese yaklaştıklarında, çakal, huylanıp hırlamaya başladı. Ancak hem bu gün, hem de ağasının olmadığı zamanlarda ona yemek ve su getiren Zihni'nin kokusu tanıdık gelmiş olmalı ki, hırlamayı kesti. Zihni, kafesin kapısını açmadan bir süre bekledi. Teyzesi onun hemen ardında çuvalın ağzını açmış bekliyordu. Zihni, 'zamanıdır' deyip, kağıda sarılı et parçasını şalvarının cebinden çıkarıp, kafes kapısının yanındaki çanağa koydu. Çakal bir süre yerinden kımıldamadı. Sonra kalkıp, yavaşça çanağa yaklaştı, eti önce kokladı; yiyip yememek arasında bir süre kararsız kaldıktan sonra tam çanaktaki eti kapıyordu ki, Zihni çakalı ensesinden yakalayıp, kaçmasına fırsat tanımadan başını yere bastırdı. Çakal başını Zihni'nin güçlü ellerinden kurtarmak için direniyor, arka ayaklarını kullanarak, kalkıp kurtulmaya çalışıyordu. Zihni, iki eliyle sıkıca tuttuğu çakalın kafasını yerden kaldırmadan onu kafesin dışına çıkardı. Teyzesi, elindeki çuvalı açıp, başı toprakta olduğu için art ayakları ile yeri tırmalayan çakalın, önce art ayaklarını çuvala soktu. Ardından çuvalı, çakalın sırtından boynuna kadar çekti. Zihni, sıkıca tuttuğu çakalın kafasını hızla çuvalın ağzından içeri itince; teyzesi de çuvalın ağzını bir urganla sıkıca bağladı.

     Çakal çuvalın içinde bir yandan inliyor,  dışarıya çıkmaya çalışıyordu ama çuvalın ağzını öyle bir bağlamışlardı ki, değil dışarı çıkmak, doğru dürüst hareket bile edemiyordu.

     ''Ben bunu zapt ederken sende kazmaynan telin altından delik aç, çabuk ol.   Enişten beni görmeyince maraklanır.''

     Zihni bir kaç dakika içinde  kafesten dışarı açılan çakalın sığabileceği büyüklükte bir çukur kazdı. Kazma işi bitince teyzesi,

     ''Şimdi zibil taşıdığımız el arabasına bunu koyalım. Kimseye belli etmeden, köyün dışına çık, gidebildiğin kadar uzağa git. Orada azıt. İtlerin korkusundan köye giremez bir daha... Aman Çuvalın ağzını açarken dikkat et ısırmasın. Başımıza  iş açmayalım gecenin otu.'' (25)


                                                                ***

     Mehmet üç gününün ardından köye döndüğünde yatsı ezanı okunalı çok olmuştu. Ama ortalık gündüz gibiydi; ay  gümüş bir tepsi gibi parlıyordu.

Eve geldi. Atından iner inmez, Tarzan, yattığı köşeden gelip ayaklarına dolandı. Mehmet Tarzan'ın başını okşadıktan sonra 'hadi oğlum ses etme' deyip, onun yattığı yeri işaret  etti. Akıllı köpek işaretin ne anlama geldiğini anlayıp, yerine döndü. Mehmet, atı ahıra götürmeyip bahçedeki asmanın çardak direğine bağladı. Eğeri de merdiven başına bıraktıktan sonra, kimseyi uyandırmamaya özen göstererek, sessizce tahta çıktı; soyunup, anasının akşamdan hazırlamış yatağa uzandı. 

 

     Uyandığında güneş çoktan doğmuştu. Giyinip, tahttan aşağı indi. Anası ocağın başında, büyükçe bir kazanda, sabah ineklerden sağdığı sütü kaynatıyordu.

Merdiven'in başında gerinen oğlunu fark edip, omzunun üzerinden,

      ''Eyi uyudun  maşallah! Birez bekle sana gayfelti hazırlayayım.

      ''Ismarıçlarını aldım ana, dezzeme de şalvarlık kestirdim.''

      ''Gördüm oğlum, sağ olasın.''

      ''Babamgil nerde?''

      ''Baban, gardaşların, dezzengil, çoluk çocuk incir toplamaya gittiler. Sen de bir şeyler yedikten sonra onların öğlen azığını götürüver.

     Mehmet, bahçenin ortasındaki tulumbada elini yüzünü yıkadı, anasının eline verdiği havlu ile kurulandı. Atını akşamdan bağladığı asmanın çardağından çözdü.    Anasına,

     ''Sen kahvaltıyı hazırlaya dur, ben atı ahıra götüreceğim, Mamut'a da bakayım, na'ptı ben yokken'' deyip, ahıra yöneldi. 

     Mehmet'in ahıra girmesiyle çıkması bir oldu. kahvaltı hazırlamak için mutfağa giren anasına, telaşla,

    ‘ 'Anaa! Mamut nerede? Biliyon mu?''

     Hiç bir şeyden haberi olmayan Zöhre hatun,

     ''Ne bilim oğlum, habarım yok! Zeyni'ye sor, o bilir. Bağa giderken yanında götürdü her hal!''

     Mehmet kahvaltıyı çar çabuk yapıp, bağdakilerin öğle yemeğini götürmek için atıyla yola çıktı.

     Bağa vardığında babası çardağın altında toplanan incirleri, tabanına incir yaprağı serdiği kasalara diziyordu.

     Atını kuyunun yanındaki dut ağacına bağlayıp, babasının yanına geldi.

     Selam verdi; Durmuş Ağa selamı, başıyla aldı.

     Mehmet, öğlen yemeğinin olduğu azık bohçasını incir kasalarının yanına koydu.

     Etrafını şöyle bir gözden geçirdi. Zihni yanında getirdiyse; çakal, bağ evinin çardağının altındı olmalıydı ama yoktu işte. Çakalın nerede olduğunu babasına sormak işine gelmediği için en iyisi Zihni'yi bulmaktı.

     ''Zeyni nerede baba?''

     Durmuş Ağa incir kasalarından başını kaldırmadan,

     ''İncirde, bekle birezden gelir.''

     Mehmet kardeşinin gelmesini beklemeden incir ağaçlarının bulunduğu bahçeye yürümeye başladı.

     İncir toplayanların yanına vardığında teyzesi ve eniştesi aşağıda, ağası, teyze çocukları ve bir kaç komşu çocuğu da ağaçlardaydı.

     ''Goley gelsin, bereketli olsun'' dedi. Teyzesi,

     ''Goleyse başına gelsin bizim oğlan.''

     ''Dezze Zeyni hangi ağaçta?'' 

     ''Derenin kenarındakilerdedir.''

     Mehmet dereye doğru yürüdü.

     Zihni, ağasının geldiği sırada ağacının tepesinde, elindeki çengelle, uzanamadığı incirlerin bulunduğu dalları kendine çekiyordu. Mehmet,

     ''Goley gelsin Zeyni!'' diye bağırdı aşağıdan.

     Zihni, ağasının biraz da sertçe çıkan sesini duyunca boş bulundu; az kalsın ağaçtan düşecekti.

     ''Buyur ağa!''

     ''Hele aşağı in de gonuşalım.''

     Zihni istemeye, istemeye aşağı indi. Rengi sararmıştı.

      ''Bıçağını aldım'' deyip, şalvarının cebinden kemik saplı, eğri bıçağı çıkarıp   Zihni'nin eline tutuşturdu. '' Mamut'u ne ahırda, ne de bağda göremedim, başka bir yere mi bağladın?''

     Ağasından böyle bir sorunun geleceğini başından beri bekliyor olmasına karşın   Zihni, hazırlıksız yakalanmış gibi bir kaç kez yalancıktan öksürüp, boğazını temizler gibi yaptı.    

      ''Ağa kaçtı, kaçmış valla. Senin şeere gittiğin günün gecesi kaçmış.''

      ''?''

      ''Çukur kazmış. Biliyon, yaz olduğu için ahırın kapısı da hep açıktır...''

      ''Utanmadan yalan söylüyon deel mi? Mahmut çukuru kazmaynan mı kazıp çıkmış kafesinden? Yaptığınız iş Allah'a bile hoş gelmemiş ki, şaşırtmış sizi; kazmayı kafesin yanında unutmuşsunuz.''

     Zihni ile Ayşe Teyzesi, çakalı çuvala koydukları gece, ahırdan aceleyle çıktıkları için kazmayı kafesin yanında unutmuşlar, o günden sonra ahıra bir daha  uğramadıkları için kazma orada kalmıştı.

     '!''

     ''Anşa dezzemin de parmağı var bu işte deel mi, doğru söyle?''

Zihni başını öne eğip, susunca, Mehmet sitemli bir sesle,

       ''Cuvabı aldım, sağ ol'' deyip, hızla oradan uzaklaşıp, atını bağladığı yerden aldı, babasının umursamaz bakışları arasında demir kırı topuklayıp, bağ evinden uzaklaştı.


                                                                   ***

     Eylül'ün ortası; çoğunluğu köyden olan çoluk-çocuk ırgatlar, Durmuş Ağa'nın   Bozyer'deki tarlasında pamuk topluyorlardı. Toplamaya, sabahın serinliğinde birbirleri ile yarışırcasına coşkuyla başlamışlar ama güneş yükselip de güz sıcağı bunaltmaya başlayınca; sabahki coşkularından eser kalmamıştı. Öyle yavaş topluyorlardı ki, önceleri yarım saatte ulaştıkları takım (26) başına artık bir saatten önce ulaşamıyorlardı.

     Tarla sahipleri,  pamukları ekerken, çiğitlerin arasına kavun ve karpuz çekirdekleri karıştırırlardı. Pamuk toplayanlar, kozaların dibinde biten karpuzlara rast geldiklerinde; onu aralarında üleşir, bunaltıcı sıcakta paylarına ince bir dilim bile düşse, mutlu olurlardı.

     Irgatların başında Mehmet vardı. Bazen, eli yavaş olup geride kalanların baranından (27) pamuk toplayarak onlara yardımcı olur, bazen da su isteyenlere tarlanın, takımındaki dut ağacının gölgesindeki toprak testiden su dağıtırdı.

     Pamuk toplayanları içinde ataları Osmanlı zamanında Sudan'dan köle olarak getirilen, teninin renginden dolayı, kara lakabı ile bilinen Şehnaz, boylu poslu, güçlü, eline çabuk bir kadındı. Her zaman, herkesten önde gider, gün sonunda öteki ırgatlar ancak 70-80 kilo toplarken onun bir günde topladığı pamuk 100 kilodan aşağı düşmezdi; erinden bile fazla pamuk toplardı Kara Şehnaz... 

     O gün de Kara Şehnaz, ötekiler sıcak nedeniyle adeta sürünürken, sıcak tan hiç etkilenmemiş gibi onlarla arayı açmış, neredeyse takım başına kadar gelmişti. Birden ayağa kalkıp,,

     ''Memet, Memeet!'' diye bağırdı.

     '' Yılan mı gördün Şehnaz bacı ?'' 

     ''Yok yılan deel! Kooş gel hele!''

     Mehmet elindeki testiyi düzgünce yere bırakıp, Kara Şehnaz’a doğru koştu.   Kadının eliyle işaret ettiği yere baktı. Gördüğü; üstünde koza bitmemiş, dairesel bir toprak parçasının ortasındaki kozanın dibinde bulunan, derisi çürümüş bir hayvan iskeletiydi.

İskelete dikkatlice bakınca, hayvanın boynundaki deri tasmayı tanıdı. Bu iskelet, yaklaşık iki ay kadar önce kardeşi ve teyzesinin 'kafesinden kaçmış' dedikleri Mahmut'a aitti. 

     Zihni, ağasının kente gittiği günün akşamı, teyzesi ile birlikte çuvala koyup, ahırdan çıkardığı çakalı, Bozyer'deki tarlanın takımına kadar el arabasıyla taşımış; takımın başına  gelince de çuvalın ağzını çözmüştü. Çakal, ağzı açılan çuvaldan can havliyle fırlayıp dışarı çıkmış, ama daha bir kaç adım atmadan, tasmasının ucundaki zincir, bir kozanın gövdesine takılmıştı. Kurtulmak için zincirin takıldığı kozanın çevresinde dönüp, çevredeki kozaları ezdiği için burada pamuk yetişmemiş, ortada yaklaşık bir buçuk metre çapında bir boşluk oluşmuştu. Tüm çabasına karşın kozaya dolanan zinciri çözemeyince de, temmuz sıcağında açlık ve susuzluktan  bir kaç gün içinde ölmüştü.

     Mehmet, çakalın yanına dua edermiş gibi bir süre iki dizinin üstüne oturdu.        Kozanın gövdesine dolanmış, tasmanın zincirini, çözdü, Şehnaz’a bir çuval getirmesini söyledi. Mahmut'u Şehnaz’ın getirdiği çuvala dikkatlice koydu. Çuvalı alıp, ayağa kalktı. İşlerini bırakıp, yanlarına gelen ırgatların şaşkın bakışları arasında, kucağındaki iskeletle dereye doğru yürürken, duyulur duyulmaz bir sesle,

      ''Yaptığını beğendin mi dezze!'' dedi.

------

Açıklamalar

(*) Olayın geçtiği yörede, Çakala Tarla Mahmu'tu derler.

1-Demir kırı: Siyah ve beyaz karışık gri renkli at donu(rengi)

2-İnce dalan: Zayfıça, ince, uzun boylu

3-Okuntu: Köylerde çağrılığa verilen ad. Bu bir tülbent, bir havlu vb. olabilir. 

4-Terki: Eğerin arkası, binek hayvanının sağrısı.  

5-İt Lingi: Köpeğin hızlı yürüyüş biçimi

6-Fermaya durmak: Zağar da dahil, kimi av köpeklerinin durup, tek ayağı havada, 

   burnu ile avın yerini işaret etmesi.

7-Kızan olmak: Özellikle evcil kedi ve köpeklerin genellikle mart ayında başlayan çiftleşme  zamanları.

8-Manık: Kedi yavrusu

9-Enik: Yeni doğmuş köpek yavrusu, çakal ve kurt yavrusu

10-Kavsara: Şerit halinde kesilmiş, kalınlığı 1mm, eni 3-4 cm olan ağaçlardan örülmüş,  tabanından tepesine yüksekliği yaklaşık 1 m. olan kesik koni biçimli, ağız kısmında iki  tutamağı olan sepet.

11-Telis Çuval: Keten ve kenevir gibi bitkilerden dokunmuş kumaşla yapılan çuval

12-Pavlamak: Çakal uluması

13-Kara don: Şalvar, siyah renkli şalvar.

14-Güdük: Öyküdeki anlamı: Yakasız erkek gömleği

15-Mahmut: Bizim oralarda çakala ‘tarla mahmut’u’ derler.

16-Mındar-Mundar: Pis,kirli

17-O misilli : Mis gibi, o güzelim, çok iyi

18-Tınmak: Aldırış etmek, önemsemek

19-Ürmek: Köpek havlaması     

20- Kilte: Toka, metalden yapılmış küçük ayakkabı tokası.

21 Yazı: Köyün dışı, kırsal alan

22-Azıtmak: Öyküdeki anlamı: Uzaklaştırmak, eve geri gelmeyecek şekilde tenhaca    bir   yerde terk etmek

223-Elma:Öyküdeki anlamı: Çukurova Köylerinde pamuk bitkisinin, çiçekten sonraki     evresi. Yeşil ceviz büyüklüğündedir; pamuk içinde olgunlaştıktan sonra çatlayıp dışarı  çıkar. 

24-Ismarıç: Şipariş

25-Gecenin otu: Akşamın geç vakti

26- Takım: İki tarla arasındaki, ekim yapılmamış sınır.

27-Baran: Öyküdeki anlamı: Özellikle pamuk tarlalarında bulunan, üzerinde pamuk   bitkisinin bulunduğu, birbirine koşut, yaklaşık  50 cm enindeki çizgiler.