13 Mart 2019 Çarşamba

Minsk




MİNSK

Avrupa'da ziyaret etmediğim bir kaç ülke'den biriydi Belarus, kısmet bu yılın haziranınaymış.

Minsk'in geçmişinde kısa bir gezinti
Tarihte Belarus adından, Ostragotların burayı İsa'dan sonra 100. yılda işgal etmeleriyle söz edilmeye başlanmış. Bu tarihten önce tarih sahnesinde varlar mıydı? Doğrusunu söylemek gerekirse; bu ülke hakkında yaptığım kısa araştırmamda bu sorunun yanıtını bulamadım.
Uzaydan gelmediklerine göre mutlaka o bölgede birileri yaşıyordu. Neyse ben bildiklerimi yazmaya devam edeyim.
Svislach'dan Yeni Minsk

Belarus ahalisi bir süre sonra işgalci Ostragotları  def'etmişler ama sevinmelerine zaman kalmadan 400 yılında doğudan akın akın gelen Hunların işgaline uğramışlar. Hunlar gitti diye sevinmeye yeltenmişler ama bu kez de Türk asıllı Hazarlar mitili atmış Belarus'a. Sonrasında Hazarlar  burayı terk etmiş etmesine de''yeter ki balın olsun sineği Bağdat'dan gelir'' sözünü doğrularcasına bu kez de Litvanya Dükalığı'nın işgaline uğramışlar. Bu hay huy içinde ise nasıl yaptılarsa 1067 yılında Minsk kentini kurmuşlar. Bir süre bağımsız yaşar gibi olmuşlar ama 1830'larda bu kez de Çarlık Rusyası'nın işgaline uğramışlar. Uyanık Çar burada uzun süre kalmayı planlamış olacak ki, hızla Belarus'u Ruslaştırma çabasına girişmiş. Birinci Dünya Savaşı sonrası Rusya yenilince,1917 yılında Belarus Halk Cumhuriyeti kurulmuş. Bu kısa ömürlü devletin başkenti de Minsk olmuş. Ancak tarih sahnesine çıktığı günden beri başlarında dolanıp duran kara bulutlar, dolu olup bu kez de Kızıl Ordu olarak tepelerine inmiş. Halk cumhuriyetinin parlamenterleri daha koltuklarını ısıtmaya vakit bulmadan Belarus Kızıl Ordu'nun işgaline uğramış.
15 km Uzunluğundaki Nezavisimosti Caddesi

2. Dünya Savaşında partizanlar, işgalci Almanlara karşı direnince, o zamana kadar kente dokunmayan naziler, aynen Warşova'da yaptıkları gibi Minsk'i de yerle bir etmişler. Savaş öncesi yaklaşık 300 bin olan Minsk'in nüfusu, savaşın yol açtığı yıkım ve göçler nedeniyle savaş sonrası 50 bine kadar düşmüş. 
1974 yılında, 2. Dünya savaşı sırasında kahramanlık gösteren Minsk 'e ''Gorod Gero-kahraman kent'' ünvanı layık görülmüş. Sovyetler'in dağılmasından sonra bağımsız Belarus'un başkeni olan Minsk, bu gün yaklaşık 2 milyon nüfusu, geniş bulvarları, büyük park ve bahçeleri ile çağdaş bir kent görünümündedir.

Minsk'de Görülecek Yerler

Minsk' gitmeye karar verdiğimde amacım, gezip gördüğüm kentlere bir yenisini daha eklemekti; açıkça söylemek gerekirse... Ancak kenti dolaşmaya başlayınca bu ön yargımın yanlış olduğunun ayırdına vardım. Minsk'de ummadığınız kadar, en azından benim ummadığım kadar gezip, görülecek ve hoşça zaman geçirilecek yerler var.
İyi ki gelmişim...
Ya allah! ya fettah deyip, daha yolculuğun yorgunluğunu üzerimden atmadan  Minsk'i gezmeye, kaldığım otelin hemen karşısında olan Gorky Park'tan başladım.
Gorky Park Ana Kapı


Svislach Irmağı ve Vulicia Caddesi arasında yer alan park, 1805 yılında ''Vali Bahçesi'' olarak kurulmuş, 1936 yılında ise parka, aynı yıl ölen büyük Rus yazarı Maksim Gorky'nin adı verilmiş. Parkta yürüyüş yolları, cafeler, buz pisti, kapalı paten alanı, bisiklet yolları, gözlem kulesi, planetoryum ve kısaca  çağdaş bir parkta bulunması gereken hemen her şey var. Parkın bir özelliği de yeni evlenen çiftlerin burayı ziyaret ediyor olması. Burayı kesinlikle ziyaret edin. Bir de çimenlerde yuvarlanacağımız '' millet  bahçelerimizle'' karşılaştırın...
Gorky Park

Gorky Park gibi, kenti kıvrımlarla bölen Svislach nehrinin kıyısında yer alan Janski Kuplay Parkı, adını  Belaruslu bir şairden alıyor. Parkın içinde şairin adını taşıyan bir yazın müzesi ve parka 1972 yılında konmuş Janski Kuplay'ın bir yontusu bulunuyor.
Janki Kuplay Parkı
530 dönümlük bir alana yayılmış ve içinde 9000 tür bitkinin yer aldığı Botanik Garden'a ben zaman yetersizliğinden dolayı gidemedim. Ama gidenlerin övgüsünü alan bu parkı benim yerime de görmenizi isterim. 

Bu güne kadar gezip dolaştığım tüm Doğu Bloku Ülkeleri Başkentleri'nin olmazsa olmazı olan sirklerden biri de Nezavisimosti ve J.Kuplay Caddelerinin köşesinde yer alan Belarusian State  Circus. Gorky Park'a çok yakın olan sirkte 19.00'da başlayan gösterileri izlemek için bileti önceden ayarlamanızı öneririm.
Belarus Devlet Sirki

Victory Monument, 1954 yılında, 2. Dünya savaşı sırasında ölen Sovyet askerleri ve Belaruslu yurtseverlerin anılarını yaşatmak için yapılmış... Granit kaplama bir kaide üzerine oturtulmuş olan dikili taş, 40 metre yüksekliğinde... Mimar  G. Zaborki tarafından tasarlanan dikili taşın zirvesindeki yıldız, Sovyet döneminde, özellikle 2. Dünya Savaşı sırasında kahramanlık gösteren kentlere verilen bir tür kahramanlık nişandır. Dikili taşın hemen altında yer alan kabartmalarda, 2. Dünya Savaşının sona erdiği 9 Mayıs 1945 tarihi, savaşta ölen partizanlar, Belarus'un ulusal amblemi ve Sovyet ordusu betimlenmiştir. Ayrıca anıtın çevresinde 4 adet bronz çelenk ve yıl boyu yanan meş'ale bulunmaktadır. Zakarova Caddesinde yer alan bu anıt, aynı zamanda Gorky Park'ın ana girişine de yakındır.

Victory Monument

Island of Tears (Gözyaşı Adası).
1979 yılında Sosyalist Afgan Hükümeti'nin daveti üzerine Afganistan'a giden ve orada 10 yıl kaldıktan sonra yenilip, gerisin geriye dönen Sovyet Ordusu'nda görev yaparken ölen Belaruslu askerler anısına yapılmış olan bu anıt, Svislach nehrinin içinde bulunan küçük bir adada yer almaktadır.

Kara ile bağlantısı küçük bir köprü ile sağlanan adada üzerindeki yontular, Afganistan Savaşında yaşamını yitiren askerlerin, geride bıraktıkları analarını ve dul eşlerini temsil ediyor. 

Anıt küçük olmasına karşın, kadın heykellerin yüz ifadesi ve halkın  bu heykellere yüklediği anlam nedeniyle yoğun bir ziyaretçi  akınına uğramakta.

Adada  ayrıca, ölen askerler için göz yaşı döken bir melek yontusu da bulunuyor.
Gözyaşı adasının bir özelliği de burayı ziyaret eden yeni evli çiftlere mutluluk getirdiğine inanılması.

Anıt kıyıya çok yakın. Uzaktan görmek size yeterli gelebilir. '' Yakınına gitmesem de olur '' demeyin. Zahmet edip, küçük köprüyü geçerek anıtın yanına kadar gidin; yontulardan çok etkileneceksiniz. 


Island of Tears
Island of  Tears-Ağlayan Melek-


Holly Sprit Cathedral(Kutsal Ruh Katedrali).
Minsk'in Nemia Bölgesinde yer alan bu barok biçemli katedralin yapımı 9 yıl sürmüş ve 1642 yılında ibadete açılmıştır. 1741 yılında yanıp, yeniden onarılan iki kuleli katedral, dış görünüşü itibariyle özellikle yabancı turistlere ilginç gelmese de inanç sahipleri tarafından önemli bir kutsal mekan ve hac yeri olarak kabul edilmektedir. Benim orada bulunduğum sırada katedrali ziyaret edip, sessizce dua eden, Belaruslular'ın sayıca fazlalığı, benim buranın kutsallığı hakkındaki gözlemimi doğrular gibiydi.
Holly Sprit Cathedral

Bu arada  Svislash nehri ve çevresini  fotograflamak için katedralin bulunduğu tepe ideal bir yer.
Holly Sprit Cathedral

Batıdaki;  özellikle, İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya gibi ülkelerdeki katedrallerle, hem mimari açıdan hem de büyüklük ve azamet açısından kıyaslanması mümkün olmasa da Minsk'de, mimari özelliğinden daha çok kutsal kabul edilmeleri nedeniyle halkın gözünde çok önemli olan bir çok kilise var. Bunlardan biri de Cathedral of Saint Virgin Mary'dir.(Bakire Aziz Meryem Katedrali)

Cathedral of Saint Virgin Mary

Svabody meydanı yakınlarında, binaların arasına sıkışmış gibi duran barok biçemli bu katolik kilisesi 1710 yılında yapılmış. Katedral, yıllar boyu kendi halinde, inananlara hizmet ederken, Sovyet Dönemi'nde önce kilisenin her iki çan kulesini yıkılmış, kilise her iki yanındaki binaların seviyesine getirilmiş, sonrasında da  ana salon, spor salonuna dönüştürülmüş.  Sovyetler Birliği yıkılınca; eski fotograflar yardımıyla yıkılan çan kuleleri yeniden yapılmış, spor salonuna dönüştürülen kilise, bir kez daha inanların hizmetine sunulmuş. Önünden geçerken hiç olmazsa kapısından başınızı uzatıp içeride neler var diye bakmanızı öneririm.
National Library of Belarus, Minsk'in yaklaşık 20 km dışında ve hava alanı yolu
National Library of Belarus
üzerindedir. 2006 yılında tamamlanan 23 katlı kütüphanenin mimarları V. Vinogradov ve M.Kramavenko'dur. Kütüphanenin ilginç bir mimarisi var. Özellikle gece aydınlatıldığında insanda dev bir  tek taş pırlanta izlenimi uyandırmakta... Moskova ve St.Petersburg kütüphanelerinden sonra en fazla Rusça esere ev sahipliği yapan bu kütüphanede 2000 kişilik okuma salonunun yanı sıra konferans salonları, cafeler, ve eşsiz bir manzara sunan seyir terasları bulunmaktadır. Kütüphaneye girmeye zamanınız yoksa, gece ışıklandırılmış halini görmenizi öneririm.
National Academic Bolsohoi Opera and Balet Theatre

Trinity Park'ın içinde yer alan Minsk Opera ve Bale binası 1933 yılında yapılmış. Mimarı ise Josef Langbard'tır. Opera binası, 1920'lerde Sovyetler'de ortaya çıkan, görsellikten ziyade işlevselliğe (bana göre sanatı bir anlamda göz ardı eden), sanatçının sadece sanatçı değil  mühendis ve bilim adamı olması gerektiğine inanan, yapılarda sanayinin tüm olanaklarından yararlanmayı ilke edinen Art Deco ve Konsturüktivizm akımının bir örneğidir.
Belediye Binasının Arkasındaki Bronz Heykellerden Biri. 


1500 izleyici koltuğu ile Avrupa'nın en büyüklerinden biri olan Opera ve Bale binasında, pazartesi günleri dışında hemen her gün bir gösteri var. 
Eğer bu sanatlara ilginiz varsa; biletleri önceden temin etmenizi öneririm.
Bu arada ilginizi çeker mi bilmem. 
Opera ve bale tiyatrosunun hemen yakınında Belaruslu  yazar Maksim Bogdanoviç Müzesi var. Müze küçük bir binada. Zamanınız varsa ziyaret edin. 
Kentin sembollerinden biri de City Hall'dur  (Belediye Binası). Yapımı 1600 yıllara kadar giden ama bu süreçte bir kaç kez yıkılıp yeniden yapılan bina bu günkü haline, 1861 yılındaki yıkılmadan önceki fotograflarından yararlanılarak yapılan onarımlarla gelmiş. Belediye binasının önünde ki meydanda bronzdan yapılmış ilginç heykeller heykeller var.
Atarabası Yontusu. Turistlerin Çok İlgisini Çekiyor

Belediye binasının önündeki Heykellerden biri.
Burayı ziyaret eden hemen her turistin üzerinde fotograf çektirmek için kuyruğa girdiği, gerçekten güzel bronzdan at arabası heykeli bunlardan biri...
Palace of Repubilc (Cumhuriyet Sarayı). Nezavisomisti Caddesi üzerindeki büyük Oktyabrskaya Meydanında yer alan ve Antik Yunan Mimarisi'nden esintiler taşıyan Cumhuriyet sarayı, 2001 yılında tamamlanıp, hizmete girmiş. İçinde bir çok konser salonu, sinema ve sergi alanları bulunan saray, sade yapısıyla dikkat çekiyor. 
Palace of Republic

Cumhuriyet sarayının hemen yakınında, gene Antik Yunan Mimarisi biçeminde yapılmış, ana girişinin üzerindeki üçgen alınlıkta, heykellerin bulunduğu bir bina dikkatimi çekti. Binanın dış görünüşü, buranın kültür ve sanat etkinlikleri için kullanıldığı izlenimleri uyandırdı bende. Ancak binanın ne girişinde, ne de yakınında burasının ne amaçla kullanıldığına dair bir bilgi vardı. Yoldan geçen bir kaç Minsk'liye '' bu ne iş ? '' dedim. Ya sorumu anlamadılar, ya da ben onların dediklerinden bir şeyler çıkaramadım. En iyisi Google Amca... Ara tara; O da dut yemiş bülbül; tık yok. İnat bu ya aramalarım sürdü. '' Arayan mevlasını da belasını da bulur''demiş atalarımız. Çabalarım sonucunda bu binanın Sovyet Döneminde KGB'nin binası olarak kullanıldığını öğrendim. Şimdiki işlevi de oymuş, dediklerine göre...  Alınlıkdaki yazıyı da Rusçası iyi olan bir arkadaşıma çevirttim. Anlamı mealen : Sendika(birlik) Kültür Sarayıymış. Acaba o zamanki Sovyet Yönetimi gizlilik gerekçesi ile mi KGB'nin merkezine kültür sarayı süsü vermiş, yoksa...? 
Yoksa'nın yanıtı şimdilik bende yok. Bu yazıyı okuyup da bina hakkında ayrıntılı  bilgisi olan varsa bana yazarsa sevinirim.
KGB Binası(?)

Kentin biraz dışında, hemen Özgürlük Meydanı'nın yanı başında yer alan, kırmızı tuğladan örülmüş, çarpıcı dış görünüşü ile dikkat çeken  St.Simon ve Helena Kilisesi 1910 yılında yapılmış. Neo klasik biçemli kilise, Sovyet döneminde sinema salonu ve film stüdyosu olarak kullanılmış.
St.Simon  ve Helena Kilisesi
Kilisenin İçten görünüşü



1990 yılında yeniden eski kimliğine bürünen bu katolik kilisesi, üsteki fotograftan da anlaşılacağı gibi ziyaretim sırasında onarımdaydı.
Indipendent Square

Indipendent Square (Özgürlük Meydanı). Gezdiğim tüm Sovyet Blogu Ülkeleri'ndeki kentlerin olmazsa olmazı; görkemli askeri törenlerin yapıldığı çok büyük meydanlardır. İşte özgürlük meydanı da bu tür meydanlardan biri...

V.I. Lenin ve Yorgun Ben


Kentin giriş kapısı diyebileceğimiz bu meydanda en dikkate değer anıt St.Simon ve Helena Kilisesi ile birlikte Lenin Heykelidir. 
Özgürlük Meydanının Altındaki Alış Veriş Merkezi
Meydan da ayrıca altında bir yer altı çarşısı bulunan büyük fıskiyeli bir havuz ve Lenin heykelinin arkasında ise hükumet binası  bulunmaktadır. 


Belarusian State of The History of The Great War Museum


Belarusian State Museumof The History of the Great Patriotic War Müzesi  (Belarus Devlet Büyük Yurtseverlik  Savaşı Tarihi Müzesi). 25 Ekim 1944 yılında açılan bu müze, daha savaş devam ederken ve savaşın nasıl sonuçlanacağı bilinmezken dünyada açılan ilk savaş müzesi olmasıyla ünlü. İçerisinde, her birinde ayrı bir temanın işlendiği 24 tane sergi salonu bulunan müze adını, 2. Dünya Savaşı sırasında ölen Belaruslu yurt severlerden almış.
Savaş Müzesi
15.600 m2 alana oturmuş, ağırlıklı olarak metal kaplamalar kullanılarak yapılan ve 2.Dünya Savaşına ilişkin belge ve savaş gereçlerinin sergilendiği müze, Victory Park'ın hemen yanı başındaki küçük  bir tepede yer alıyor.


Müzenin bir başka  açıdan görüntüsü
Resimlerini paylaştığım müze 1944'de hizmete giren değil, 1966'da yapılan yeni müzedir.


Müzenin önünde 45 mt. yükseklikte bir de metal kule bulunmaktadır. 

Pazartesi günleri  ve ulusal bayramlarda  ziyaretçi kabul etmeyen müzeye giriş ücreti 10 -25 Belarus Rublesi'dir. 

Victory Park(Zafer Parkı). Okulda öğretmenlerimiz bizlere yabancıların sanata ne kadar  önem verdiklerini anlatırken Londra örneğini verirler,''Londra bombalanırken, opera, bale ve tiyatro salonlarının, hiç savaş yokmuşcasına gösterilerine devam ettiklerini '' söylerlerdi. Öğretmenimi dinler ama bu sözlere pek de inanasım gelmezdi. Düşünün ; tepenize bomba yağıyor siz huşu içinde  Mozart dinliyorsunuz. Victory Park, savaşın en kızgın zamanında (1941) yapılmaya başlanmış, ancak 1945 yılında bitirilebilmiş. Düşünebiliyor musunuz, tepenize bomba yağıyor, 300 bin olan nüfus 50 bine düşmüş, sen park yapmak derdindesin. Bu ''ecnebileri'' bir türlü anlayamadım (!). Biz de böyle bir şey olsa; yapana da yaptırana da deli muamelesi yaparlar.
Victory Park Girişi


2. Dünya Savaşının zaferle bitmesi nedeniyle Zafer (Victory) adı verilen park, önceleri 100 hektarlık bir alanı kaplarken 2011 yılında yapılan eklemelerle 200 hektarlık bir alana yayılmış(2 bin dönüm). Parkın çevresinde kurulduğu Komsomolskaye Sviclach Nehrinin önüne yapılan bir bendin sonucu ortaya çıkmış yapay bir göl...
Victory Park
Minsklilerce ''halk bahçesi'' olarak bilinen park, yürüyüş yolları, ışıklarla renklendirilmiş fıskıyeli havuzlar , çeşitli yontu ve anıtlarla bezenmiş... Bu parkı kesinlikle görmenizi öneririm. 
Minsk'de  Başka Nerelere Gidilebilir?
Minsk'de gezilip görülecek bir çok yer daha var. Size görmeniz gereken bir kaç yer daha yazayım. Vakit bulursanız gidin.
Müzeden bir Tablo

Belaruslu ve Brezilyalı sanatçıların eski bir fabrika duvarına yaptıkları grafitilerin sergilendiği Grafitti Street, 1942 yılında Almanya'dan  Minsk'e getirilen yaklaşık 5000 Yahudi'nin katledildiği Yuma Çukurundaki Monumento Fallen Jewi,sh People on March 1942 anıtı,
YahudiAnıtı
 

Belarus sanatının sergilendiği  National Art Museum of The Republick of Belarus
, nehir boyunca yürüyüş yapabileceğiniz Svislach River Embankment görmeniz gereken yerlerden bazıları.
...
Ben 3 gün kaldım Minsk'de.
Bir kenti tanımak ve anlamak için 3 gün yeterli mi? Gerçekte bu sorunun yanıtı oraya ne amaçla gittiğinize bağlı ama bana göre bu kent Minsk ise, tanımak için 3 gün yeter de artar.

Zaten daha fazla kalsam yazacak çok fazla  şey bulabileceğimi de sanmıyorum. Hani çokça anlatılan bir öykü vardır: Adamın biri Japonya'da 1 hafta kalmış, dönüşünde Japonya hakkında bir roman yazmış. Bir başkası,bir ay kalmış ancak bir makale yazabilmiş Japonya hakkında... Japonya'da 1 yıl kalan ise oraya ilişkin bir satır bile karalayamamış.
Benimki de o hesap...
Ulusal Müze

Minsk'de Eğlence 
Eski Doğu Bloku Ülkelerinde olduğu gibi gece hayatı  Minsk'de de çok renklidir. Gündüz, nispeten sessiz ve sakin olan kent, gece olunca bambaşka bir kimliğe bürünüyor
Kente yayılmış barlar, gece kulüpleri, diskolar gece hayatına renk katan mekanlardır. Doğrusunu söylemek gerekirse bu mekanları renklendiren önemli unsurlardan biri, burayı ziyaret edenlere göre ''Minsk'in  güzel kızlarıymış''. Ehh! Doğru söze ''hacı emmin ne desin ?'' Minsk'in kızları gerçekten de çok güzel.
Güzel kızlardan söz etmişken eski Doğu Bloku Ülkelerini ziyaret edenlerin dillerinde  ''bu ülkelerde kadın nüfusu erkeklerden daha fazladır'' klişesi  pelesenk olmuştur... Bunun iki nedeni olabilir: Birincisi Sovyet dönemindeki savaşlarda erkeklerin kadınlardan daha fazla telef olmaları, ikicisi neden de Belaruslu kızların çok güzel olması... Kızlar o kadar güzel ki; onlara bakınca gözleriniz kamaşıyor(!) ve kamaşan gözlerinizle de ortalıkta dolaşan erkekleri fark etmiyorsunuz (!). İkinci neden bana daha makul gibi geliyor, ne dersiniz?
Sokak Şarkıcısı

Sözü fazla uzatmadan Minsk'in gece hayatını merak edenlere, bu meraklarını giderecek bir kaç adres adres vermekle yetineyim. Nezavisimosti Caddesindeki Dosari Clup ,  Kisiliova Caddesindeki Black House, Tucyniski Caddesindeki Madison Royal Clup, Kalvaryjskaja Caddesindeki Moulin Rouge...

Bu mekanlarda table dance, streeptease, kabere izleyebilir, bowling ya da bilardo oynayabilir ve dans edebilirsiniz.
Minsk'de, ''Barlar Sokağı'' olarak adlandırdıkları ''Zyibitskaya Sokağı'nda'' hem hoşça zaman geçirmek, hem de fazla para harcamadan bir şeyler yeyip içeceğiniz mekanlar var.
Barlar Sokağı
 


Minsk'de eğlenmek isteyenler birkaç öneri.,

. Öncelikle düzgün kıyafetle gidin; yoksa kapıdan çevrilme olasılığınız yüksek. 

.Çoğu mekana damsız girebilirsiniz. İçeride dam bulma ihtimalinizin yüksek olduğunu düşünmüş olabilir mekan sahipleri...

.Bu tür eğlence yerleri genelde saat 22.00'de açılıp, gün ışıyana kadar kapanmıyor.

.Giriş ücretleri 10 USD'den başlıyor. 
İçerideki harcamalarınız hariç doğallıkla...
Hadi, size iyi  eğlenceler!

Bir anımsatma:
Minsk'de City Hall'ın (Belediye Binası) bulunduğu bölgede, özellikle hafta sonlarında değişik müzik grupları ve devlet sanatçıları  konserler veriyorlar. 

Ne yenir Ne içilir
Yemek işinden anlayanlar Belarus Mutfağının, dolayısı ile Minsk Mutfağı'nın, Polonya, Rusya ve Ukrayna mutfağından etkilendiğini söylerler. Açıkçası ben bu 3 ülkeyi daha önce bir kaç kez ziyaret ettiğim için bu mutfaklara özgü yemeklerinden hoşlandığımı söyleyemem.
Sokak Konseri İzleyen Minskliler ve Turistler
Ancak bir blog yazarı olarak hoşuma gitmese de gittiğim ülke yemeklerinden tadarım ki; okuyanların bunlara ilişkin fikirleri olsun...

O nedenle, Minsk'e kadar gidip, yerel yemeklerden tatmak isteyenlere bir kaç öneri:
Güveçte krema, mantar ve domuz etinden yapılan machanka, çeşitli sebzelerle servis edilen patates köftesi ve krema ve sosla yapılmış bir tür patates mücveri...

''Yemekler tamam da ne içeceğiz ?'' diye soranlara, önce neden uzak durmanız gerektiğini söyleyeyim. 
Uzak durmanız gerek içit, çavdar ekmeğinin mayalanması ile elde edilen bir malt içeceği olan Kvas. Özellikle Rusya ve Ukrayna'da içilen kvası Kiev'i ziyaretim sırasında sadece bir kez, o da arkadaşımın  hatırı için denemiştim. Tadı bir şeye benzemiyor. Rusya ve Ukrayna'da olduğu gibi burada da kvas açıkta satılıyor. Ben tadından hoşlanmadığım için size de önermiyorum ama karar sizin.
Ancak Minsk'de susuzluğunuzu giderecek bir çok yerel  bira markası var. Lidckoe, Belarusko, Alivia... Her üçünü de önerebilirim .
Bu arada ortalama bir restoranda yemek yer, yanında da bira içerseniz ödeyeceğiniz bedel yaklaşık 20-25 Euro'dur. Aklınızda bulunsun.

Alış Veriş 
Minsk'de batıdaki örnekleri ile yarışabilecek  büyüklükte alış veriş merkezleri var. Dünya markalarının satıldığı bu AVM'lerin en büyüğü Timiryazeva Caddesinde bulunan Zhdanoviçi alış veriş merkezidir. Bundan başka Nezavisimosti'deki Gum, Popetidelei Caddesindeki Zamok ve Galeria Minsk sizin alış veriş tutkunuzu tatmin edecek büyük mağazalardır. Ancak alış veriş yapmadan önce sizi uyarayım; gerçi siz de fark edersiniz ama fiyatlar bize göre pahalı.
Hediyelikler

Minsk'den alınabilecek en güzel hediye bana göre el yapımı, tahtadan matruşkalar, tabii bir de beez bebekler.
Votka seviyorsanız buradan votka da götürebilirsiniz.

Kent İçi Ulaşım  

Hava Alanından kente ulaşmanız için bir kaç seçenek var. Bunlardan ilki otobüs. Otobüs kullanırsanız kişi başı 5 BRB  ödersiniz. Minibüsü yeğlerseniz  bu bedelin yaklaşık bir buçuk katını gözden çıkarmanız gerekir. Yok ben illa taksi yeğlerim derseniz 60 ruble ödemeniz gerekli. Unutmayın taksiciler her yerde olduğu gibi burada da pazarlığı sever(!)
Kent içinde metro, otobus ve tramvay kullanabilirsiniz.
.....
1 Belarus Rublesi 0.47 USD
1 Belarus Rublesi 2.54 TL 
(Mart 2019 )
Minsk'e nasıl Gidilir
Minsk'e THY'nin her gün İstanbul'dan karşılıklı  seferleri var.

TC. Minsk Büyükelçiliği
Valadoarskaha 6
Tel:+375 17 327 13 83
Konsolosluk Tel:+375 17 327 14 08
-------------
Temmuz 2018

Bir Kaç Fotograf Daha
Gözyaşı Adasındakı Dulların Yakın Çekimi


İnsanlar Sokak Konseri İzlemeye Gidiyor

Minsk'de Bir Cadde

Ulusal Müze

Ulusal Müze ve Yorgun Ben

Savaş Müzesi Önü. Sağ Baştaki Türk Gezgin

21 Şubat 2019 Perşembe

Hardal Renkli Kız Ayakkabısı



HARDAL RENKLİ KIZ AYAKKABISI

Ayakkabı dolabını temizleyen eşim, elinde bir ayakkabı kutusu ile yanıma geldi.
    ''Bak dolabın dibinde ne buldum?''
Kutunun kapağını açtı. Kutudan hardal rengi bağsız bir ayakkabı çıkardı.
    ''Hiç giyilmemiş, ne zaman aldın bunu?’’                                                           

 

                                                         ***
    50'li yılların sonu.
    Kurban bayramı.
    Evcek erkenden kalktık.
    Ben ve kardeşlerim, annemin,
    ''Daha önünüzdekini bitirmediniz!'' uyarısına aldırmadan, bir an önce bayramlıklarımızı giymek için annemin özenle hazırladığı kahvaltı sofrasından çar çabuk kalktık.
    Bayram demek, yeni giysiler demek ne de olsa... 
    Kız kardeşlerimin bayramlıklarını her zaman olduğu gibi terzi olan teyzem dikmişti. Benimki ise; 'çarşı işiydi'. Öyle ya; ailenin soyunu geleceğe taşıyacak olan tek erkek çocuk bendim; elbette çarşıdan' giyinecektim (!) Bayramlıklarımızı coşkuyla giydik. Bana alınan bayramlıklar içinde en hoşuma giden ise; 'hardal renkli' bağsız ayakkabıydı.

     Bir süre sonra babam bahçe kapısından seslendi.
     ''Haydin taksi geldi, bekletmeyin!''
    Taksiye doluştuk, köye gidiyoruz. Nenem ve büyük amcam köyde. Bayramlarda adettendir; önce büyükler ziyaret edilir.
    Taksi anayoldan ayrıldıktan sonra ardındaki toz bulutu ile yarışarak köye girdi.
    Kahvenin önünden geçerken  yavaşladı, babam başıyla oturanları selamladı.
    Amcamın evinin bulunduğu sokağa döndüğümüzde, sokağın köşesinde oturan çocuklardan biri,   

     ''Hafız emmi geldiiii, kopun!''(1) diye bağırdı.
    Taksi amcamın evinin önünde durdu.
    Köy yolu boyunca, soluk soluğa ardımızda gelen toz bulutu da sonunda bize yetişti; sonunda soluğu kesilip toprakla buluştu.
    Daha biz arabadan inmeden, taksinin  ardından koşan köyün çocukları, çevremizi çoktan sarmışlardı. Önce babam indi arabadan, ardından ben, sonra annem ve kardeşlerim.
    Onlar fazla oyalanmadan yüksek taş duvarla çevrili evin büyük kapısından içeri girip gözden kayboldular. 
    Babam arabadan iner inmez köyün çocukları O'nun çevresini sardılar. Babam her bayramda yaptığı gibi, etrafını saran çocuklara elindeki torbadan şeker dağıtmaya başladı.
    Kimisi el öpüp şeker aldı, kimi, şekeri alıp daha sonra el öptü, kimi de şeker almasına karşın el öpmedi. Bense, bu çoşkulu kalabalığı biraz şaşkınlık ama çokça da gururla izliyordum.
    Torbada dağıtılacak şeker kalmayınca babam da amcamın evine gitti..
    Şeker savaşından biraz da yorgun çıkmış çocukların ilgi odağı ben olmuştum şimdi. Etrafımı sardılar. Ne de olsa kendilerine her bayram şeker dağıtan Hafız emmilerinin şeerli oğluydum. Çarşı işi pantolonum, kutu gömleğim ve en önemlisi de hardal renkli ayakkabılarımı dikkatle ve imrenerek incelediler. Çocukların çoğu bayramlık giymişti ama eh işte!  Hiçbiri çarşı işi değildi.
    Bir süre sonra bana ilgisini yitiren kalabalık dağılmaya başladı. Eskiden beri arkadaş olduğum bir kaç çocukla sohbet ederken, bir süredir sürekli ayakkabılarıma bakan Kopuk Ali (2) ile göz göze geldik.
    ''Sen gız mısın lan!'' dedi.
     Yanıtımı beklemeden,
    ''Gız babıcı giymişsin.''
    Oldu bitti hoşlanmazdım bu Kopuk'tan. Köyde hoşlanan olduğunu da sanmıyordum. Dul anası, ablası ve ağabeyiyle tek gözlü bir huğda (3) yaşıyorlardı.
    ''Hadi lan Kopuk, sen ne anlarsın ayakkabıdan. Hayatında hiç ayakkabı giydin mi ki?
    Gerçekten de Kopuğu yaz olsun kış olsun pek ayakkabılı görmedim. Çoğu kez yalın ayak ya da birilerinin verdiği eski ve her zaman ayağından büyük ayakkabılarla dolaşırdı.
   ''Oğlum sarı babıç olur mu? Çocuk bokuna benziyor. Onu ancak gızlar giyer''.
    Benden ses çıkmayınca öteki çocuklara dönüp,
   ''Deel mi? Gız babıcı  deel mi''? diye sürdürdü konuşmasını.
    Arkadaşlarımdan Kopuğa, 'hadi lan! ne kız babıcı, basbaya erkek babıcı' deyip beni desteklemelerini bekledim ama onlar bana destek vermek konusunda pek de istekli görünmediler. Aksine 'du bakalım ne olacak?' beklentisi içindeydiler.
    Arkadaşlarımın beni desteklemediğini görünce, Kopuk başladı bağırmaya.
    'Yaşar gız babıcı  giymiş, gız babıcı giymiiişşş!''
    Arkadaşlarımdan beklediğim destek gelmeyince; vurmak için Kopuğun üzerine yürüdüm, kaçtı.
    Arayı biraz açtıktan sonra durup, yeniden bu kez daha yüksek sesle bağırmaya başladı.
    ''Gız babıcııı, gız babıcııı! Yaşar gızzz babıcııı geymiş!''. Kopuğu yeniden kovalamaya başladım.
    Yetişmek ne kelime, tozuna bile ulaşamadım. O yalın ayak, tazı gibi koşuyor, bense ayaklarıma henüz alışmamış sarı iskarpinlerle ona yetişmeye çalışıyorum...
    Kopuk bir yandan koşuyor, bir yandan ardından koşan beni göstererek,
    ''Gız babıcııı, gız babıcııı !. Yaşar kız babıcı  geyiyor, duymadık demeyinnn!'' diye bağırıyordu.
    Onu yakalayamayacağımı anlayınca umarsız geri dönüp, az önce Kopuğa karşı beni desteklemeyen arkadaşlarımın yüzüne bakmadan eve girdim.
    Merdivenleri isteksizce çıktım. Sofa kalabalık. Herkes kendi aleminde. O kadar ki; benim yokluğumun bile ayırdına varmamışlar anlaşılan. Bu ilgisizlik, az önceki olayın üstüne gelince, iyice bozuldum.
    İsteksizce, sıradan el öpmeye başladım. Önce nenemin, sonra amcamın, ardından da yengemin... Ne nenemin bayram harçlığı olarak verdiği kağıt 2 buçuk liraya ne de amcamdan aldığım gümüş elliliğe sevinebildim. 
     Kurban kesmek için bahçeye indiğimizde, babama yaklaştım.
    ''Ben bu ayakkabıyı giymek istemiyorum''.

     ''Neden? ''
    ''Kız ayakkabısıymış .
    ''Kim söyledi kız ayakkabısı olduğunu.
    ''Kopuk, Kopuk Ali''.
    ''Feride'nin'nin oğlu mu?''

    ''Evet.''
     Babam bir süre gözlerime bakıp, derince bir nefes aldı. 
    ''Giyme o zaman.''
     Doğrusu babamdan böyle bir yanıt beklemiyordum. O'nun, 'Kopuk ne anlarmış ayakkabıdan, bu çok güzel, hem de pahalı bir ayakkabı. Üstelik makosen. Rengi de elbisene uyuyor, kıskanmıştır seni' demesini umuyordum. Ama onun yanıtı kısa  ve  netti: 'Giyme o zaman!'
     Amcam, salavat getirerek bıçağın iki yüzünü, koyunun boynuna bir aşağı bir yukarı sürtmeye başlayınca, ben oradan sessizce ayrılıp yukarı çıktım.             Ayakkabılarımı çıkarıp bir köşeye koyduktan sonra, oradaki ayakkabı kalabalığı içinden ayağıma uyan bir yemeniyi ayağıma geçirip yeniden, aşağıya, bahçeye indim. Amcam koyunu kesmiş, derisini yüzmeye koyulmuştu.


                                                                ***
     O günün öğleden sonrası, annemin 'üstünü başını kirletme' uyarısıyla evden çıkıp, sokağın köşesinde toplanmış çocukların yanına gittim.
     Herkes kopuğun etrafına toplanmış, ayaklarına bakıyordu. Kopuğun ayaklarında, sabahleyin ''kız ayakkabısı'' diye beni kızdırdığı hardal rengi ayakkabılarım vardı. Bozulmadım desem yalan olur. Ama belli etmedim. Şimdi fırsat bana geçmişti. Kopuğu işaret ederek,
    ''Kız ayakkabısı, kızzz ayakkabısı, Kopuk kız ayakkabısı giymiş.''
    Kopuk, yüzünde hınzır bir gülümseme; umursamadı bile.
    Öteki çocuklardan da ses yok. Bir kez daha
    ''Kopuk kız ayakkabısı giymiş, kopuk kız ayakkabısı giymiş'' dedim ama kimsenin umursadığı yok.
     O,fırça görmemiş sapsarı dişlerini göstererek sırıtmaya başlayınca, cinim tepeme çıktı. Bu kez sesimi daha da yükselterek,

   ''Kız ayakkabısı, kıızzz...!'' Sinirden olacak sesim çatallaştı.
    Gözlerim doldu; dokunsalar ağlayacağım.
    Hızla yüz geri edip, eve, doğru koşmaya başladım...
    Avluda babamla karşılaştım: yüzüme bile bakmadı. Anlaşılan babam benim kız ayakkabısı diye istemediğim ayakkabılarımı, Kopuğa vermiş. Ayakkabımı neden   Kopuğa verdiğini babama soramadım. O da bana bir şey demedi.. Annem bile bu konuda konuşmadı. Kızlar ise, benden yiyecekleri dayağın korkusundan olacak, bir yorumda bulunmadılar. Ama içten içe 'oh olsun!' diye  sevindiklerinden hiç kuşkum yok.
                                                                 ***
    Yıllar sonra bir alışveriş merkezindeki  ayakkabı dükkanında, ayağıma uygun bir şeyler ararken kız ayakkabısı diye giymediğim, sonrasında Kopuk Ali'nin ayağında görünce giymediğime ''itten pişman olduğum'' hardal renkli ayakkabımın benzerini gördüm. Dükkanın bir köşesinde, indirimli satılan ayakkabıların arasında öylesine duruyordu.  Günün modasına uygun olup olmadığını düşünmeden satın aldım. Sadece ayakkabıyı değil çocukluğumu da satın aldım sanki. Evde, kutusundan çıkarmadan ayakkabı dolabının en arkasına koydum onları... 
    Ayakkabıyı aldığım günden bu güne kadar giymedim hardal renkli ayakkabılarımı. Belki bir gün erkeklere hardal rengi ayakkabı moda olur da o zaman giyerim onları. Hem de  Kopuğa inat...

------
İstanbul- Ocak 2019

----

1-Kopmak: Koşmak
2-Kopuk: Serseri, işsiz güçsüz, toplum kurallarına uymayan
3-Huğ:Kamış, saz ya da ağaç dalları ile örülmüş; tek gözlü bekçi ya da bağ evi.

 




26 Eylül 2018 Çarşamba

Onlar Ermiş Muradına



ONLAR ERMİŞ MURADINA

     Yıl 1969, aylardan mayıs; mayısın ortası. Lise son sınıftayım. Her sabah olduğu gibi Vilayetin karşısındaki durakta okula gitmek için otobüs bekliyorum. Vakit henüz erken... Aynı lisede okuduğum arkadaşlarım da yavaş yavaş dökülmeye başladılar. Herkes Kız Lisesi’nin bahçe duvarına yanaşıp, teker teker  pozisyonunu aldı; laf atacağımız kızları bekliyoruz. Vilayet’teki otobüs durağı, Adana Kız Lisesi'ne yaklaşık 25-30 metre... Bu nedenle kızların tamamına yakını, yüksek duvarların ardındaki; erkeklerin düşlerini süsleyen okullarına gitmek için önümüzden geçmek zorundalar. Kızlar yavaş yavaş sökün etmeye başladılar. Kimi kitaplarını göğsüne bastırmış başı önünde; çevresine ilgisiz gibi,  kimi dizinin altında olması gereken kara önlüğünü kemerinin altına sıkıştırıp mini yapmış; cilveli, kimi kendinden emin umursamaz...
     Önümüzden geçenlere, esprili, hoş, onların güzelliğini öne çıkaran laflar atıyoruz. Kızlar da laf attığımızda, kendilerinin önemsendiği duygusuna kapılıyor olmalılar ki, bu işten memnundular. Arada bir terslendiğimiz de olmuyor değil ama o da bu işin tuzu biberiydi. Bu arada sırası gelmişken söyleyeyim, birimizin devamlı laf attığı kıza bir başkası laf atmazdı. Bu konuda  yazılı kuralımız yoktu ama söz vardı. Bir Adanalı için verilen söz '' her türlü kuralı  döverdi''. Söz gelimi, benim sürekli laf attığım kız, uzaktan göründüğünde, arkadaşlar,
    '' Seninki geliyor, hazır ol'' diye uyarırlardı.

                                                         ***
     Kızların resmi geçidi sürüyor... 
     O sırada hem mahalle, hem de sınıf arkadaşım olan Ayhan yanımıza geldi. Tedirgin görünüyor. Guruba, usulen, 'merabyın' dedikten sonra, bana dönüp,
     ''Yaşar sen'nen konuşmam lazım, biraz gel hele'' dedi.
Yanıtımı beklemeden, kolumdan çekip, guruptan uzaklaştırdı.
    ''Ocağına düştüm gardaş bu son şansım''.
     Son şansı mı? Bu gün felsefe dersinden sınav var. Ayhan'ın durumu da iç açıcı değil. Sanırım sınavda yardımcı olmamı isteyecek.
   ''Dert etme arkama otur, sana kağıdı gösteririm''
    ''Oğlum ben sınavdan bahsetmiyorum. Yengen bu gün 19 Mayıs'ın son provalarına gidecek; mektupta yazdı. Bu gün konuştuk, konuştuk. Konuşamazsak eylülde bağdan dönünceye kadar görüşemeyiz'' dedi.
    Eylüle kadar göremem dediği kişi, Ayhan'ın aylardır mektuplaştığı, arada bir kaş göz ettiği ama baş başa kalıp iki kelime konuşmadığını sandığım Yasemin adındaki kız arkadaşıydı(!)
     Yanıt vermediğimi görünce,'
    ''Eeee !''
    ''Eeesi mesi yok  oğlum. Bu gün Ali Şadi'den (1) sınav var.Gelmeyene sıfır verecem  dedi. O yüzden gelemem.

    ''Son şansım diyom lan! Bu gün 19 Mayıs provalarının son günü. Okuldan stadyuma kadar yürüyecem, diyor mektubunda. O zaman konuşuruz dedi''.
Yasemin, bu gün benle ya konuşursun ya da okul açılıncaya kadar görüşemeyiz demekte haklı. Hepimiz lise son sınıfız. Liseden sonra kim nerede olacak tanrı bilir.
       ''Yaşar sınavı ben dert etmiyorum, sen niye dert ediyorsun? Ali Şadi'den derslerin çok iyi. Yoksa Ömer'e de, Ali'ye de teklif ederdim ama onların notları ucu ucuna. Onun için sana geldim. Sıfır alsan ne olur, kırma beni.''
     Lisede iyi bir öğrenciydim. Felsefe grubu dersleri en sevdiğim derslerimdi. Dersleri veren Ali Şadi ise en sevdiğim öğretmenimdi. Onun girdiği felsefe, mantık ve sosyoloji derslerim 9-10'du. Hatta son yazılıdan 9 alınca;
   ''Ne lan bu ''demişti. 9-10,9-10. Böyle öğrencilik mi olur. Bu notların arasın sıfır ekle, bir ekle çeşit olsun oğlum, hayat sadece notlardan değil.''
Ayhan benim daldığımı görünce,
   '' Tamam mı? Geliyon mu? '' İstemeye istemeye,
   '' Tamam ''dedim.
Bizim gruptan ayrılarak, Kız Lisesinin kapısından çıkanları daha iyi görmek için Irmak Hamamı tarafındaki kaldırıma geçtik. 15-20 dakika sonra Kız Lisesinin 19 Mayıs gösterilerinde görev alacak öğrencileri, üçerli beşerli gruplar halinde dışarı çıkıp, ellerinde çemberler, stadyum yönüne yürümeye başladılar. Ben Yasemin'i tanımıyorum. Ayhan dikkat kesilmiş kapıdan çıkanları izliyor.
    ''Aha çıktı'' dedi.
    ''Hangisi?'
    ''Elinde çember olan.''
    ''Oğlum manyak mısın? Hepsinin elinde çember var.''
     O sırada biri balıketinde, diğeri zayıfça iki kız, yolu geçip bizim bulunduğumuz kaldırıma doğru yürüdüler. Balıketinde olanı Irmak Hamamı’nın köşesine baktı, bizi görünce yanındaki zayıf kızla 19 Mayıs provasına katılacakların arasına karışmadan, stadyuma doğru yürümeye başladı.
     Biz de araya bir mesafe koyup artları sıra yürüdük.
     Aslında usul böyleydi o zamanlar. Görüştüğün kız ile arana belli bir mesafe koyar öyle takip ederdin. Buna Adana jargonunda 'kız takip etmek' denirdi. Biz de jargonu uyguluyoruz; kızlar önde, biz arkada...
     Takibimiz devam ediyor. Sokak köşelerine gelindiğinde zayıf kız, peşlerinde olup olmadığımızı kontrol için ardına bakıyor; arkaları sıra geldiğimizden emin olunca da Yasemin’e ‘merak etme peşimizdeler’ anlamına gelecek bir şeyler söylüyordu sanırım.

.
     Yaklaşık 10 dakikadır peşlerindeyiz.
   ''Hadi oğlum tam sırası, git konuş''
   ''Gardaş biraz daha gitsinler hele.'' 
     Kızlar bir köşeyi daha dönüp, yolun karşısına geçtiler.

    ''Hadi lan!''
    ''Hele şu köşeyi de dönsünler konuşacam, yeminnen''. Kızlar bir değil bir kaç köşe daha döndüler ama bizimkinde tık yok. Ona cesaret vermek için arada bir adımlarımı sıklaştırıp, kızlarla aramdaki mesafeyi azaltıyorum ama Ayhan inadına yavaşlıyor.
     Yasemin'in yanındaki  zayıf kız, her köşe dönüşlerinde geriye bakmayı sürdürüyor... 
     Baktım olacak gibi değil, Ayhan'ı gayrete getirmek için adımlarımı bir kez daha sıklaştırıp, kızlara yaklaştığım sırada, gelip gelmediğimizi kontrol eden zayıf kız aniden geri döndü, göz göze geldik. Hafifçe tebessüm etti, ben de karşılık verdim.    Anında kararımı verdim. Ayhan Yaseminle  konuşurken ben de kızla yalnız kalır, helalinden bir ekmek çıkarırım bu işten. Böylece Ali Şadi'den gelecek sıfırı da telafi etmiş olurum.
                                                                        ***
     Stadyum caddesini geçip, kapalı tribünün giriş kapısının önüne geldik. Kızların kale arkası tribünü kapısından stada girmelerine bir kaç adım kaldı, kalmadı.  Ayhan'dan hala umut kesmemiş olmalılar ki; adımları yavaşladı.
     ''Lan! az sonra kuş uçacak, git konuş. Hadi davran!'' Ayhan  zınk diye durdu. Sanki donmuş; kımıldamıyor. 
     Kızlar içeri girip, girmemekte ikircikli, Ayhan'ın gelmesini bekliyorlar. Baktım olacak gibi, değil, kızlara doğru seğirtip, stadın kapısından girmek üzereyken yakaladım onları. Tüm kibarlığımla,
    ''Yasemin hanım merhaba !''
Bir kıza hanım diye seslenmek usuldendi o zamanlar.
    ''Biraz bekler misiniz, Ayhan sizinle konuşmak istiyor.'' Yasemin, omuzunun üstünden Ayhan'dan yana  bakıp,
    ‘'Sen onun avukatım mısın? Neden o gelmiyor da seni gönderdi ?'' Bu soruyu beklemediğim için, yanıt vermek yerine hafifçe sırıttım. Yasemin'in suratı 'mahkeme duvarı' sanki. Gerilen ortamı yumuşatmak için olacak, zayıf kız bana bakıp, olur böyle şeyler anlamında  tebessüm etti. En iyisi Ayhan'ı çağırmak.
Ayhan'a 'gel kızları ayarladım' demek için geri  döndüğümde onun koşar adım bizden uzaklaştığını gördüm. Ayhan'ın hızla uzaklaştığını gören Yasemin, bana bir böcekmişim gibi bakıp,  zayıf kızı beklemeden hızla stadın kapısından içeri girip kalabalıklar içinde kayboldu...
Zayıf kızla ben bir kaç saniye bakışıp; ‘elimizden gelen bu’ anlamında karşılıklı tebessüm edip; ayrıldık. O stada yollandı bense Ayhan'ı aramaya... 
                                                      **
     Beklendiği gibi yazılıdan sıfır aldım. Ali Şadi, yazılı sonuçlarını okumaya başladı.    Sıra bana gelince,
    ''637 ayağa kalk ''dedi. İki elimle sıradan destek alarak, isteksizce  kalktım.
   ‘'Sıfır'' dedi.
     Ben sadece sırıttım.
    ‘’Bu ne lan! dokuzların, onların arasına bu sıfır yakışıyor mu?
    ''Hocam siz demiştiniz. Bu dokuzları, onları sıfırla, birle süsle, hayat falan...''   Sözümü tamamlamaya fırsat vermeden,
    ''Oğlum ben derim, bana ne bakıyorsun? Sen akıl dağıtılırken neredeydin?'' 
     Yerime oturmadan kızgın bir şekilde arka sıradaki Ayhan'a döndüm. Gözlerini benden kaçırıp, tavana bakmaya başladı. Sayesinde, neticesi ‘sıfır’ olan bir kaytarma yüzünden sınıfta sadece ikimiz sıfır almıştık. Üstelik  zayıf kız üstüne kurduğum hayallerim de yıkılmıştı...
                                                                  ***
     Bu olaydan yıllar sonra Adana'ya döndüm. Gene bir mayıs günü. Arkadaşımın önerisiyle arabamı, tanışı olan bir kaportacıya götürmüştüm. Kaportacı bıçkın biri; konuşkan mı konuşkan. Oradan, buradan derken sohbet ilerledi.
     ''Abi'' dedi kaportacı,'' Hangi Lisede okudun?
     ''Adana Erkek Lisesi'nde.'' Yılını sordu, söyledim.
     '' Dayımın oğlu da o yıllarda lisedeydi, adı Ayhan. '' Meğer Ayhan, kaportacının dayısının oğluymuş. Bunu öğrenince yukarıdaki öyküyü kısaca anlattım.
     Beni gülümseyerek, ilgiyle dinledi.
    ''Na'pıyor şimdi ?''
    '' Ayhan abim ilkokul öğretmeni oldu, iki de çocuğu var.''
     Can alıcı soruyu sormanın tam sırası idi.
    ''Bir kız vardı hani adı Yasemindi.''
    ''Evet, abim Yasemin ablamla evlendi.'' 
    ''Nasıl oldu bu iş?'' 
     O yıl okullar tatile girince; bizimkilerin görüşmesi suya düşmüş. Ancak bana olayı anlatan kaportacı her ikisi arasında, her ikisinden de para kopararak mektup getirip götürüyormuş. Mektuplardan birinde Yasemin, 'Bana görücü gelecek, babam da verimkar. Bir an önce beni istet yoksa başkasına varacağım ' diyesiymiş. Mektubu alan Ayhan'ı bir telaş almış. Henüz Lise yeni bitmiş ama öğretmen okulu sınav sonuçlarının gelmesinin de eli kulağındaymış. Netice de sınav sonucu gelmiş, Ayhan öğretmenlik sınavını kazanmış, aynı gün durumu anasına anlatmış, o da  babasına çıtlatmış. Sonunda Yasemin'i '' Allahın emri, Peygamberin sözü(kavli)'' ile babasından istemişler.
                                                             ***
     Bu gün arkadaşım emekliliğinin tadını çıkarıyor. Bu evlilikten olan çocuklarından biri tıp profesörü, diğeri de matematik öğretmeni... 
    Onlar muratlarına erdi.
    Bana ne mi oldu? O sınavdan aldığım sıfır okul bitirme puanımı düşürdü. Bu yüzden Erkek Lisesini ancak 3.lükle bitirebildim.

--------------
(1)Bu öyküde kahramanların gerçek adı yerine başka adlar kullanılmıştır.
(2) Ali Şadi Kabasakal. 1968-69 Öğretim yılında Felsefe, Mantık ve Sosyoloji dersimize girmişti. Yaşamıma yön veren bir kaç önemli öğretmenden biridir.





19 Eylül 2018 Çarşamba

Varilmiş Sadakan Varmış

VERİLMİŞ SADAKAN VARMIŞ


     Çukurova Üniversitesi İİBF'de açılan asistanlık sınavını kazanmıştım. Adana'ya  geleli de  bir kaç gün olmuştu. Ankara'daki evimi henüz taşımadığım için, geçici olarak anneannem ile birlikte kalıyordum.

     Anneannem, okuma yazması olmayan, cin gibi bir kadındır. Adana'da işini gördürmediği devlet dairesi yoktur. Neşelidir, güleç yüzlüdür, gençlerle konuşmayı sever; zorunlu olmadıkça da yaşlılarla sohbet etmez. Nedenini sorduğumda; yüzünü ekşiterek,

     ''Aman nesini seveyim be Yaşar! Ne zaman sohbete başlasak, şuram ağrıyor, buram ağrıyor deyip dert yanıyorlar. Onlar öyle dedikçe, benim de oram buram ağrımaya başlıyor.''

     Aylardan nisan; gündüzler bir hayli sıcak. Ama akşamları gündüze göre biraz daha serince.    Evin ikinci katının önündeki terasta akşam yemeğimizi yemiş, çaylarımızı içerken, şuradan buradan konuşuyoruz.

     Boşalan bardağımı doldururken,

.   ''Bu gün başıma ne geldi biliyon mu ?''

    ''Ne geldi anneanne?''

    ''Gülmeyecen amma.''

    ''Gülmem, niye güleyim ki?''

    ''Söz mü?''

     Benden söz istediğine göre çok önemli bir şey olmalı başına gelen.

    ''Söz.''

    ''Kimseye de söyleme ama.'' İçimden le havle çektim.

    ''İnan, söylemem!''

     Çayından bir yudum aldı.

     Söze nereden ve nasıl başlayacağını tam kestirememiş olacak ki, biraz düşündü.

     Ben gözlerimi, gözlerine diktim, bekliyorum.

     Çayından bir yudum daha aldı.

    ''Akşamüzeri, ekmek almak için evden  çıktım, bakkal Ali’ye gidiyorum. Tam Doktor   Faruk'un köşesine gelmiştim ki, üstü başı perişan, yaşlı bir dilenci, avucunu açarak bana yaklaştı.

    ''Hanımm!  Allah rızası için bir sadaka''dedi.

    !!!

    ''Bir ekmek parası, çocuklarının başı için...''

    Yağ Camisi'nin önündeki kör dilenci hariç, başka dilencilere sadaka vermem. Bakkala gitmek için yoluma devam etmek istedim, ama adam arsız,

    '' Get babam, Allah versin!'' dedim ama..''

    ''Ama?''

    ‘’Aması maması şu Adam sakırga (1) gibi yapıştı. Sadaka da sadaka diyor. Sonunda dayanamadım, çantamdaki para cüzdanını açıp elime gelen paraları adama verdim.Adam,   ‘Allah ne muradın varsa versin, Allah çorunu çocuğunu esirgesin, Allahhhh…!’ deyip, Lale sinemasına doğru yürüdü. Ben de bakkala...''

     Bakkal Ali,

   ''Hoş geldin Emi'nanım teyze'', ne istiyon dedi.?''

   ''İki dene dırnak (2) ekmeği oğlum.'' Ekmekleri camekandan çıkarıp gazeteye sardı.

   ''Az önce geldi, tazedir.''

    Parasını ödemek için cüzdanı açtım. Ara tara para yok. Çantamı karıştırdım, belki cüzdanı çıkarırken çantanın içine düşmüştür diye… Yok oğlu yok! Bakkal telaşlandığımı görünce;

   ''N'oldu Emi'nanım Teyze?'' dedi.

   ''Oğlum hiç sorma! Ben ekmek parasını ya'nışnığınan dilenciye vermişim her hal.''

   ''Ne vakit?''

   ''Az önce.''

   ''Nereye  gittiğini biliyon mu.''

   ''Lale sinemasına doğru.''

   ''Ardından git belki yakalarsın.''

     Adamı Lale Sinemasının önünde yakaladım. Nefes nefeseyim. Kolundan tuttum,

    '' Dur babam, dur hele!''

     Adam durdu. Beni tanımamış gibi yüzüme baktı. Az önceki yalvaran halinden eser yok.''

    ''Ne var hanım?''

    ''Nesi var mı kele babam? Bakkaldan ekmek almak için elimi cüzdana attım, para yok.  Az önce  sadaka diye cüzdanımdaki bütün bozuklukları sana vermişim ya'nışnığınan. Ekmek alacam. Paramı geri ver.'' Adam arsız; sertçe,

   ''Get işine hanım'' dedi. '' Verilen sadaka geri alınmaz.''

   ''Yahu ya'nışnığınan vermişim dedim ya!.''

 Adam yürümeye başladı. Kolundan tuttum, durdu.

    ''Verdiysen Allah  rızası için verdin. Ben de karşılığında  sana dua ettim. Dua, o sadakanın karşılığı. O yüzden geri veremem.''

Baktım adam Nuh diyor peygamber demiyor. Bu sefer alttan aldım.

    '' Peki bir ekmek parası ver bari.''

Adam inatçı, az önce sadaka isterken yalvaran dilenci gitmiş yerine başka bir adam gelmiş sanki.

   ''Ben ne diyom, duymuyon elleham? Verilen sadaka geri alınmaz. Çünküm Allah rızası için verildi. Allah onun için sana sevap yazdı. Sen paranı geri alınca, Allah da sana yazdığı sevabı siler, ona göre. Allahınan oyun mu oynuyon hanım?..''

   ''Sonra ne oldu?''

   ‘’ Sen paramı geri ver de Allah da yazdığı sevabı silerse, silsin diyecem ama diyemedim. Parayı vereceği varsa da vermez dümbük Eee bir de Allah korkusu… O kadar ısrar ettim, alttan aldım, üstten aldım; ııhh! Vermem de vermem dedi.  Baktım parayı verimkar değil,

   '' Verdiğim para sana haram, zift, katran olsun' (3) deyince,

   '' Hanım hanım! intizar etme (4), çarpılırsın'' demez mi.

  ''Eee.!''

-''Eeesi şu: Sokurdana sokurdana  eve dönüp ekmek için yeniden para aldım.''

Çayından bir yudum daha aldı.

-''Dünya çok bozuldu Yaşar'' dedi gülümseyerek. ''Ya’nışnığınan sadaka verdiğin dilenciden bile geri alamıyorsun paranı artık''

   !!!

-''Sen ne diyon bu işe'' diye sürdürdü konuşmasını.

-''Ne diyeyim anneanne verilmiş sadakan varmış.''

------

 

İstanbul-Nisan 2019

------

1-Sakırga: Kene

2-Dırnak(tırnak) ekmeği: Özellikle Adana Kebabı yapanların kullandığı, üstüne tırnakla şekil verilmiş ince, uzun pide.

3- Haram zift katran olsun: Bir tür, ilenç, beddua.

4-İntizar:Halk dilinde, beddua, ilenç-Asıl anlamı: Bekleme-