29 Ocak 2020 Çarşamba

Horozumu Kaçırdılar


Horozumu Kaçırdılar



     Köyde hemen hemen her erkek çocuğu, evlerindeki evcil hayvanlardan birini sahiplenir; onu elleriyle besler, büyütürdü. Bunlar  it eniği, yeni doğmuş buzağı, kaz ya da ördek palazı olurdu. Ben de onca evcil hayvanımız içinden bir kaç ay önce yumurtadan çıkmış, gösterişli kıpkırmızı ibiği  olan, süt beyazı bir horozu sahiplenmiştim.  Adını 'Cimbit' koymuştum. Cimbit, avluda ve evimizin önündeki boş arsada, 'küçük dağları ben yarattım' edasıyla dolaşır; alımlı çalımlı yürüyüşünü görenler, onu kümesin kralı sanırlardı. Ama gösterişine karşın çok korkaktı; bu özelliğinden dolayı tavukların yanında bile itibarı yoktu. Öyle ki; onun, bırakın bir horozun, tavukların önünden de ciyaklayarak kaçtığına çok kez tanık olmuştum.

     Kümesteki horozların da şamar oğlanıydı. Bu yüzden onlardan uzak durmaya dikkat ederdi.
     Aklına estiği zaman bir tümseğe zıplar, ilk kez ötmeye başlayan horozların soluk borusundan hırıltıyla çıkan cırlak sesiyle kesik kesik öterdi.

    İyi  dövüşçü olmayan, tavuklardan bile korkan bu horozu neden severdim? Cinsi Legorndu. Babam, Legorn cinsi kümes hayvanlarını yumurta verimlerinin yüksekliği nedeniyle beslerdi. Horozlarının görevi ise sabahları ötüp, on, on beş tavuğu idare etmekti. Dövüşmek onların işi değildi. Kuşkusuz bu gerçeğin ayırdındaydım ama civcivliğinden bu yana onu elimle beslediğim için korkaklığı beni hiç ırgalamazdı. Korkak olsundu, yerli yersiz ötsündü, benim için hiç önemi yoktu bunların; kocaman kıpkırmızı ibiği, kar beyazı tüyleri, caka satarak yürüyüşü ile o benim Cimbitimdi.

 

                                                               ***

                                                                   

     Karşı komşumuz İsmet ağabey, dövüş horozlarına meraklıydı. Onun, Cimbit ile aynı dönemde; martta yumurtadan çıkmış, ince uzun boyunlu,  adaleli uzun bacaklı, küçük ibikli; gösterişli olması nedeniyle olacak; bizim oralarda İstanbul horozu dediğimiz dövüşçü bir Gerze horozu vardı. Bu horozlar özellikle dövüş için yetiştirilir, sahipleri onlara öteki kümes hayvanlarından daha özel ilgi gösterirlerdi.
     İşte dövüşçü olan bu horoz, ne hikmetse benim Cimbit’i nerede görse kaçar, hadi biraz abartayım kaçtığında da ardından kurşun yetişmezdi. Laf aramızda, dövüşçü olmalarıyla ünlü bu horozun, tavuklardan bile korkan Cimbit’imden korkmasına içten içe sevinir; horozumla gurur duyardım.


                                                                        ***

     Bir Pazar günü İsmet ağabey, evimizin önünde arkadaşlarımla gulle (1) oynarken yanımıza geldi. ‘Kolay gelsin gençler’ deyip, bana döndü.

     ‘’Yaşar, senin horozu getir de benimki ile dövüştürelim.’Gullede şansım iyi; kazanıyorum. Oyunu bırakmak istemiyorum ama İsmet ağabey hem büyüğüm  hem de sevdiğim bir ağabeyim.
     ‘’Şimdi mi dövüştüreceğiz?’’

     ‘’Şimdi.’’

     Cimbit’in, onun İstanbul’unu önüne katıp, kovalayacağından o kadar eminim ki; sorusunu ikiletmedim.

     ''Olur ağabey, onu şimdi tutar, getiririm.''
     ''Bizim avluya getir; orada dövüştürelim''


     Kümes hayvanları, yaz sıcağından korunmak için öğle vakti, ağızları açık; sık aralıklarla soluyarak yüksek bahçe duvarımızın gölgesine sığınırlardı. Cimbit'i onların arasından almam zor olmadı. Bana alışkın olduğu için kaçmadı.
     Cimbit'i kaptığım gibi bir koşu İsmet ağabeylerin avlusuna gittim.
     Avluda ondan başka bir kaç kişi daha var; bacıları da olacakları izlemek için sofaya çıkmışlar...
     İsmet ağabey, bir eliyle horozunu tutarken diğeriyle de cebinden mendile benzeyen kırmızı bir bez parçası çıkarıp, bana uzattı.


     ''Yaşar al bunu seninkinin boynuna dola''
     ''Niye ki?''
     ''Niyesini sorma; dediğimi yap!''


      İsmet ağabeyin yapmak istediği herkesçe bilinen ve sıkça kullanılan bir hileydi. Ben kırmızı bezi Çimbit'e dolayınca; onun dövüşçü horozu Cimbit'i, her gün önünden kaçtığı horoz değil de, başka bir horoz sanıp, dövüşçü içgüdüsü ile ona saldıracaktı.
     Fazla soru sormadan dediğini yapıp, verdiği kırmızı bezi Cimbit'in boynuna doladım.


    ‘'Oldu mu ağabey?''
    ‘'Oldu, hemi de nasıl.''


     Horozlarımız elimizde, karşılıklı olarak çömeldik. Aramızda iki metre kadar mesafe var. Onun horozu, kırmızı renkli yabancı bir horoz sandığı Cimbit'e, başını yere eğip, boyun tüylerini kabartarak, sol kanadını da hafifçe yere doğru sarkıtıp, yan yan yaklaşmaya başladı. Ben, ellerimi hafifçe aralayınca da Cimbit, elimden kurtulup birden ileri fırladı.
     Ne olduysa oldu: İsmet ağabeyinki, üzerindeki kırmızı bez parçası olmasına karşın, bunun kıyafet değiştirmiş belalısı(!) olduğunu, onunla göz göze gelince anlamış olmalı ki; kavgaya girmeden tabanları yağlayıp kaçmaya başladı. Ardından da benimki onu kovalamaya başladı..
     Başta İsmet ağabey olmak üzere herkes, dövüşçü bir horozun, tavuklardan bile korkan bir horoz bozuntusunun önünden kaçmasının şaşkınlığı içindeydi. Bense, zevkten dört köşeyim. 
     Şaşkınlığını üzerinden ilk atan İsmet ağabey oldu.


    ''Senin şu horozu bana sat Yaşar'' dedi.


     O an karşısında zafer kazanmış bir horozun sahibi olmanın verdiği güvenle,


    ''Satamam ağabey.''
    ''Çok para veririm.''
    ''Satamam ağabey, onu ben büyüttüm.''
    ''Biliyorum ama vereceğim para ile o horozdan üç tane alırsın.''

  
     İsmet ağabeyi severdim ama Cimbit'in yeri başkaydı.
     O da satmama kararımın kesin olduğunu anlayınca üstelemekten vazgeçti.       Omuzlarımı kaldırıp oradan uzaklaştım.
     Cimbit, soluk soluğa duvarın duldasında dinleniyordu. Ona zibilliğimizden (2) çıkardığım bir kaç solucanı ödül olarak verdim; bir çırpıda yedi.

 

                                                                 ***
     Ertesi gün ara ki Cimbit'i bulasın. Yer yarıldı içine girdi sanki. Oysa bir gün önce akşam ezanında, kümestekilerle birlikte bahçe duvarının üstünde tünemişti.
     Girip çıkabileceği her yeri aradım; sanki yer yarılmış da Cimbit içine girmişti.
     Çakal geldi boğdu desem; evimiz köyün orta yerinde. Acından ölse bile hiç bir çakal itlerin korkusundan buraya kadar gelemez.
     Aklıma İsmet ağabey geldi. Belki de gizlice o aldı Cimbit’i tünediği yerden…

     Evlerinin avlusuna girdim. Sağa sola bakarken, küçük bacısı,


    ''Ne arıyon laan!''

     Ne arayacam, eliyin körünü  demek var ama

    ‘’Heeç!’’ dedim kısaca.


      Avlularında Cimbit’ten iz bulamayınca evlerinin ardındaki zibilliğe gittim. Kesip tüylerini oraya atmış olabilirlerdi. Zibillikte de bir izine rastlayamadım Cimbit’in.
     Aklıma kanal boyu geldi. Kimi yaz geceleri köyün gençleri kanalın kenarında ateş yakar, içki içer, eğlenirlerdi. ‘Belki benim Cimbit'i İsmet ağabey tünekten alıp, orada kesip yemiştir’ deyip, bir koşu kanala gittim. Geceden kalan külleri karıştırdım, ne bir kemik parçası, ne etrafta bir tüy, ne de Cimbit'in kesik başı...

          

                                                           ***                                                   


     Devrisi günün akşamüstü evin önünde fırındak (3) çevirirken, Çukobirlik'deki işinden dönen  İsmet ağabey yanımdan geçerken selam verdim.


     ''Merhaba İsmet abi!''
    Yüzüme bakmadan yarım ağızla aldı selamımı.


     ''Merhaba'' deyip yürüdü.


     Şaşırmadım desem yalan olur. Oysa her zaman içtenlikle alırdı selamımı.
     Eğer horozumu satmadım diye gönüllendiyse; varsın gönüllensin. Horoz benim değil mi? İster satarım, ister satmam. Ben İsmet ağabeyin ardından bakıp bunları düşünürken, annem,  evimizin yola bakan takasından (4) başını uzatıp,


     ''Yaşaaarrr eve gel, nerdeyse baban gelecek!’’


     Fırındağımı ve kaytanımı (5) cebime koydum.


     ''Tulumbada elini ayağını yıkamadan da geelmee!''


     Avlunun ortasındaki tulumbaya doğru seğirttim. Taş merdivenlerden yukarı çıktığımda yer sofrası hazırdı. Birkaç dakika sonra da babam geldi. Babam gelir gelmez de sofraya oturduk.


     ''Baba'' dedim, ilk lokmayı çiğneyip yuttuktan sonra. ''Sabahtan akşama kadar kanalın kenarında,  zibilliklerde her yerde Cimbit'i aradım ama bulamadım''.


    ''Belki kaçmıştır, bakarsın yarın, bürgün döner gelir’' dedi babam yüzüme bakmadan.
     Babama,’ bu it değil ki; dönüp dolaşıp geri gelsin’ dememe kalmadan annemin  dudaklarını büzüp, gözlerini kısarak babama, 'yaptığını beğendin mi?'dercesine  baktığını fark ettim.

     Annemin bu sitemli bakışının ne anlama geldiğinin kuşkusuz babam da ayırdındaydı. Anneme yanıt vermeden yemek yemeği sürdürdü.


     Anladığım kadarıyla; ben horozu satmaya yanaşmayınca, İsmet ağabey babama durumu anlatmış, babam da ben uyurken sabah erkenden Cimbit'i tutup ona vermişti. O da ‘hediyem olsun’ deyip, fabrikadaki müdürüne vermiştir elleham (6) .Kimse ile göz göze gelmemeye çalışarak, yemek sonuna kadar konuşmadım.

Sofradan kalkarken babam,

     ‘’Pineden kendine yeni bir tane seç istersen’’ dedi.

Bu büyükler hiçbir zaman çocukların duygularını anlamayacaklar. Babama yanıt vermeden kalktım sofradan.

 ------
İstanbul-2020 Ocak

------

1-Gulle: Misket

2-Zibillik :Çöplük

3-Fırındak: Topaç

4-Taka: Tahta pancur kapılı küçük pencere.

5-Kaytan:Pamuktan yapılmış sicim. Topaca sarılır, topaç onla döndürülür.

6-Elleham: Sanki, herhalde.



4 Eylül 2019 Çarşamba

Efgan Efekan




Efkan Efekan

Yıllar önce, günümüzün moda deyimiyle ''insanların henüz sosyalleşmediği'' günlerde, kente yakın köylerde oturanlar, kente indiklerinde;  genellikle babaları, dedeleri  nereden alışveriş ediyorlar, hangi berberde tıraş oluyorlar ya da ya da hangi dükkandan çul çaput kestiriyorlarsa(1) oralara giderlerdi.

Söz gelimi eğer Kozan ya da İmamoğlu köylerinde yaşıyorsan kente ilk giriş yerin kesinlikle Taşköprü civarıydı. Köye gelen mektuplar için adres olarak gösterdiğin bakkal, tıraş olduğun berber, çul çaput alacağın dükkanlar hep bu bölgedeydi.


Yok Karaisalı  köylerinden birinde yaşıyorsan, kentteki ilk durağın Kanal Köprü civarıydı.


Köyümde yaşayıp da kentte işi olanların en çok eğleştikleri yer ise,  Hacı Bayramdı. Mektup adresi olarak gösterdiğimiz bakkalımız,  berberimiz, yağı, çayı, şekeri aldığımız toptancımız, her gelişimizde uğramadan köye  dönmediğimiz kebapçı Mesut ve  en önemlisi ürünümüzü döktüğümüz (2)  sebze halimiz oradaydı.


Sözün özü;  köylüm, bayram alış verişi gibi olağan dışı bir durum olmadıkça bu bölgenin dışında alış veriş etmez, eni boyu birkaç yüz metreyi bulan bu çevrede, hem işini görür, tanış dükkancılarla yarenlik eder, hem de şeere (3) gelmenin mutluluğunu yaşardı. Alışkanlık mıdır, çevreyi değiştirmekten ya da yeni ilişkilere girmekten korkmak mıdır bilemem? Varsa yoksa Hacıbayram...

...

Temmuz ortası, sıcak, ve nemli bir gün. Nefes almakta güçlük çekiyorum. Elimde ev için aldığım öteberi filesi...

Bir kaç yere daha uğrayacağım için fileyi bir yere bırakmam gerek. Bakkalımıza bırakamam, gireni çıkanı çok. En iyisi berber Selahattin'in dükkanına bırakmak. Hem biraz oturur dinlenirim, hem de ısmarladığı çayı içerken sağdan soldan konuşuruz. Sağdan soldan konuşuruz dediğime bakmayın, sıkı Galatasaraylı olduğu için döndürür dolaştırır sözü Metin Oktay'a Turgay Şeren'e getirir. Ben Fenerbahçeli olmama karşın, Onun zaman zaman, hatta her zaman abartıya kaçan Galatasaray övgülerine itiraz etmem, edemem. Çünkü adam berber ve elinde usturası var...
...
Kapı açıkken içeri sinek ya da börtü böcek girmesin diye kapı çerçevesinin üst tarafına  tutturulup, eşiğe kadar sarkan ve binlerce renkli boncuktan oluşan bir dizi saçağın ardından berber dükkanının içine göz attım. İçeride 15-16 yaşlarındaki çıraktan başka kimse yok. Berber koltuklarının birinin önündeki aynaya bakıp biryantinli saçlarını düzeltip, poz verir gibi kaşını gözünü oynatıyor, arada bir de sağ elini şakağına dayayıp düşünür gibi yapıyor...

Bir süre çırağı izledim, sırtı kapıya dönük olduğu için beni fark etmedi.


Boncuk dizisini aralayıp içeri girdim. Boncukların çıkardığı sesten olacak, geriye dönüp beni görünce toparlandı.


-''Buyur ağabey''


-''Ustan nerede? ''


-''Daha gelmedi.''


-''Gün öğlen olmuş hala ortalıkta yok ha!''.


...''!''


-''Ne zaman gelir?''


-''Eli kulağındadır.''


Bizim usta bu gece feneri dışarıda söndürmüş anlaşılan.


Fileyi köşedeki paravanın ardına bıraktım. Çırağın buyur ettiği bir sandalyeye oturdum. Onu ilk kez görüyormuş gibi, sol elimin iki parmağıyla  çenemi kavradım, gözlerimi kısıp az önce artist gibi poz veren çırağı bir süre süzdüm.

Çırak şaşkın şakın bana bakarken,

-''Dur hele ! Bir türlü çıkaramadım, adı dilimin ucunda,neydi yaa! Sen o artiste ne kadar benziyorsun...''


Daha sözümü tamamlamadan,


-''Efkan Efekan mı ağabey ?'' dedi.


Demek bizim oğlan çoğu kenar mahallenin yeni yetmeleri gibi artist olma hevesinde.


-''Aklınla bin yaşa, evet Efkan Efekan. Bir insan bir insana bu kadar benzer, sanki ikizin...''


Aslına bakarsanız Efkan Efekan pek bildiğim bir artist değil. Ayhan Işık, Orhan Günşüray olsa neyse...Yüzünü gözümün önüne getirmeye çalışıyorum. Buldum galiba; Mahallenin Sevgilisi filminden anımsar gibiyim. Hani İstanbul'daki gecekondu semtlerinde çekilen filmlerin ilk kareleri perdeye yansırken, kamera soldan sağa çevrinir, fonda tok sesli bir erkek  ' bu mahallede  fakir ama namuslu insanlar yaşar...'' diye söze başlar ya, işte o filmlerden biriydi Mahallenin Sevgilisi... Efgan Efekan da o filmde oynamıştı. Gençten, temiz yüzlü, parlak biriydi... 


Ben Efkan Efekan'ı anımsayıp, yüzünü gözümün önüne getirmeye çalışırken, O gözlerini açmış, dudaklarında çocuksu bir tebessüm, beni inceliyordu.


Başımı anlamlı anlamlı sallayıp, yüzünü bir kez daha inceledim.


-''Evet, evet Efkan'a çok benziyorsun.'' Özellikle soy adını söylemeyip Efkan dedim. Olsun o kadar havamız... 


Bu övgüm etkisini hemen  gösterdi. Bir çırpıda tavan vantilatörünü çalıştırdı. Bana dönüp,


''Çay mı kahve mi ağabey?''


-''Kahve, sade olsun.''


Dükkandan fırladı...

...
Tahminimde yanılmamışım. Artist olmak istiyormuş, gazete ilanıyla artist arayan bir firmaya önce iki fotograf, daha sonra da bir kaç kez de masraflar için para yollamış. Deneme çekimi için davet bekliyormuş, davet bu günlerde ha geldi ha gelecekmiş...

Fırın ağzı gibi sıcak bu temmuz sabahında, hazır sade kahveyi bulmuşum. Oturduğum koltuk rahat, birde tepemde uğuldayarak dönen vantilatörün serinliği...Oh !Yarenlik için tam fırsat. Köpüklü kahvemden, hafifçe höpürteterek bir yudum aldım. 


-''Demek artist olmak istiyorsun?'' Evet anlamında başını salladı.


-''Bak oğlum dedim iyi has da, artist olmak için Efkan'a yada başka birine benzerlik yetmiyor. Kavga etmesini, yumruk sallamasını da öğrenmelisin. ''Az kalsın öpüşmesini de bilmelisin diyecektim, baktım yaşı küçük, tuttum dilimi...


-Nasıl yani ?''


 -Yanisi manisi yok. Geç aynanın karşısına. Aynadaki suretine düşmanmış gibi yumruk salla, tekme at. Ne bileyim antrenman neyim yap. Tamam Efgan'a benziyorsun ama Ayhan'ı, ne bileyim Orhan'ı örnek al. Adamlar acayip yumruk atıyorlar. Sen de ancak o zaman iyi bir artist olursun.


-Tamam ağabey, yaparım...


Kahvemi içtikten sonra , çıktım dükkandan.

...
Hacı Bayram dışındaki işim biraz geç bitti. Ama hava henüz kararmamıştı. Köye gidecek son otobüsü kaçırmamak için adımlarımı sıklaştırdım.  Dükkanda Selahattin usta bizim köyden birini tıraş ediyordu.

Selam verdim. Hem usta hem köylüm aldı selamımı. Dükkan, sabahtan bıraktığım gibi değil;  çırağın önünde rol kestiği aynanın yerinde yeller esiyor...


Ne ola ki?


Paravanın yanında kımıldamadan ayakta duran  çıraktan tık yok. Oturayım diye yer bile göstermedi. Suratı asık, sabahki izzet ikramdan eser yok. Sağ elinde beyaz bir sargı var. Yüzüne dikkatlice bakınca da sol gözündeki morartı dikkatimi çekti. Ayna kırık, sağ el sarılı,  göz altında morluk...Bunlar olanı biteni açıklıyor gibi...


İşi saflığa vurup,


-''N'olmuş burda yahu! Geçmiş olsun. Kim kırdı o misilli aynayı Selahhattin usta ?'' dedim.


Tıraş etmeyi bırakıp bir an çırağa, sonra bana döndü.


-N'olacağı var mı be! Hıyar ağası artist olacağım diye tutturmuş. Kim ne dediyse artık; bu salak da inanıp aynanın karşısında yumruk atma antrenmanı yaparken...'' Bir an durdu. Sonra ciğerlerinde biriktirdiği havayı püf diye burnundan verip, '' Parasını haftalığından kesmezsem bana da Selahattin demesinler.'' diye sürdürdü konuşmasını.


- Geçmiş olsun, valla çok üzüldüm, bir kazadır olmuş, neyse mala gelen cana gelmemiş ya!''


Çırakla göz göze geldik. Kaşlarının altından bana öyle bir bakış baktı ki; hemen gözlerimi kaçırdım gözlerinden.


Çırakla eğleneyim derken olana bitene bak sen! 

...
Yaklaşık bir ay sonra, gene  Selahttin Usta'nın dükkanındayım. Koltukta yakın köylülerden biri var. Sıramı beklerken çay söyledi. Baktım çırak, o çırak değil.

- ''Bu yeni mi. N'oldu senin artist heveslisine?'' dedim.


-''Nolacağı var mı be gardaş. Bir hafta önce artist olacağım diye İstanbul'a gitti. Yapma etme dedim ama dinleyen kim, kafasına koymuş bir kere.''


-''Boşuna dememişler, deli kan işte, zamanı gelince kaynamaya başlıyor.''

...
Çırak elindeki askıda(4) üç çay, kapıdaki boncuk dizisini şakırdatarak içeri girdi.

Çayımı uzatırken, yaşını tahmin etmeye çalıştım; 11- 12'sinde görünüyor. Berber Selahattin'n en az 4-5 yıl daha çırak değiştirmez.

Yaşı artist olmak için çok küçük...

Soğumaya yüz tutmuş çayımdan ağız dolusu bir yudum aldım...


-------------


1-Çul çaput kestirmek. O günlerde konfeksiyon olmadığı için elbiselikler kumaş topundan kesilirdi.

2-Ürünü dökmek: Tarla ve bahçeden getirilen sebze ve meyveyi haldeki komisyoncunun mağazası önüne indirmek.
3-Şeer:Şehir, Burada Adana anlamında.
4-Askı: Dairesel bir tabandan yukarıya doğru uzatılmış ve tepe noktasında 4-5 cm çapındaki bir halkayla birbirine tutturulmuş 35-40 cm boyundaki çubuklardan yapılmış metalden çay ve kahve servisi yapılan gereç.

.....


Temmuz 2019


14 Haziran 2019 Cuma

Bath





BATH- İngiltere 

Dünyanın en iyi korunmuş Roma hamamına ev sahipliği yapan kent

Bana göre; sadece yönettiği toprak büyüklüğü ile değil, uygarlığı ile de dünyanın en büyük imparatorluğudur Roma İmparatorluğu... Yönettiği her ülkeye sadece askerini değil, kendi yönetim sistemini, yasalarını ve uygarlığını da götürmüştür çünkü...
Bath
Kızım,
-''Baba Londra'ya geldiğinizde sizi Bath'a götürelim'' demişti. 
Doğruyu söylemek gerekirse; o zamana kadar Bath'ı TV'deki belgesellerden edindiğim bilgilere dayanarak sadece Roma Hamamı olarak biliyordum. Alışkanlığımdır; bir yeri ziyaret etmeden oraya ilişkin bilgi edinirim.
Ziyaretim öncesi hakkında bilgi edindiğim ve bu yazıma konu olan  Bath, sadece Roma Hamamı'na ev sahipliği yapan bir yer  değil; üniversitesi, kamu binaları, dinsel yapıları, festivalleri ile tarihsel kimliğinden ödün vermeden bu güne ulaşmış çağdaş bir kentmiş...
Bath

Tarihte Kısa Bir Yolculuk
Bath'ın tarihi İngiltere'yi  İS 43 yılında işgal eden Romalılarla başladı desem yanlış olmaz. Hatta bu tarihi Roma Hamamı'nın yapıldığı İS 60 yılına taşısak da yanlış bilgilendirme yapmış olmayız. Çünkü o zamana kadar keşfedilmemiş, bilinse de önemsenmemiş olan kaplıca alanı üzerine yapılan Roma Hamamı, bu gün hayranlıkla gezdiğimiz Bath kentinin toprağa atılmış ilk tohumudur. 
Romalılar  İngiltere'de yaklaşık 350 yıl hüküm sürmüşler. Sonrasında Saksonların, Vikiglerin ve Normanların istilasına uğrayan Bath, bu istilaların getirdiği yıkımlara karşın gelişmeye devam etmiş, özellikle ''deli kral'' olarak anılan III. George döneminde yapılan yatırımlarla bu gün hayranlıkla izlediğimiz Kent ortaya çıkmıştır.  Avon Nehri kıyısında yer alan Bath, sakin sokak ve caddelerinin her iki yanında inci misali dizilmiş, insana 19 yüzyılda yaşıyormuş duygusu veren tarihsel binaları, yemyeşil doğası ile insana huzur veren bir kent. 1987da UNESCO tarafından ''Dünya Mirası Listesi'ne '' alınan Bath, Londra'nın yaklaşık 150 km. güney batısında yer alıyor.
Bath'ı anlatmadan şunu söylemeliyim: Kent'e ilk ayak bastığımda kendimi İngiltere'de değil İtalya'nın bir kentinde yürüyorum duygusuna kapıldım.

Nerelere Gidilir
Bath'da Roma Hamamı'nı sona bırakarak, gezilip görülmesi gerekli yerleri Royal Cresent'den (Kraliyet Hilali) başlayarak anlatmaya çalışayım.

Bath'ın  sırtını dayadığı küçük bir tepede konuşlanmış olan Royal Cresent ilk yapıldığında adı sadece crsentti. Royal sanı sonradan eklendi), 1767 ve 1775 yılları arsında dönemin mimari geleneğine (Georgian *) uygun olarak  mimar John Wood ve oğlu John Wood tarafından planlanmış ve hizmete alınmıştır. 

Royal Cresent , Roma mimarisini temel alan, Palladiyan mimari biçemine göre yapılmıştır. Yaklaşık 150 metre uzunluğunda olan, ayça (hilal) şeklindeki ön cephesinde 114 iyon tipi sütun bulunmaktadır.


Royal Cresent- Ön Cephe ve Royal Victoria Park.
 Royal Victoria Parkı'nın çim alanına bakan ön yüzünden tek bir blok görüntüsü veren binanın arka cephesi bir birinden bağımsız 30 teras evden oluşmaktadır.
Royal Cresent'in arkadan görünüşü. Binayı bu açıdan görüntülemem mümkün olmadığı için, Okuyucuya RC hakkında bilgi vermesi için bu fotografı Googl'dan aldım.
Royal Cresent'i oluşturan teras evlerin bazıları, zaman içinde mülk sahipleri tarafından kiraya verildi, bazı evler lojman olarak kullanıldı. İkinci Dünya savaşı sırasında bir bölümü Alman bombardımanıyla yıkılsa da, savaş sonrası onarıldı.
Royal Cresent Hilal'in Ucu

Tarisel süreçte bir çok ünlünün yaşadığı Royal Cresent'n bir bölümü hotel-spa olarak, teras evlerden biri de müze olarak hizmet vermektedir. Zaman zaman bazı filmlerin çekildiği , kent merkezinden de görülebilen bu yapıyı içine girmeseniz de  mutlaka yakınından görün
ADRES: 1 Royal Cresent ba1 2 LR

Bath Abbey
15. YY sonlarında eski bir Norman kilisesinin kalıntıları üzerine inşa edilen ve başlangıçta bir manastır olarak hizmet veren Bath Abbey, VII, X,XII ve XVI. yüzyıllarda onarım görmüş ve bu günkü görünüşüne, 1860 yılında yapılan onarım  sonucunda ulaşmıştır. Anglikan cemaati tarafından kullanılan ve Gotik mimari biçemli kilisenin daha sonra yapılan eklenti ve onarımlarında da özü bu biçeme dayanan mimari anlayışa sadık kalınmıştır.
Kilise St.Paul ve St. Pier'e adanmıştır.
Bath Abbey



Bir çok gotik kilise de olduğu gibi Bath Abeey'in planı da haç şeklindedir. Aynı anda 1200 kişinin ibadet ettiği kilisede dinsel etkinliklerin yapılmasının yanı sıra  konferanslar ve klasik müzik konserleri verilmektedir. 


Bath Abbey-Aydınlık ve Ferah
Bath Abey, Kara Avrupası'nda gezdiğim gotik biçemli bir çok kilise ve katedralden çok daha aydınlık ve ferahtı.

Ayrıca kilisenin her biri  sanat eseri olan 
vitraylarının güzelliğinden de söz etmesem olmaz.

Yerdeki ve  duvarlardaki mermer plakalara işlenmiş isimler ve şekiller dikkatimi çekti. Sordum; bu şekil ve isimler bazı tarihsel olayların betimlenmesinden ve buradaki ünlülerin isimlerinden oluşuyormuş.

Kiliseye giriş için hiçbir bedel ödemiyorsunuz, ama kapıdaki görevlinin bakışı ise'' Hemşehrim giriş beleş ama sen yine de 3-5 paound at bağış kutusuna'' der gibi.

Ben görevli ile göz göze gelmeden '' I'll pray-dua edeceğim '' deyip geçtim.
Siz de öyle yapın.

Ziyaret saati hafta i,çi 09.30-17.00 arası.

Adres:Bath BA1 1 LT


Pulteney Bridge 

Bath'ın içinden geçen Avon Nehri üzerindeki  45 metre uzunluğundaki taş köprünün yapımına 1769 yılında başlanmış,  Köprü 1174 yılında hizmete girmiştir .
Pulteny Bridge
Andrea Palladio'nun evrimleştirdiği klasik mimari kaynaklı Palladyan biçemli köprünün mimarı Robert Adamdır. Üzerinde karşılıklı küçük dükkanlar bulunan  köprü, Floransa'daki Ponte Vecchio'nun küçük bir örneği gibi geldi bana.


Adres: Bridge St.Bath BA2 +AT
Roma Hamamı Ana Giriş


The Roman Bath
Roma Hamamı, İS 43 yılında İngiltere'yi işgal eden ve bu ülkede yaklaşık 350 yıl egemen olan  Romalılar tarafından, bu bölgede bulunan bir kaplıca üzerine 68 yılında kurulmuştur.  Adını, Celtic'in koruyucu Tanrıçası Sulis'e adanan bu hamamdan alan Bath ise, bu kaplıcanın çevresinde gelişmiştir. Roma Hamamı zaman içinde bir çok yıkıma uğramış, içinde bulunan tapınak bağnaz hıristiyanlarca yıkılmış ancak 1894-1897 yılları arasında Kraliçe Victoria'nın buyruğu ile mimar Jhon Wood ve aynı adı taşıyan oğlu tarafından büyük bir onarımdan geçmiş ve bu güne ulaşmıştır.
Havuz
Hamam, Neo Klasik ve Victorian mimari biçeminde olup 4 bölümden oluşuyor.

Kutsal Kaynak


Birinci bölüm ''Kutsal Kaynak', suyun ilk çıktığı yer. Hamamdaki suyun 46 derece olduğunu söyleyenler, suyun bu kaynaktan çıktığı andaki sıcaklığını kastetmiş olmalılar. Kaynaktan çıkan su , daha sonra  kanallar ve kurşun borularla buhar odalarına, alttan ısıtmalı odalara, hamam bölümüne ve havuza taşınıyor.


Kaynaktan Çıkan Saıcak Su Kanallar ve Kurşun Borular Aracılığı ile Hamamın Çeşitli Bölümlerine Taşınıyor.

Hamamın İkinci bölüm ise, bir pağan tapınağından oluşuyor. Anladığım kadarıyla insanlar buraya önce şifalı suya girerek bedenlerini, daha sonra da tapınakta tapınarak ruhlarını sağaltmak amacıyla geliyorlarmış. 
The Roman Roof'dan Havuza Üstten Bakış

3. Bölüm İse Hamam ve Havuzdan oluşuyor. Önceleri üzeri kapalı olan 1,5 metre derinliğindeki havuz, yaklaşık 15X30 metre boyutunda. 
4. Bölüm ise müze. Burada onarımlar sırasında ortaya çıkan yapıtlar sergileniyor.
En sonda ise bu tip yerlerin olmazsa olmazı; hediyelik eşya satan bir dükkan sizleri bekliyor.
Hamam çok ilginç; dolaşırken, '' bu köşeden olmasa bile mutlaka şu köşeden bir Romalı ile karşılaşırım '' duygusuna kapılıyorsunuz.
Hamamı Dolaşırken Kısa Video Filmleri İle Gezdiğiniz Bölümle İlgili  Orasının Ne maçla Kullanıldığını Anlatıyorlar. Burası Kadınlar Hamamı



Ülkemizde de benim ziyaret ettiğim, Roma egemenliği sırasında yapılmış hamamlar var. En ünlüsü Ankara'daki Roma hamamı. Girişinde ''Roma hamamı'' yazmasa oranın ne olduğunu anlayamazsınız. İkincisi Niğde Adana yolu üstünde;sadece havuzu kalmış... Üçüncüsü de Yozgat'ın Sarıkaya ilçesinde...  Bunların hiç birine değerleri ölçüsünde sahip çıkmamışız. Lafı sözü uzatmadan yazayım, Bath'ın nüfusu yaklaşık 90 bin,The Roman Bath'ı ise yılda 3.8 milyon kişi ziyaret ediyor. Artık ne demek istediğimi siz anlayın.
Bu arada insanların yıllarca şifa aradığı Roma Hamamı'nda  kullanılan suyun geçtiği
The Roman Bath, Maket, Özgün Hali.
boruların kuşundan olması dikkatimi çekti.

Roma Hamamına girişin hediyesi yetişkinler için hafta içi 20, hafta sonu 22 pound.
Adres: Stal St. Bath BA1 1LZ UK

Bath'da başka nereler görülebilir?
Bath, yürüyerek bile bir günde gezilebilecek  kadar küçük bir yer. Sakin ve temiz sokakları, yemyeşil parkları ile insana huzur veren bir kent. Kent'de bir çok park var. Royal Victoria Parktan söz etmiştim. Görmeniz gereken iki park adı daha vereyim. Biri Sydney Garden, öteki ise Prior Park.
Bath'ın Çevresi İnsana Huzur Veren Yemyeşil Parklarla Çevrili
Müze gezme merakınız varsa, The Countess of Hantigdon's Chapel, The Pragon, The Vinegards, Bath BA1 5NA adresindeki  Museum of BatH Architecture'ı önerebilirim.


Alış Veriş
Bath alış verişte, alış veriş tutkunlarını pek tatmin edecek olanaklar sunmuyor. Bunun önemli nedenlerinden biri hiç kuşkusuz Kent'in küçük, öteki ise bana göre en önemlisi burayı ziyaret edenlerin önceliğinin alış verişten çok Roma Hamamı olması. Bu arada Kent'in Londra'ya da yaklaşık 150 km mesefede olduğunu unutmamak gerekir
Markets
Ancak ben alış veriş yapmadan duramam diyenler için, Kent'in dışındaki Shout Gate Centre adlı alış veriş merkezini önerebilirim. Orası uzak diyenler  The Corridor'u ziyaret edebilirler.
Markets

Benim önerim ise; küçük dükkanların sıralandığı Markets. İçinde aklınıza gelebilecek her türlü hediyelik eşya var. Ayrıca kurulduğu güne rast gelirseniz. Quen Square'de kurulan ve tezgahlarda eski eşyanın, yöresel yiyeceklerin ve tekstil ürünlerinin satıldığı bit pazarını da ziyaret edebilirsiniz.
Tüm bunlar alış veriş tutkunuzu kesmediyse; Walcot Street'de bir tur atın derim.


Resim yazısı ekle

Ne yenir Ne içilir.
Bath'da illa da şunu yiyin , şunu için diye önereceğim bir şey yok. Burada Hint mutfağını da ,Tayland mutfağını da bulabilirsiniz. '' Neden İngiliz mutfağını saymadın diyenler'' için bir not: İngilizlerin bir mutfağı yok. Sadece balığı denizden, patates kızartması da Fransılardan olan ''fish and Ccips'leri'' var. Bir yemekle mutfak olmaz anlayacağınız.
İçeck de ise benim tercihim, Ale birası . Yanlış bilmiyorsam bu bira da İrlanda kökenliymiş

Bath'a Nasıl Gidilir
Türkiyeden Bath'a hava yoluyla doğrudan gidemiyorsunuz. Ancak Londra'ya gidip oradan tren ve otomobille ulaşabilirsiniz. 
Londra Bath arası yaklaşık 150 km. Araba ile Londra'dan çıkış yerinize göre 1.5 ile 2 saat arası sürüyor.
...........
Haziran 2019
(*)  Bath ile ilgili kimi yazılarda Georgian Mimarisi Gürcistan Mimarisi olarak çevriliyor. Buaradaki Aslı Georgian Dönemi mimarisi olacak (ııı. George dönemi.)




Bath'ın küçük, ziyaretçi dostu merkezi, yemek ve içmek için yerlerle doludur, ayrıca İngiltere'deki en iyi bağımsız mağazalardan bazılarıdır ve onu ideal bir şehir tatili haline getirmektedir. Kendinizi Bath'in dikkat çekici müze ve galeri koleksiyonuna bırakın ve yıl boyunca sürecek festivallerin, tiyatroların, müziğin ve sporun tadını çıkarın.
Bath'in çarpıcı bal rengindeki Gürcü mimarisi doğruca Jane Austen romanından geliyor - vurgulanan ikonik Kraliyet Hilal ve görkemli Sirk. Stonehenge, Avebury ve Longleat Safari Parkı gibi ilgi çekici yerlerin yanı sıra, keşfedilecek muhteşem Somerset kırsalının da bulunduğu şehrin ötesinde görülecek çok şey vardır.
Görülecek çok şey olduğu için, bir gecelik konaklamaya davet etmeye değer - lüks oteller ve büyük Gürcü misafirhaneleri ya da rahat kır evleri ve şık merkezi daireler arasından seçiminizi yapın. Daha sakin bir ziyaret için, şehrin farklı bir tarafının tadını çıkarmak için hafta ortası kalın.

...........................................................................................................










Bath'ın küçük, ziyaretçi dostu merkezi, yemek ve içmek için yerlerle doludur, ayrıca İngiltere'deki en iyi bağımsız mağazalardan bazılarıdır ve onu ideal bir şehir tatili haline getirmektedir. Kendinizi Bath'in dikkat çekici müze ve galeri koleksiyonuna bırakın ve yıl boyunca sürecek festivallerin, tiyatroların, müziğin ve sporun tadını çıkarın.
Bath'in çarpıcı bal rengindeki Gürcü mimarisi doğruca Jane Austen romanından geliyor - vurgulanan ikonik Kraliyet Hilal ve görkemli Sirk. Stonehenge, Avebury ve Longleat Safari Parkı gibi ilgi çekici yerlerin yanı sıra, keşfedilecek muhteşem Somerset kırsalının da bulunduğu şehrin ötesinde görülecek çok şey vardır.
Görülecek çok şey olduğu için, bir gecelik konaklamaya davet etmeye değer - lüks oteller ve büyük Gürcü misafirhaneleri ya da rahat kır evleri ve şık merkezi daireler arasından seçiminizi yapın. Daha sakin bir ziyaret için, şehrin farklı bir tarafının tadını çıkarmak için hafta ortası kalın.
Bath'ın küçük, ziyaretçi dostu merkezi, yemek ve içmek için yerlerle doludur, ayrıca İngiltere'deki en iyi bağımsız mağazalardan bazılarıdır ve onu ideal bir şehir tatili haline getirmektedir. Kendinizi Bath'in dikkat çekici müze ve galeri koleksiyonuna bırakın ve yıl boyunca sürecek festivallerin, tiyatroların, müziğin ve sporun tadını çıkarın.
Bath'in çarpıcı bal rengindeki Gürcü mimarisi doğruca Jane Austen romanından geliyor - vurgulanan ikonik Kraliyet Hilal ve görkemli Sirk. Stonehenge, Avebury ve Longleat Safari Parkı gibi ilgi çekici yerlerin yanı sıra, keşfedilecek muhteşem Somerset kırsalının da bulunduğu şehrin ötesinde görülecek çok şey vardır.
Görülecek çok şey olduğu için, bir gecelik konaklamaya davet etmeye değer - lüks oteller ve büyük Gürcü misafirhaneleri ya da rahat kır evleri ve şık merkezi daireler arasından seçiminizi yapın. Daha sakin bir ziyaret için, şehrin farklı bir tarafının tadını çıkarmak için hafta ortası kalın.
Bath'ın küçük, ziyaretçi dostu merkezi, yemek ve içmek için yerlerle doludur, ayrıca İngiltere'deki en iyi bağımsız mağazalardan bazılarıdır ve onu ideal bir şehir tatili haline getirmektedir. Kendinizi Bath'in dikkat çekici müze ve galeri koleksiyonuna bırakın ve yıl boyunca sürecek festivallerin, tiyatroların, müziğin ve sporun tadını çıkarın.
Bath'in çarpıcı bal rengindeki Gürcü mimarisi doğruca Jane Austen romanından geliyor - vurgulanan ikonik Kraliyet Hilal ve görkemli Sirk. Stonehenge, Avebury ve Longleat Safari Parkı gibi ilgi çekici yerlerin yanı sıra, keşfedilecek muhteşem Somerset kırsalının da bulunduğu şehrin ötesinde görülecek çok şey vardır.
Görülecek çok şey olduğu için, bir gecelik konaklamaya davet etmeye değer - lüks oteller ve büyük Gürcü misafirhaneleri ya da rahat kır evleri ve şık merkezi daireler arasından seçiminizi yapın. Daha sakin bir ziyaret için, şehrin farklı bir tarafının tadını çıkarmak için hafta ortası kalın.
Bath'ın

12 Haziran 2019 Çarşamba

Hocam Bizim Oraya Ne Zaman Geliyorsun


Hocam Bizim Oraya Ne Zaman Geliyorsun ?


     Adana'ya taşınalı bir kaç ay olmuştu. Kiraladığım ev, genelde orta halli ailelerin oturduğu bir mahallede, iki otomobilin ancak yan yana geçebileceği genişlikte ve ana caddeye bağlantısı olan daracık bir sokaktaydı. Sokağın her iki yanında, kaldırım niyetiyle yapılmış, ama kaldırım olduğunu kanıtlamak için deyim yerindeyse 'bin şahit gerektiren’ en fazla 50 cm genişliğinde yükseltiler vardı. 

     Belediye temizlik işlerinin ilgi alanına (!) pek girmeyen sokağımızın her iki yanında biriken toz- toprak, yabani otlar için bitek bir araziye dönüşmüştü. Eee! Arazi bitek olur da ot yetişmez mi? Hem de yetişkin bir adamın bel seviyesine ulaşacak kadar... Hadi biraz abartayım; bizim sokağa girdiğinizde, evleri görmezden gelirseniz, her iki yanı yabani otlar ve çiçeklerle bezenmiş bir dağ yolunda yürüyüşe çıkmış gibi hissederdiniz kendinizi.                                                        ***

     Çocukluğum Adana'da geçtiği için iyi bilirim; komşular arasında arada bir,

     ‘'Zibilini (1) niye bizden yana süpürdün kele bacım !'' diye başlayan ,     Öte'ön (2) senin gız da bizden tarafa yığmıştı zibilini' diye devam eden ama kısa sürede sonlanan ağız dalaşı olmasına karşın herkes evinin önünü süpürür, çöpleri bir araya toplar, belediyenin tek atla çekilen iki tekerlekli, gri renkli  çöp arabasını beklerdi. Çöp arabasının hangi sokağa girdiğini, arabadaki çürümüş çöplerin sokaklarda bıraktığı pekmez kıvamındaki izlerinden anlardınız. 

 

     Bir cumartesi günü kahvaltıdan sonra eşime,

     ''Var mısın? Bizim evin önünden başlayarak yol kenarlarındaki otları ve birikmiş toprakları temizlemeye'' dedim.

     ''?''

     ''Böylelikle hem sokağı temizlemiş, hem de komşulara örnek oluruz. Şimdilerde unutulmuş olan 'herkes kendi evinin önünü süpürürse; bütün mahalle temiz olur' sözünü bir kez daha anımsatır, onlara güzel bir mesaj vermiş oluruz. Ne de olsa okumuş yazmış, aydın insanlarız.’’

     ''İyi de kazma kürek?''

     ''Ev sahibinden isteriz, bir de el arabası bulduk mu tamamdır.''

     Hafta sonu olduğu için sokak tenha; anlaşılan komşularımız henüz uyanmamışlar.

     Temizliğe  bizim evin önden başladık.

     Ben yol kenarındaki otları kesiyorum, eşim onları kürekle arabaya doldurup yakınımızdaki boş arsaya döküyor. Üç yaşındaki kızım ise, elindeki plaj küreği ve kovasıyla bize yardım etme gayretinde...

     Bizim evin önünü henüz temizlemiştik ki; yanımıza ilk gelen DDY'dan emekli karşı komşumuz oldu.

     ''Günaydın hocam, kolay gelsin, ne yapıyorsunuz?

     Ne yaptığımız ayan beyan ortada.

    Kan ter içindeyim. Sonbahar olmasına kaşın Adana'nın  yakıcı güneşi tepemde; terim, ensemden kuyruk sokumuma ha ulaştı, ha ulaşacak. 'Elinin körü’ demem gerekiyor ama efendice tavırları olan komşuma böyle bir yanıt vermem bana yakışmaz.

     ''Günaydın, gördüğün gibi...''

     ''Elinize sağlık. Ben ekmek almaya bakkala gidiyorum, kahvaltıdan sonra yardıma gelirim.’’

     DDY emeklisinin bu yanıtından sonra, az önce onun hakkındaki düşüncemden utandım. Demek ki halkım yapılan iyi şeylerden gerekli mesajı alıyor.

     Elimdeki kazmaya daha bir  iştahla sarıldım.

 

     Öğle yemeği için mola verdiğimizde sokağın her iki yanından yaklaşık 20-25 metrelik bir alanı temizlemiştik. Bu süre içinde komşu çocuklarının ilgi odağı olduk. Her biri 5'er ,10 'ar dakika kadar bize yardımcı oldular ama çabuk sıkıldılar. 

     Sokaktan geçenlerden bize şöyle bir bakıp, dudak bükenleri mi ararsın, ‘kolay gelsin hocam elinize sağlık’ diyenleri mi ararsın, yok kazmayı şöyle tut, küreği böyle yap diye akıl verenleri mi...

     ''Ulan imansızlar! Hadi selam verip geçenleri anladım, ama size ne oluyor? Bir de komşu olacaksınız. Akıl vereceğinize bir kürek alıp hiç olmazsa kendi evinizin önünü temizleseniz ya! Yok; illa akıl verecekler...''

     Ben yapı olarak çabuk sinirlenen; Adana tabiriyle 'osuruğu cinli biriyim'.

     Olup bitenin yüzümdeki etkisini fark eden eşim, 'sakin olmamı, bu gün olmazsa yarın insanların bize katılarak, en azından kendi evlerinin önünü temizlemeye başlayacaklarını' söyleyerek beni sakinleştirmeye çalıştı.

     O günün sonunda yolun her iki yanında yaklaşık 50-60 metrelik bir alanı otlardan ve topraktan arındırmıştık. Yolun hiç olmazsa bir bölümünün eli yüzü açılmıştı.

     Ertesi gün pazardı.

     Bir gün öncesi kazmayı küreği çıplak elle kullandığımız için eşimin de benim de ellerimiz hafif tertip su toplamıştı. Evde bu iş için kullanacağımız eldiven yok. İlk fırsatta eldiven almaya karar verip, işe yeniden koyulmadan önce, önlem olarak ellerimize birer çorap geçirdik, eldiven yerini tutmasa da hiç yoktan iyidir diye düşünmüştük.

 

     Ekipten ilk fireyi o gün verdik. Kızım geleceği gördüğü için mi bilmiyorum,

     ''Baba ben meşajı daha sonra veririm'' deyip bize katılmadı. 'O daha çocuk, vereceğimiz mesajın önemini anlamayabilir' deyip üstünde durmadım.

     Ha gayret! İşe yeniden koyulduk. 

 

     Öğleye doğru sokak yeniden kalabalıklaşmaya başladı. Biz debir gün önceki kadar olmazsa bile, önemli miktarda temizlik yapmıştık.

     Selam verip geçenler, kolay gelsin dedikten sonra, bir süre başımızda dikilip, amacımızın ne olduğunu anlamaya çalışanlar... 

     Anlayacağınız halkımın davranışlarında dünden bu güne değişen bir şey yok.

     Necip Türk Milleti kendilerine vermeye çalıştığımız 'mesajı' almamakta direniyor. Olsun, onlara örnek olma  arzumdan henüz vazgeçmiş değilim.      Toplumu bir hedef etrafında toplamak, onları harekete geçirmek kolay değil; bunun ayırdındayım...

     Öğle yemeği için ara vermeyi kararlaştırdığımız sırada, bizim evden 4-5 ev ötedeki büyücek, bahçeli bir evde oturan, geçen yıl piyangodan ikramiye kazandığı söylenen, Melek Girmez'de (3) gıda toptancılığı yapan, arada bir selamlaştığımız komşumuz yanımıza geldi.

     '' Kolay gelsin hocam, elinize sağlık, hak'katen çok güzelleşiyor sokağımız.'' 

     ''Sağ olun, sokağımız temiz olsun istedik.''

     '' Valla bravo'' dedi piyango zengini komşum. ''Bizim evin önüne ne zaman gelirsiniz' hocam!'' 

     Allahtan yemek molası için eve yönelmiş, küreği el arabasında bırakmıştım.

     Eşim niyetimi anlamış olacak, tüm sakinliğiyle, adama

     ''İnşallah önümüzdeki hafta'' dedikten sonra beni ardımdan bahçe kapısından içeri itti.

Öğle yemeğinde hiç konuşmadık. Masayı toplarken, kızım bana döndü.

    ''Baba!  Şimdi ben de sizinle komşulara meşaj vereceğim'' dedi.

Sevgi dolu gözlerle ona baktım,

     '' Onların iletişim kanalları kapalı kızım. Ne kadar uğraşsak mesajımızı almıyorlar. Belki daha sonra...''

     Soran gözlerle bana baktı...

     Benden bir yanıt alamayınca

    ''Anne, anne!'' deyip mutfakta bulaşık yıkayan annesinin yanına gitti.

Akıllı kızdır, büyük ihtimalle bana soramadığı 'iletişim kanalları kapalı’ sözünün ne anlama geldiğini '' soracaktır annesine.

-----

Haziran 2019-İstanbul

-----

1-Zibil :Çöp

2-  Öte'ön: Geçenlerde

3- Melek Girmez; Genellikle gıda toptancıların toplu olarak bir arada bulunduğu, kent merkezinde bir bölge.